Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard

Robert E. Howard'ın yazdığı, tarihteki ilk Barbar Conan öyküsü olan "Kılıçtaki Anka"yı sizler için çevirdik.

Bölüm 5

Ne anlarım ki kültürün, zarafetin, sanatın ve yalanın inceliklerinden?
Çıplak bir arazide doğmuşum, engin göğün altında çiftleşen ben.
Ama ne kıvrak dil ne de bilgiç kurnazlık kalır kılıcım şarkısını söylediğinde;
Gelin ve geberin köpekler! Kral olmadan önce bir erkektim ben.

 – Kralların Yolu

Yirmi sinsi siluet, kraliyet sarayının koridorlarını örten sessizlikte gizlice ilerliyordu. Çıplak ya da yumuşak deriye sarılı, sessiz ayakları ne kalın halıların ne de yalın mermerin üzerinde çıt çıkarıyordu. Koridorlar boyunca uzanan nişlerin üzerindeki meşaleler hançerleri, kılıçları ve keskince bilenmiş baltaları kırmızı bir ışıkla parıldatıyordu.

“Herkes sakin olsun!” diye tısladı Ascalante. “Bunu yapan hanginizse şu kahrolasıca gürültülü solumayı da kessin! Gece nöbetinden sorumlu komutan bu koridorlardaki gözcülerin çoğunu uzaklaştırdı, geri kalanını da sarhoş etti ama yine de dikkatli olmalıyız. Geri çekilin! İşte nöbetçiler geliyor!”

Bir dizi oymalı sütunun arkasına gizlendiler ve neredeyse aynı anda siyah zırhlar giyen on devasa adam ölçülü adımlarla köşeyi döndü. Kendilerini görev yerlerinden uzaklaştıran komutana bakarlarken yüzlerinden şüphe okunuyordu. Komutansa solgun görünüyordu; muhafızlar saklandıkları yerin yanından geçerken titreyen bir elle alnında biriken terleri sildiğini gördüler. Genç biriydi ve bir krala ihanet etmek onun için zor bir işti. Kendisini tefecilere borçlu bırakan ve siyasi oyunlardaki bir piyon hâline getiren aşırı müsrifliğine içinden sessizce lanet okuyordu.

Nöbetçiler tangırtılar eşliğinde geçip gitti ve bir diğer köşeyi dönüp gözden kayboldu.

“Güzel!” dedi Ascalante, sırıtarak. “Conan’ı uyurken koruyan kimse kalmadı. Acele edin! Eğer onu öldürürken yakalanırsak işimiz biter… Çok az kişi bir kralın ölümünün doğuracağı sonuçlara katlanabilir.”

“Evet, acele edin!” diye bağırdı Rinaldo. Mavi gözleri, başının üzerinde savurduğu kılıcının parıltısıyla uyumluydu. “Kılıcım kana susadı! Toplanan akbabaların sesini duyuyorum! Haydi!”

Koridoru pervasız bir hızla katettiler ve üzerinde Akilonya’nın kraliyet sembolü olan ejderha armasını taşıyan, altın kakmalı bir kapının önünde durdular.

“Gromel!” diye hırladı Ascalante. “Kır şu kapıyı!”

Dev adam derin bir nefes alıp cüsseli vücudunu öne doğru fırlattı; kapılar, bu darbenin karşısında eğrilip gıcırdadı. Gromel bir kez daha çömelip ileri atıldı. Menteşelerin yerlerinden kopmasıyla ve parçalanan ahşabın gürültüsüyle birlikte kapılar kırılarak içeriye doğru açıldı.

“İçeri!” diye kükredi Ascalante, hararetle.

“İçeri!” diye bağırdı Rinaldo. “Zorbaya ölüm!”

Odaya girer girmez durdular. Conan hemen karşılarındaydı, ama uykudan yeni kalkmış, şaşkın, silahsız ve bir koyun gibi katledilmeye hazır, çıplak bir adam olarak değil; barbarlara özgü bir uyanıklıkla, tetikte, kısmen zırhlanmış ve kılıcını çekmiş bir vaziyette.

Bir anlığına her şey bir tablo gibi hareketsizleşti. Kırık kapının eşiğinde duran dört asi soylu ve hemen arkalarında toplaşan sakallı vahşiler güruhu… Hepsi de mum ışığıyla aydınlatılmış odanın ortasında kılıcını çekmiş bir vaziyette dikilen, gözleri öfkeyle parlayan devin karşısında bir anlığına donakalmıştı. O esnada Ascalante’nin gözüne kraliyet yatağının yanındaki küçük bir masanın üzerinde duran gümüş asa ile altından yapılma ince bir halka, yani Akilonya tacı takıldı ve bu manzara arzudan deliye dönmesine neden oldu.

“İçeri eşkıyalarım!” diye bağırdı haydut. “Yirmiye karşı tek başına, üstelik miğferi de yok!”

Bu doğruydu; sorguçlu miğferini takacak ya da vücut zırhının yan taraflarını koruyan levhaları kuşanacak kadar vakti olmamıştı. Artık duvarda asılı duran büyük kalkanı kapacak kadar da vakit yoktu. Yine de Conan, baştan aşağı zırhlara bürünmüş Volmana ve Gromel hariç, düşmanlarının hepsinden daha iyi bir korumaya sahipti.

Hasımlarının kim olduğunu çıkaramayan Conan onlara dik dik baktı. Ascalante’yi tanımıyordu, zırhlara bürünmüş suikastçıların kapalı siperliklerinin ardında kalan yüzlerini göremiyordu, Rinaldo da geniş siperlikli şapkasını gözlerine kadar çekmişti. Ama tahmin yürütmek için vakit yoktu. Katiller tavanda çınlayan haykırışlar eşliğinde odaya akın ettiler, Gromel başı çekiyordu. Saldırıya geçmiş bir boğa misali başını öne eğip, kılıcını rakibinin bağırsaklarını deşecek bir saplama hamlesi için aşağıda tutarak koşmaya başladı. Conan onu karşılamak için ileri atıldı ve kaplanlara özgü tüm kuvvetini kılıcını savuran koluna aktardı. Islık çalan koca kılıç havada bir yay çizerek parıldadı ve Bossonyalının miğferine sertçe çarptı. Kılıç ile miğfer aynı anda şiddetle sarsıldı ve Gromel’in cansız bedeni yere yuvarlandı. Conan geriye sıçradı; kırılan silahının kabzası hâlâ elindeydi.

Parçalanan miğfer, parçalanan kafayı gözler önüne serdiğinde, “Gromel!” dedi Conan öfkeyle, gözleri hayretle ışıldarken. Derken saldırganların geri kalanı üzerine çullandı. Bir hançerin sivri ucu, sırt ve göğüs zırhlarının arasında kalan kaburgalarını çizdi; bir kılıcın keskin ağzı gözlerinin önünden geçip gitti. Sol kolunu hızla savurarak hançer kullanan rakibine sert bir darbe indirdi, ardından kırılmış silahının kabzasını bir muşta gibi kullanarak kılıçlı hasmının şakağına indirdi. Adamın beyni suratına sıçradı.

“Beşiniz, kapıyı koruyun!” diye bağırdı Ascalante, çınlayan kılıç girdabının sınırında dans ederek. Conan’ın ortalarına dalıp saflarını yararak kapıdan kaçıp gidebileceğinden korkuyordu. Liderleri içlerinden birkaçını yakalayıp odadaki tek kapıya doğru iterken eşkıyalar bir anlığına geri çekildi ve bu kısacık an Conan’a duvara atılıp, yarım yüzyıldır orada asılı durmasına rağmen zamanın dokunmadığı, kadim bir savaş baltasını kapmak için fırsat verdi.

Sırtını duvara yaslayıp çok kısa bir süreliğine etrafını saran ve giderek yaklaşan düşmanlarıyla yüzleşti, ardından tam ortalarına atıldı. O, savunma yapmayı seven bir savaşçı değildi; rakipleri kendinden sayıca üstün olsa bile daima savaşı düşmanının kalbine taşırdı. Eğer yerinde başka bir adam olsaydı çoktan ölmüş olurdu, zaten Conan da hayatta kalmayı ummuyordu ama düşmeden önce hasımlarına verebileceği tüm zararı vermeye kararlıydı. Barbar ruhu alevlenmişti, kulaklarında kadim kahramanlık şarkıları çınlıyordu.

Duvardan ileriye atıldığı anda baltası haydutlardan birinin omzunu biçip onu yere yıktı, elinin tersiyle savurduğu korkunç bir darbe bir diğerinin kafatasını parçaladı. Kılıçlar ölümcül bir şekilde etrafında vızıldadı ama ölüm her seferinde onu kıl payıyla kaçırdı. Maymunların arasındaki bir kaplan gibiydi. Sıçradı, yana adım attı, kendi etrafında hızla döndü ve böylelikle düşmanları için hareket eden bir hedef teşkil etti. Bu esnada baltası da etrafında parlak ve ölümcül bir çember çiziyordu.

Kısacık bir süre boyunca suikastçılar şevkle Conan’ın üzerine atıldı, kendi yarattıkları kalabalık yüzünden hareketleri kısıtlandı ve körü körüne darbeler indirdiler; ardından aniden geriye çekildiler… Yerde yatan iki ceset, kralın hiddetinin sessiz birer kanıtıydı; ama Conan da koluna, boynuna ve bacaklarına aldığı yaralar nedeniyle kan kaybediyordu.

“Korkaklar!” diye bağırdı Rinaldo, üzerine kuş tüyü dikilmiş şapkasını aniden çıkartarak. Gözleri öfkeyle ışıldıyordu. “Savaştan mı kaçıyorsunuz? Despotu hayatta mı bırakacaksınız? İleri!”

Kılıcını çılgınca savurarak öne atıldı ama onu tanıyan Conan baltasıyla gerçekleştirdiği kısa, muazzam bir hamleyle ozanın silahını paramparça etti ve adamı hızla geriye iterek yere yapıştırdı. Ascalante’nin kılıcının ucu kralın kolunu deldi. Haydut, üzerine doğru savrulan balta karşısında eğilip geriye sıçrayarak hayatını kıl payıyla kurtardı. Kurtlar bir kez daha saldırdı ve Conan’ın baltası havada ıslık çalıp darbeler indirdi. Kıllı bir haydut, baltanın altından geçerek kralın bacaklarına atıldı ancak demir bir kuleyle güreşmekten farksız olan bu kısa süreli, beyhude çabasının ardından üzerine doğru inen baltayı görmek için tam zamanında başını kaldırdı… ama kaçabileceği kadar erken değil. Bu esnada yoldaşlarından biri çift elli bir kılıcı iki eliyle kaldırmış, kralın sol omuz zırhına indirmiş ve onu yaralamıştı. Böylece Conan’ın göğüs zırhı bir anda kan revan içinde kalmış oldu.

Sabrını yitiren Volmana, saldırganları vahşice sağa sola iterek öne çıktı ve Conan’ın korumasız başına doğru ölümcül bir darbe savurdu. Kral hızla çömelince başının üzerinden geçen kılıç, siyah saçlarının bir tutamını kesip attı. Conan topuğunun üzerinde dönüp yanlamasına bir darbe savurdu. Savaş baltası hasmının çelik göğüs zırhına gömüldü ve Volmana sol tarafı tamamen içeri göçmüş bir şekilde yere yığıldı.

“Volmana!” dedi Conan, nefes nefese. “Cehennemde de o cücenin peşine düşe–” Rinaldo’nun çılgınca saldırısını karşılamak için sırtını dikleştirdi. Ozan kollarını iki yana açmış bir vaziyette, vahşice ve yalnızca bir hançer kuşanmış olarak üzerine doğru koşuyordu. Conan baltasını havaya kaldırıp geriye sıçradı.

“Rinaldo!” dedi, sesi çaresiz bir ısrarla sertleşirken. “Geri çekil. Seni öldürmek istemiyo–”

“Geber zorba!” diye çığlık attı çılgına dönmüş ozan, kralın üzerine bodoslama atılarak. Conan indirmesi gereken darbeyi geciktirdi, ta ki çok geç olana dek. Ancak korumasız olan böğründe çeliğin ısırığını hissettikten sonra, çaresizlikten gözü dönmüş bir şekilde vurdu ona.

Rinaldo kafatası dağılmış bir hâlde yere yığıldı, Conan ise duvara doğru geriledi; yarasını kavradığı parmaklarının arasından kan fışkırıyordu.

“Saldırın, şimdi, gebertin onu!” diye bağırdı Ascalante.

Conan sırtını duvara yaslayıp baltasını havaya kaldırdı. Yenilmez bir mağara adamının tablosunu andırıyordu: iki yana açılmış bacaklar, ileriye uzatılmış baş, destek için duvara tutunan bir el, baltayı yukarıda tutan diğeri, demir gibi uzuvlarının üzerinde muntazaman hareket eden müthiş kaslar… Yüz hatları öfkeli bir hırlamayla donup kalmıştı; gözleri, üzerlerine çekilen kan perdesine rağmen korkunç bir alevle yanıyordu. Adamlar tereddüde düştüler… hepsi de vahşi, sabıkalı ve aşağılık kimselerdi, fakat yine de kendilerine uygar diyen kişilerin soyundan geliyorlardı ve uygar birer geçmişe sahiptiler. Karşılarındaki ise bir barbardı, doğuştan katil. Geri çekildiler… yaralı bir kaplan hâlâ düşmanlarına ölüm saçabilirdi.

Conan hasımlarının tereddüdünü sezdi ve neşesiz bir şekilde, gaddarca sırıttı. “Önce kim ölecek?” diye mırıldandı patlamış, kanlı dudaklarının arasından.

Ascalante bir kurt gibi ileriye fırladı, tam sıçramak üzereyken inanılmaz bir süratle geriye kaçındı ve havada ıslık çalarak üzerine gelen ölümden kaçınmak için sırtüstü yere kapaklandı. Conan kendini toparlar ve baltasını tekrar savururken de bacaklarını çılgınca savurup yana yuvarlanarak darbenin yolundan kaçtı. Balta bu kez Ascalante’nin delice savrulan bacaklarının yakınına çarpıp cilalanmış ahşabın derinliklerine gömüldü.

Yanlış yönlendirilmiş haydutlardan biri de saldırmak için tam bu anı seçti ve silah arkadaşları gönülsüzce onu takip etti. Haydudun niyeti, baltasını saplandığı yerden kurtaramadan önce Conan’ı öldürmekti, ama muhakemesi hatalıydı. Kızıl balta hızla yukarıya kalktı, şiddetle aşağı savruldu ve adamın kanla çizilmiş karikatürü büyük bir süratle saldırganların bacaklarına doğru uçtu.

Aynı anda, kara ve biçimsiz bir gölge karşı duvara düşerken, kapıyı kollayan haydutlardan dehşet dolu bir çığlık kopuverdi. Ascalante hariç tüm saldırganlar sesin geldiği tarafa döndü, ardından köpekler gibi uluyarak, körlemesine kapıya doğru kaçıştılar ve tanrılara küfür eden, çılgına dönmüş bir güruh hâlinde, çığlık çığlığa koşarak koridorlara dağıldılar.

Ascalante kapıya bakmadı; gözleri sadece yaralı kralı görüyordu. Çatışma seslerinin sonunda sarayı ayağa kaldırdığını ve kraliyet muhafızlarının tepelerine çullandığını düşünüyordu, buna rağmen tecrübeli eşkıyalarının kaçarken böylesine korkunç çığlıklar atması o anda gözüne biraz garip gelmeye başlamıştı. Conan da kapıya bakmamıştı çünkü gözlerinde ölmek üzere olan bir kurdun ateşli bakışlarını taşıyan haydudu izlemekle meşguldü. O son anda bile Ascalante’nin alaycı felsefesi adamı terk etmemişti.

“Görünüşe göre her şey kaybedildi, özellikle de onur,” diye mırıldandı. “Buna rağmen kral kan kaybediyor ve–” Aklından geçen diğer düşünceleri kimse bilemeyecekti, çünkü Kimmeryalı gözünün önüne akan kanı silmek için mecburen balta tutan kolunu kaldırdığında cümlesini yarıda keserek Conan’ın üzerine doğru, sessizce koşmaya başladı.

Ama koşusuna başladığı anda havada garip bir akım hissetti ve omuzlarının arasına korkunç bir yük bindi. Kafa üstü yere çakıldı; koca koca pençeler ızdırap verici bir şekilde etini deldi. Saldırganının altında çaresizce kıvranırken başını geriye çevirip Kâbus’un ve Delilik’in yüzüne baktı. Üstünde ne normal ne de akla yatkın bir dünyada doğduğundan emin olduğu büyük ve siyah bir şey oturuyordu. Üzerinden salyalar sarkan, kapkara köpek dişleri boğazının hemen kıyısındaydı. Nasıl ki ölümcül bir rüzgâr körpe bir mısırı buruş buruş ediyorsa, canavarın sapsarı gözleriyle attığı bakışlar da Ascalante’nin uzuvlarının buruşmasına neden oluyordu.

Yüzünün saldığı dehşet, sadece hayvansı bir vahşiliğin neden olabileceğinden çok daha fazlaydı. Karşısındaki şey, şeytani bir büyüyle yeniden diriltilmiş kadim ve habis bir mumyanın yüzü de olabilirdi pekâlâ. Ascalante’nin ardına dek açılmış gözleri, benliğini saran deliliğin gölgelerinin arasında, canavarın o nefret uyandırıcı yüz hatlarının hafif ve korkutucu bir şekilde kölesi Tutamon’unkilere benzediğini görür gibi oldu. Derken tüm o alaycı, kendini beğenmiş felsefesi haydudu terk etti ve yaratığın salyalı köpek dişleri boğazını parçalamadan önce dehşet dolu bir çığlık atarak son nefesini verdi.

Başını silkeleyerek kan damlalarını gözlerinden uzaklaştıran Conan yaratığa bakakaldı. İlk başta, Ascalante’nin tahrip olmuş bedeninin üzerinde duran şeyin büyük ve siyah bir av köpeği olduğunu sanmıştı; ama görüşü temizlenir temizlenmez bunun ne bir köpek ne de babun olduğunu gördü.

Ascalante’nin ölüm çığlığının yankısını andıran bir haykırışla duvarın dibinden ayrıldı ve gerilmiş sinirlerinin sağlayabildiği tüm kuvveti kullanarak baltasını üzerine sıçrayan dehşete doğru fırlattı. Havada uçan silah, parçalaması gereken eğik kafatasının üzerinden çınlayarak sekti. Yaratığın devasa bedeni, Conan’a sertçe çarparak kralı odanın karşı tarafına uçurdu.

Salyalı dişler, Conan’ın boğazını korumak için savurduğu kolun üzerine kapandı fakat canavar, onu ölümcül bir şekilde kavramak için hiçbir harekette bulunmadı. Sadece kralın parçalanmış kolunun üzerinden Kimmeryalının gözlerinin içine şeytanca bakmakla yetindi. Ascalante’nin ölü gözlerinde beliren dehşetin bir benzeri barbarın gözlerinde de oluşmaya başladı. Conan ruhunun büzüşerek bedeninden sökülüp çıkarıldığını, etrafını saran ve tüm yaşam enerjisi ile akıl sağlığını yutan biçimsiz kaosun içinde hayaletimsi bir biçimde parıldayan sarı renkli kozmik kuyularda boğulduğunu hissetti. Bu gözler büyüyerek devasa bir hâl aldı ve Kimmeryalı onların içinde şekilsiz boşluklar ile karanlık uçurumların gölgelerinde kol gezen tüm o sonsuz ve kâfirce dehşetleri görür gibi oldu. Nefretini ve tiksintisini dökmek için kanlı dudaklarını aralasa da boğazından sadece kuru bir hırıltı yükseldi.

Lâkin Ascalante’yi felce uğratıp yok eden korku, Kimmeryalının içinde çılgınca bir öfkenin doğmasına sebep oldu. Kolunun yarılmasına aldırış etmeksizin tüm bedenini hiddetle geriye attı ve canavarın vücudunu da kendisiyle birlikte sürükledi. Arkaya attığı eli, sersemlemiş savaşçı beyninin kırılan kılıcının kabzası olarak algıladığı bir şeye çarptı. Onu içgüdüsel olarak kavradı ve tüm kuvvetiyle bir hançer gibi sapladı. Kırık kılıç yaratığın etine derince saplandı. Canavar tiksinç ağzını ızdırapla açtığında Conan’ın kolu serbest kaldı. Kral çabucak yana yuvarlandı ve tek elinin üzerinde ayağa kalkarken, şaşkına dönmüş bir vaziyette, kırık kılıcının açtığı büyük yaradan oluk oluk kan fışkırırken canavarın korkunç bir şekilde sarsıldığını gördü. O izlerken yaratık titremesini bastırmaya çalıştı ve sonunda kasılmayı andıran sarsıntılarla yere yığılarak tüyler ürpertici, ölü gözlerini tavana dikti. Conan gözlerini kırpıştırıp görüşünü engelleyen kan damlalarını uzaklaştırdı; yaratık eriyip çözünerek balçığımsı, değişken bir kütleye dönüşüyormuş gibi gözüküyordu.

Derken kulağına bir ses cümbüşü çalındı ve odanın içi nihayet uyanan saray eşrafıyla -şövalyeler, soylular, leydiler, silahşörler ve danışmanlar- doldu; hepsi bağırıp çağrışıyor, birbirlerinin yolunu tıkıyordu. Öfkeden deliye dönen, küfredip kabaran Kara Ejderler de oradaydı; elleri silahlarının kabzasından, yabancı dilde ettikleri hakaretler dillerinden düşmüyordu. Kapıdaki nöbetçilerin genç komutanıysa ortalarda yoktu ve bilhassa aranmasına rağmen ne o gün ne de daha sonra onu gören oldu.

“Gromel! Volmana! Rinaldo!” diye şaşkınlıkla bağırdı Başdanışman Publius, ellerini endişeyle ovuşturarak cesetlerin arasında gezerken. “Ne kara bir ihanet! Birileri bunun için ipte sallanmalı! Muhafızları çağırın.”

“Muhafızlar zaten burada seni yaşlı ahmak!” diye çıkıştı Kara Ejderlerin kumandanı Pallantides, anın gerginliğiyle Publius’un rütbesini unutarak. “Mart kedisi gibi bağırmayı bırak da kralımızın yaralarını sarmamıza yardım et. Kan kaybından ölmek üzere.”

“Evet, evet!” diye bağırdı hareketten ziyade düşünce adamı olan Publius. “Yaralarını sarmamız gerek! Saraydaki tüm hekimler çağrılsın! Ah, efendimiz, şehir için ne kara bir utanç! Tamamıyla öldünüz mü?”

“Şarap!” dedi kral soluk soluğa, tebaası onu yatağına yatırırken. Kanlı dudaklarına bir kadeh dayadılar, o da susuzluktan yarı yarıya ölmüş bir adam gibi kana kana içti.

“Güzel!” diye homurdandı, tekrar uzanırken. “Adam öldürmek çok susatıcı bir iş.”

Onlar kan akışını durdururken barbarın doğuştan gelen dayanıklılığı da kendi kendini yenilemekteydi.

“Önce böğrümdeki hançer yarasına bakın,” diye emretti saray hekimlerine. “Rinaldo oraya benim için ölümcül bir şarkı yazdı, diviti de oldukça keskindi.”

“Onu uzun zaman önce asmalıydık,” diye geveledi Publius. “Ozanlar hiçbir halta yaramaz. Peki bu kim?”

Sandaletli ayağının ucuyla Ascalante’nin cesedini gergince dürttü.

“Mitra adına!” dedi kumandan. “Ascalante bu. Bir zamanlar Thune kontuydu! Hangi şeytanca iş onu çöldeki yuvasından çıkartıp buraya getirmiş olabilir ki?”

“İyi ama neden öyle bakıyor?” diye fısıldadı Publius, geri çekilerek. Kendi gözleri de ardına kadar açılmıştı ve kalın ensesindeki tüyler diken diken olmuştu. Diğerleri de ölü hayduda bakarak sessizleşti.

“Eğer ikimizin de gördüğü şeye siz de tanık olsaydınız,” diye homurdandı kral, hekimlerin itirazlarına rağmen oturur konuma geçerek, “merak etmezdiniz. Bakın da gözleriniz yuvalarından–” Parmağıyla boş bir yeri işaret ederken sözü yarım kaldı ve ağzı bir karış açıldı. Canavarın öldüğü yere baktığında gözleri yalnızca boş zeminle karşılaşmıştı.

“Crom!” diye küfretti. “O şey eriyip kendisini doğuran pisliğe geri dönmüş!”

“Kral aklını kaçırmış,” diye fısıldadı soylulardan biri.

Conan bunu duydu ve barbarlara özgü küfürlerini savurdu. “Badb, Morrigan, Macha ve Nemain adına!” diye tamamladı, öfkeyle. “Aklım başımda! Stigyalı bir mumyayla bir babunun karışımı gibi bir şeydi. Kapıdan içeri daldığında Ascalante’nin eşkıyaları korkup kaçtı. Ascalante beni haklamak üzereyken onu öldürdü. Sonra da bana saldırdı ve onu geberttim… Nasıl olduğunu bilmiyorum, çünkü baltam bir kayaya çarpmış gibi üzerinden sekiverdi. Ama sanırım Arif Epemitreus’un işi bu…”

“Baksanıza Epemitreus’un adını nasıl da anıyor. O zat öleli bin beş yüz yıl oluyor!” diye fısıldadı soylular birbirlerine.

“Ymir aşkına!” diye kükredi kral. “Bu gece Epemitreus ile konuştum! Rüyama girip beni yanına çağırdı, duvarlarına eski tanrıların suretleri kazınmış siyah bir taş koridordan geçtim, Set’in dış hatlarını andıracak şekilde oyulmuş bir merdivenden indim; ta ki bir lahde, üzerine Anka kuşu oyulmuş bir mezara varana–”

“Mitra adına kralım, sessiz olun!” Bağıran kişi Mitra tapınağının başrahibiydi, yüzü kireç gibi olmuştu.

Conan yelesini arkaya savuran bir aslan gibi başını kaldırdı; sesi de öfkeli bir aslanın kükremesini andıran bir hırıltıyla kalınlaşmıştı. “Ben bir köle miyim ki bir emrinle çenemi kapayayım?”

“Hayır, hayır efendimiz!” Başrahip titriyordu, ama kralın öfkesinden korktuğu için değil. “Sizi gücendirmek istemedim.” Başını eğip sadece Conan’ın kulaklarının işitebileceği bir şekilde fısıldadı.

“Efendim, bu mesele insanoğlunun anlayışının çok ötesinde. Bilinmeyen eller tarafından Golamira Dağı’nın kalbine oyulmuş kara koridordan yalnızca din adamlarının çok küçük bir kısmı haberdardır. Epemitreus’un bin beş yüz yıl önce yatırıldığı, Anka’nın koruması altındaki mezarından da öyle… Ve o zamandan beri hiçbir insan oraya adım atmadı, zira seçkin rahipleri, Arif’i mezarına yatırdıktan sonra koridorun dış girişini kapattı ki kimse orayı bulamasın. Bugün bile başrahipler dahi oranın yerini bilmezler. Varlığı yalnızca ağızdan ağza, başrahiplerin seçtiği birkaç kişiye anlatılmış ve kıskançlıkla gizlenmiştir. Bu, Mitra mezhebinin koruduğu sırlardan biridir.”

“Ne tür bir büyünün beni Epemitreus’un yanına taşıdığını söyleyemem,” diye yanıtladı Conan. “Ama onunla konuştum, o da kılıcıma bir işaret nakşetti. İşaretin iblisler için neden ölümcül olduğunu ya da arkasında ne tür bir büyü yattığını bilmiyorum; lâkin kılıcım Gromel’in miğferini yararken kırılsa bile geriye kalan parçası o korkunç yaratığı öldürmeye yetecek kadar uzundu.”

“Kılıcınızı görmeme müsaade edin,” diye fısıldadı başrahip, aniden kuruyan bir boğazla.

Conan silahı ona doğru kaldırdığında başrahip bir çığlık atıp dizlerinin üzerine kapandı.

“Mitra bizi karanlığın güçlerine karşı korusun!” dedi soluk soluğa. “Kral bu gece gerçekten de Epemitreus ile konuşmuş! İşte, kılıcın üzerinde… bu Arif haricinde hiç kimsenin yapamayacağı o gizli işaret; sonsuza dek kabrinin üzerine tüneyecek olan ölümsüz Anka! Bir mum getirin, çabuk! Kralın iblisin öldüğünü söylediği yere tekrar bakın!”

Kimmeryalının gösterdiği yer, kırılmış bir paravanın gölgesinin altında kalıyordu. Paravanı bir kenara çektiler ve zemini mum ışığıyla yıkadılar. Bakanların üzerine sessiz bir titreme çöktü. Ardından bazıları dizlerinin üzerine çöküp Mitra’ya yalvardı, bazılarıysa çığlıklar atarak odadan kaçtı.

Canavarın öldüğü yerde yıkayarak çıkarılamayacak, iri ve kara bir leke duruyordu. Somut bir gölge gibiydi. Canavar dış hatlarını kendi kanıyla açıkça yere çizmişti ve o hatlar ne aklı başında ne de normal bir dünyaya aitti. Zalim ve korkunç bir şekilde orada uzanıyordu. Tıpkı Stigya’nın karanlık topraklarındaki loş tapınakların gölgeli sunaklarının üzerinde çömelen maymunsu tanrıların gölgeleri gibi…

– SON –


çeviren: M. İhsan Tatari
editör: Türker Beşe

Sayfalar: 1 2 3
Editör
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard için 5 yorum

  1. Crom aşkına! Bu Conan! Müzik gelsin!

    Not: Kral Conan için Barbar parçası çalmamı mazur görün. Kral Conan filmi gelseydi, onun soundtrackinden bir parça patlatırdım :grin:


  2. Büyük amme hizmeti olmuş, çıta çıkmış arşa inmez olur arza :baris:


Eski Yorumlar

PORTAL YORUMLARI

  1. Bay_Karamsar dedi ki:

    Ancak mutluluk gözyaşlarımın dinince okuyabildim. Elinize sağlık efendim 🙂

    Demek ilk Conan öyküsü, kral olduğu zamanlardanmış. Aklıma ister istemez ilk Elric öyküsü geldi. Zamanında, Conan okuyanlar da Elric okuyanlarda kahramanlarının geleceğinden haberdarken serüvenlerini takip etmişler demek. İlginç bir rastlantı.

    1. M. İhsan Tatari dedi ki:

      Teşekkürler, beğendiyseniz ne mutlu 🙂

      Moorcock’ın toplu eserlerini okumadım ama Elric’in 6 kitaplık normal roman serisi kahramanın kral olduğu günlerden başlayıp daha sonra ülkesiz bir gezgin olarak diyar diyar dolaşmasını konu alıyor. Conan ise ilk iki macerasında krallık günlerinde görülüyor, daha sonraysa gençlik günlerindeki maceralarını okuyoruz. Tam olarak aynı değil yani 🙂

Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard

Robert E. Howard’ın yazdığı, tarihteki ilk Barbar Conan öyküsü olan “Kılıçtaki Anka”yı sizler için çevirdik.

Başa dönün