Klasik Türk Şiirinde Fantastik Unsurlar #3: Hârut ve Mârut

Edebiyatımızda fantazyanın şiirsel yansımalarına göz attığımız yazı dizimizin üçüncü bölümünde büyünün kaynağı ve düşmüş melekler olarak anılan "Hârut ve Mârut" mazmunlarını ele alıyoruz.

Tabiatüstü güçler, onlarla etkileşim ve onları bu dünyayı etkileyecek araçlara dönüştürmek her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Bugün halk arasında büyü, sihir ve efsun gibi sözcüklerle adlandırılan bu olaylar hem gerçekliği hem de hayal dünyasını derinden etkilerken aynı zamanda da kendi metafizik kökenleri hakkında onlarca inanış ve efsaneyi de artlarından sürüklemişlerdir. Bu inanışlardan en bilineni ise büyü denince kültür coğrafyamızda ilk akla gelen ve yazımızın da konusu olan Hârut ve Mârut adındaki iki karakterdir. Genel anlatılarda iki melek olarak zikredilen Hârut ve Mârut’a karakter dememin sebebi de haklarındaki hikâye çeşitliliği ve bu çeşitlilik ile şahısları hakkında oluşan görüş farklılıklarıdır. Bunlar:

  • İki melektir,
  • Cebrail ve Mikail’dir,
  • İnsanlardan iki kişidir
  • İki hükümdardır,
  • İki şeytandır,
  • Cinlerden iki kabiledir,
  • Es – Sicill ismindeki meleğin yardımcılarındandır,
  • İns ve cin şeytanlarıdır,
  • Davud ve Süleyman (a.s.)’dır (Aydemir, 2000: 187) şeklindeki çeşitli varyasyonlardır.

Köken olarak ele alınacak olursa Hârut ve Mârut, Zerdüştîliğin dinî metinlerinde geçen Haurvatat ve Ameratat şekilleriyle karşımıza çıkmaktadır. Avesta’da da ki Ameratat Pehlevice’de Amurdâd Persçe’de Amordâd ve Mordâd, Haurvatat Hordâd ve Kordâd şekline dönüşmüştür. Yine Ermeni dini terminolojisinde geçen Hawrot ve Mawrot da bunlarla ilgili kabul edilir. Kur’an’da Hârut ve Mârut şeklinde geçen bu sözcüklerden sadece Bakara Suresi 102. Âyette bahsedilmektedir.

Tuttular Süleyman’ın mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeylerin ardına düştüler. Oysa, Süleyman kâfir olmadı, ama o şeytanlar kâfir oldular; insanlara büyücülük ve Babil’de Hârût, Mârût adında iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Hâlbuki o ikisi: ‘Biz ancak bir imtihan için gönderildik, sakın sihir yapıp kâfir olma!’ demedikçe bir kimseye büyü öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı – koca arasını ayıran şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek ve faydası olmayacak bir şey öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu her kim satın alırsa, onun ahirette bir nasibi olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Keşke kendilerini ne kötü şey karşılığında sattıklarını bilselerdi!”

Kur’an’da yalnızca insanlara büyü yapmayı öğretmeleri mevzu bahis iken İsrailliyyât kaynaklı anlatılara rağmen ne Tevrat’ta ne Zebur’da ne de İncil’de bu iki meleğin ismi anılmamaktadır. Ancak Tevrat’ta meleklere atfedilen bazı durumlarla ilgili yapılan tefsirlerde karşımıza çıkan bu melekler ve İslâm literatürüne girmiş olan birçok anlatı ufak farklarla geç bir Yahudi tefsir kitabı olan Mirşad Avkir’de karşımıza çıkmaktadır. Rivayet genel hatlarıyla şöyledir:

“Tûfandan sonra putperestliğin hâlâ sürmesi Elohim’i kızdırır. Şemhazai (bazı kaynaklarda Azza veya Uzza) ve Azael adında iki melek Tanrı’ya insanı yaratmasının kötü olduğunu söylerler; çünkü insanlar yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır. Bu iki melek, yeryüzüne indiklerinde insanlar arasında Tanrı’nın hükmünü yayacaklarını vaad edince Tanrı onları yeryüzüne gönderir. Dünyaya indikten sonra Şemhazai, Ester (İstar; bazı versiyonlarda Naamah) adında güzel bir kıza rastlar ve ona âşık olur. Ester, kendisini semaya çıkaracak olan Tanrı’nın adını zikretmeyi öğretinceye kadar Şemhazai’a teslim olmayacağını söyler. Bunun üzerine Şemhazai, Tanrı’nın adının nasıl zikredileceğini ona gösterir ve Ester bu ismi zikrederek semaya yükselmeyi başarır. Tanrı, kendisine ulaşmak için çaba sarfeden Ester’i mübarek kılar ve onu yıldız haline getirir. Şemhazai ve Azael ise “insan kızları” ile evlenirler. Enoch’ta anlatıldığı şekliyle hikâyenin geri kalan kısmına bakılırsa bu melekler insanlara sihir öğretirler…” Bu rivayet Tekvin (6/2-4)de Tanrının oğullarının insan kızlarıyla olan evliliklerini açıklamaya yöneliktir.

İslâm literatürüne ait tefsir kitapları bu konuyu ele alırken İsrailiyyât’tan çokça rivayet aktarır. Yine tüm bunlara ek olarak kaynağı belli olmamakla beraber bu meleklerin Süleyman yahut İdris peygamber zamanında yaşadığı, kıyamete kadar Babil’de bir ateş çukurunda baş aşağı saçlarından asılmış olarak ceza çekeceği rivayetleri de vardır.

Pek çok kültürden beslenmiş ve bir o kadar da inanışı beslemiş olan Hârut ve Mârut klasik Türk şiirinde de büyü ve sevgilinin yahut övülmeye değer kişinin vasıflarını tasvir etmede şairlerimizin hayal dünyasını ciddi ölçüde beslemiştir. Şairlerimiz bu efsaneye çokça telmihte bulunmuş, Hârut ve Mârut’u, onları baştan çıkartan kadın olan Zühre’yi ve bu iki meleğin kıyamete kadar sürecek olan cezalarını çektikleri yeri yani Babil kuyusunu (çâh-ı Bâbil) eserlerinde işlemişlerdir. Bu mazmunların işlenişini ele alırken diğer yazılarımızda da olduğu gibi belli bir tasnif gerekmektedir. Bu nedenle klasik şiirimizde Hârut ve Mârut’un işlenişini üç safhada ele alacağız. Klasik Türk şiirinin genel teması kapsamında ele alacağımız ilk konu Hârut ve Mârut ve etrafındaki kavramların sevgiliyi övmek ve güzellik unsurlarını yüceltmek amacıyla sevgilinin ve unsurlarının fantastik bir tasviri olarak işlendiği beyitleri ele alacağız. Şeyh Gâlib’e ait

Çâh-ı endîşemde seyr et fitne-i Hârûtunu

Bir nazar kıl gamze-i sehhârına âyîneden     G 291/4

Bu beyitte görüldüğü gibi şair sevgilinin manalı bakışları anlamına gelen gamzesinin Hârut ve Mârut gibi büyücü olduğunu ve fitne çıkaracağını söyler. Bu beyitte aynı zamanda hem efsaneye hem de Bakara Suresi’nde geçen ayete telmih vardır. Zira ayette de bu meleklerin fitne çıkaracak –karıyla kocayı birbirinden ayıracak- büyüler öğrettiği söylenmektedir. Ahmedî’ye ait:

İderse gözleri Hârût sihrini ne ‘aceb

Anuñ ki sîb-i zenahdanı çâh-ı Bâbildür        K 43/3

Şeklindeki bu beyitte de şair sevgilinin gözlerinin Hârut gibi büyü yapacağına şaşılmaması gerektiğini zira çene çukurunun da Bâbil kuyusu olduğunu söyler. Ahmet Paşa’ya ait:

Zülfün kemendi kanına susamış Ahmed’in

Çâhına düşüp ol zekânın ser-nigûn gider      G 74/5

Şeklindeki beyitte de Hârut ve Mârut isimlerinden hiçbirisi zikredilmezken direkt sevgilinin saçlarının ona kement olup onu baş aşağı bir kuyuya düşürdüğünü söyleyerek bu iki meleğin kıyamete kadar sürecek olan cezalarına telmihte bulunmaktadır. Hayâlî’ye ait:

Mihmân-ı Zenehdânın idi cân-ı Hayâlî

Hârût ile Çâhı yok iken Bâbil içinde             G 519/5

Beyitinde de şair Hârut ile içinde ceza çektiği kuyu henüz yokken ben senin çene çukurunun misafiriydim diyerek o meleklere ve Babil kuyusuna telmihte bulunmuş ve anlatımını güçlendirmiştir. Ahmet Paşa’ya ait:

Zülfü câzûsu gelüb çâh-ı zenâhdân üstüne

Çâh içinden ögretir Hârût-veş ol hâl anı       G 351/5

Beyittinde de sevgilinin yüz tasviri yapılmıştır. Sevgilinin saçlarının çene çukuru üzerine doğru kıvrıldığı bu tasvirde saçlar sihir öğrenmek üzere Babil kuyusuna gelen bir cadıya, çene çukuru Bâbil kuyusuna, çene çukurundaki ben de Hârut’a benzetilerek Hârut ve Mârut’un insanlara sihri öğretmeleri ve Babil kuyusu kavramlarına telmihte bulunularak harikulade fantastik bir sahne tasvir edilmiştir.

Klasik Türk şirinde Hârut ve Mârut’un işlenişini ele alacağımız ikinci safha ise efsanenin bir diğer karakteri olan Zühre’dir. Zühre’yi ele almadan önce onunla ilgili bazı kavramlar da hatırlatmak gerekir. Bunlar Zühre’nin Hârut ve Mârut’u kandırıp onlardan ism-i ‘âzamı öğrenerek göğe çıkması ve Zühre yıldızına dönüşmesidir. Bu olaydan sonra Hârut ve Mârut cezalandırılmıştır. Yunus Emre’ye ait:

Gökteki Hârut Mârut aşk için indi yere

Zühre yüzün görücek unuttu Rahmân’ını     723:169

Beyitte de görüldüğü üzere Zühre’ye âşık olup kanan meleklerin yanlışa düştüğü ve yine Yunus Emre’ye ait:

Gör Hârût Mârût ne idi hazrette ferişteh idi

Nasîbin aşka aldırıp makamın Zühre’ye vere           665:161

Şeklindeki beyitte de kendi makamlarını Zühre’ye verdikleri yani Zühre göğe çıkarken kendilerinin dünyada kalıp azap çektikleri anlatılmaktadır. Zâtî’ye ait:

Sakın uyma zen-i nefse işit evsâf-ı Hârûtı

Bügüsine Çeh-i Bâbil anuñ degül çömlek    G 708/4

Şeklindeki beyitte şair okuyucuya Hârut’un başına gelenleri hatırla ve nefsin kadınına uyma diye bir uyarıda bulunarak yine Zühre’ye ve bu inanışa telmihte bulunmaktadır.

Bu konu çerçevesinde son olarak ele alacağımız konu da şairlerin kendi sanat güçlerini övme amacıyla kendi sanatlarını Hârut ve Mârut’un sihirlerine denk ve hatta kendilerini onlara üstat olacak seviyede andıkları beyitleri ele alacağız. Nedim’e ait:

Sihr ü efsûn ile dolmuşdur derûnun ey kalem

Zülf-i Hârûtun demek mümkin ki nâl olmuş sana    G 2/3

Şeklindeki beyittede açıkça görülmektedir ki şair sanat gücünü övmek için kaleminin içinin sihir ve büyü ile dolu olduğunu ve artık o kalemin Hârut’un saçına benzediğini söylemektedir. Ahmedî’ye ait:

Çün Ahmedî ide Hârût bigi sihre şürû’

Sözine Bâbil içinde taña kalur Mârût                       G 96/6

Şeklindeki beyitte de şair kendisinin Hârut gibi sihir yaptığını duyunca Babil kuyusundaki Mârut’un onun sözlerine hayret edeceğini söyleyerek sanat gücü ile bu iki meleğin sihrini bir tutmaktadır. Nef’î’ye ait:

Nice yıl istese sihr öğredir Hârûta endişem

Açınca çârsû-yı fitnede dükkân-ı sahhârî      K. 14/44

Şeklindeki beyitte de şair fitne çarşısında bir sihir dükkânı açarsa Hârut’a yıllarca sihir öğretebileceğini söyleyerek kendi fikirlerini sihre benzetmiş ve sihrin kaynağı sayılan bu iki meleğe yine sihir konusunda yıllarca eğitim vereceğini söyleyerek sanatını yüceltmiştir.

Sonuç olarak kültür coğrafyamızda kendisine birçok anlatıda yer bulmuş, çeşitli isim ve varyasyonlarla inanış ve efsanelerde kendilerinden söz ettirmiş olan Hârut ve Mârut klasik şiirimizde büyü, sihir, cadı, melek gibi çeşitli fantastik kavramlar etrafında ele alınarak ve yine şairlerimizin kendilerine has kurgularıyla ve hayal âlemleriyle şekillenerek bir edebiyat unsuru olarak karşımıza çıkmıştır. Büyünün kaynağı olarak kabul edilen bu iki efsanevi kişilik her ne kadar inanç vesilesiyle antik çağlardan zamanın edebiyatına sirayet etmiş olsa da kurgu söz konusu olduğu zaman bu edebi ürünlerin fantastik olarak ele alınmasında bir yanlış görülmemektedir.

Zülfüñ ucından göñüller düşdügin gören ŝanur

Ejdehâdur kim ağızdan nâr-ı sûzân yagdırur Necâtî G 149/

Klasik Türk şiirinde fantastik unsurlar yazı dizimizin bir sonraki yazısında ateş püskürten, hazineler sahip olan, büyüyle şekil değiştiren ejderha kavramını ele alacağız. Beklemede kalın efendim.

Kaynakça

– İslam Ansiklopedisi, Hârut ve Mârut maddesi
– Divan şiirinde büyü ve büyünün kaynağı: Hârut ve Mârut, Sedat KARDAŞ, 2013

  • 39
    Shares




Nane Molla mahlasıyla ma’ruf olup 10 Mart 1995 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Hikayeleri çeşitli dergilerde yayınlandı. FABİSAD üyesi. 2015 Gio Ödülleri hikaye seçkisi Düşlerin İzinde’de “Bir Büyü’cü Masalı” adlı hikayesiyle yer aldı. Türk Edebiyatı Dergisi Genç Sanat’ın yazı işleri müdürü. Temmuz 2018’de ilk hikaye kitabı “Âlemlerin Çöpçatanı”nı yayınladı. Mitoloji, masal ve fantastik olan her şeye ilgi duyuyor. Türk Edebiyatı Dergisi Genç Sanat adlı dergide eserlerini yayınlamaya devam ediyor.

Klasik Türk Şiirinde Fantastik Unsurlar #3: Hârut ve Mârut

Edebiyatımızda fantazyanın şiirsel yansımalarına göz attığımız yazı dizimizin üçüncü bölümünde büyünün kaynağı ve düşmüş melekler olarak anılan “Hârut ve Mârut” mazmunlarını ele alıyoruz.

  • 39
    Shares

 

 

Başa dönün