in ,

Onlar Kalabalık, Biz Yükseğiz | Harold Bloom

Amerikalı eleştirmen Harold Bloom’un şiir sanatı üzerine kaleme aldığı “Onlar Kalabalık, Biz Yükseğiz” başlıklı ağır eleştiri yazısı, M. Bahadırhan Dinçaslan’ın çevirisiyle yayında.

Onlar Kalabalık, Biz Yükseğiz - Harold Bloom

Amerikalı eleştirmen Harold Bloom’un “They Have the Numbers; We, The Heights” başlıklı yazısını M. Bahadırhan Dinçaslan Türkçeleştirdi. Onlar Kalabalık, Biz Yükseğiz sizlerle.

Bloom’un şiir sanatını savunduğu bu yazı, sanat ve düşünce dünyasına hakim olan bazı bayağılıkları sert bir dille eleştiriyor.

10 ciltlik En İyi Amerikan Şiirleri Antolojisi’nden toplam 75 şiir seçmekle görevlendirilen Bloom, seçkide “iyi şiir” bulmakta zorlanıyor. Hatta bir ciltte (The Best Of The Best Amerıcan Poetry 1988-1997) bir tane bile özgün şiir bulamıyor. Ardından Harold Bloom,1998 yılında Boston Review’de Onlar Kalabalık, Biz Yükseğiz başlıklı bu yazıyı yayımlıyor.

Not: Bu çeviri ilk olarak TamgaTürk’te yayınlanmış, çevirmenin izni ile Kayıp Rıhtım’a taşınmıştır.


Seçtiğim başlık Thucydides’ten alıntı; Themopylae savaşında Spartalı komutan böyle konuşmuştu. Kültür açısından, biz de Thermopylae’deyiz: Multikültüralistler, Fransız hastalıklarından malul sempatizan güruhu, yapmacık feministler, komiserler [Sovyet ideolojik komiserlerinden bahsediyor. Ç. N.], cinsiyet ve güç delileri, yeni tarihselci ve eski materyalist yığınları – hepsi az aşağımızda dikiliyorlar. Bu dalga kabarabilir ve bizim boyumuzu aşabilir; üniversitelerimiz halihazırda gülünç halde ve gazetecilerimiz “kültürel çalışmalar” profesörlerimizin parodisini yapıyorlar. Yalnızca kısa bir süre daha, yüksekleri tutuyoruz, estetik alanını. Birleşik Devletlerde hala özgün şiirler yazılıyor. Elizabeth Bishop, May Swenson ve James Merrill gittiler, fakat John Ashbery ve A. R. Ammons’un şahsında iki büyük şair hala yaşıyor, bir dizi çağdaş şair de neredeyse onların ayarında. Çıkardığımız son seçki, son on yılın en iyi şairleri ve şiirlerini içerdiğini iddia edemez. Görevim yedi yüz elli şiir içinden yetmiş beş şiir seçmek ve bu serinin dışına bakmamaktı. Bu yüzden, hayranlık duyduğum şairler arasından yalnız iki örnek vermek gerekirse, antolojide eski jenerasyonun Edgar Bowers’ından, yahut orta jenerasyonun Henri Cole’undan hiç şiir yok. Seçtiğim yetmiş beş şiirin tamamının kalıcı şekilde başarılı olacağını da iddia edemem; taramam beklenen yeri tarayıp bulabildiğim en iyileri bir araya getirdim. Yine de, aralarında gelecek nesillere bırakılması gereken şiirler var. Bunlar benim şahsi kanonik olma testimi geçtiler: Zevkle tekrar okuyup istifade edebildim.

On ciltlik antolojinin biri benim seçkime hiç temsilci veremedi, içinde bir tane dahi özgün şiir bulamadım. Serinin editörü, David Lehman, birkaç aday önerdi ancak bunların şairleri diğer ciltlerde daha iyi işler çıkarmışlardı. Mezkur 1996 cildi bu makalenin yazılma sebeplerinden biri oldu, zira bana bizi yenmek üzere olan estetik düşmanlarının abidevi bir temsili gibi görünüyor. İnanılmaz bir kötülüğü var, zira şimdilerde geçerli olan bir kriteri gözetiyor: Mühim olan şair adayının ırkı, cinsiyeti, cinsel yönelimi, etnik kökeni ve siyasi amacıdır. Cidden abartıyor olmak isterdim, fakat aksine kendimi tutuyorum, bu da altmış yedi yaşına gelmiş, ömrünü estetiğe adamış birisi için oldukça zor. İnsan her şiir denemesinin Chaucer, Shakespeare, Milton, Wordsworth, Whitman, Dickinson, Wallace Stevens yahut Hart Crane’e rakip olmasını bekleyemez tabii. Ama bu şairler ve onların emsalleri ölçüyü koydular: Şair olmak isteyenler bunları birer örnek olarak daima akıllarında tutmalılar. Samimiyet, Oscar Wilde hazretlerinin bize öğrettiği gibi, bir şiir yaratmaya kesinlikle kafi değildir. Samimiyetten patlayan 1996 antolojisi, kötü şiirin Doldurulmuş Baykuş’udur [basit meselelerin şiirde debdebeyle işlenmesi – Ç.N.], o kadar kötüdür ki ne manzumdur ne nesir.

Bu nasıl olmuş olabilir? Son otuz yıldaki entelektüel gerileyiş cevabı veriyor: Kültürel suçluluk duygusu. Hevesli genç erkekler ve kadınlar (ve bazı orta yaşlı akıl hocaları) 1960’ların sonunda Rock dininin büyük uyanışıyla ileri çıktılar. İlk provokasyonları, Vietnamlıları katleden Amerikalıların müstehcen tasvirleriydi, ama birkaç yıl boyunca, Tokyo’dan Paris’e yayılarak süren cümbüş çok geçmeden bunun da ötesine geçti. Bu “Diriliş” epifenomeni çok geçmeden ortadan kalktı fakat 1968-1970’in sezgileri güçlü ruhlarına bu durumun sonuçları aşikardı: Batı dünyasının tamamında bütün zihinsel ve estetik etkinliklere, kapitalist cemiyetimizin hakim güçleri açısından küçük olsa da, epey büyük etkisi olacaktı. Bütün ülkelerdeki Hırsız Baronlar bu Yeni Heves’in salgınına karşı bağışıktı. Siyasi ve ekonomik hayatımızda bir şey değişmedi, belki daha kötüye gitti. Bu Kalp-Devrim’in gerçek varisleri Ronald Reagan ve onun parodi hali olan Bill Clinton’dı. Felaketten başka bir şey olmayan bu dönüşüm, onları değil, yaratılış ve düşüşe benzer biçimde entelektüel, kültürel, maarif ve estetik düzlemlerimize musallat oldu. Bu yeni doğan şeyi Robert Hughes; akademik, gazeteci, sözde sanatçı işportacılarının -benim Gücenmişler Ekolü dediğim- bir Lemming sürüsü halinde uçurumdan nisyan sularına atlayışını “Şikayet Kültürü” diye adlandırmıştı.

Belki de bütün bunlar önemsizdir, zira güzel şiirler yazılmaya, basılmaya hatta bazen okunmaya devam ediyorlar (iyi mi okunuyor, kötü mü okunuyor, pek azımız buna aldırıyor gibi). Fakat bazı gençler için bu önemli olacak, bir zamanların gençleri olarak Yeats’ın dediği gibi ruhlarımızı yaratmak için şairlere gittiğimizde bizim için önemli olduğu gibi. Benim zihnime Blake ve Hart Crane şekil vermişti, sonra Wallace Stevens ve Shelley. Büyük şiirlerin işe yaradığı birden çok alan vardır; tabii eğitimli bir okur var olmaya devam ettiği sürece. Tenkit, hem akademide hem gazetecilikte (ki bu şu sıralar ortadan kalkmakta olan bir fark) can çekişiyor; büyük oranda üniversiteler edebi tenkidi bir sosyal bilim adayı olarak kültürel tenkitle değiştirdiği için. Hayatta kalabilmek adına münekkitlik akademinin dışına taşınmalı ama medyada da kendisine yer bulamayacağı kesin. Walter Pater’in “estetik tenkit” dediği şey ölürse, yine onun “Estetik şiir” dediği de ölmek zorunda, zira iyi şiiri kötü şiirden nasıl ayıracağımızı bilemeyeceğiz. Hem şiir, hem tenkit hakkında estetik ifadesini kullanırken Pater basitçe “özgün” yahut “iyi” anlamını kastediyor, zira aesthesis sözcüğünün Grekçe anlamını hiç unutmuyor: Anlayış. Estetik algımızı büsbütün yitirirsek, Emily Dickinson ve Ella Wheeler Wilcox yahut John Ashbery ve taklitçileri arasındaki farklı anlayamaz hale geleceğiz.

Üniversiteleri yahut medyayı azarlamak da faydasız: Kültürel suçluluk duygusuna karşı savunmasız kurumların üzerine, (sıradan halkı ya da Cumhuriyetçiler kongresini ya da halkın seçtiği pek de Demokratik olmayan başkanı pek etkilemeyen) büyük bir sosyal baskı salındı. “Çalışmalar”ın bütün çeşitleri artık akademide yer alacak: Eğer cinsel yönelim, ırk, etnik köken ve cinsiyetle birlikte estetik ve zihinsel değerlerin kaynakları arasında yer alabiliyorsa, neden “Sado-Mazoşist Çalışmalar”ımız olmasın, özellikle güceniklik tanrısı merhum Michel Foucault’u onurlandırmak için? Eğer Eşcinsel Poetika varsa, neden Acının Poetikası olmasın? Eğer kategoriye göre temsil üniversitelerin ve üniversitelerin etkilediği alanların kanunu olacaksa, hangi “azınlık” dışarıda bırakılacak? Shakespeare ve Dante Avrupalı erkeklerdi, bu özellikleri belirtilmeye değer midir? William Wodsworth modern şiiri “icat etti”. Seçkime aldığım elliden fazla şairin hepsi Wordsworth okumuş mudur bilmiyorum, okumamışlarsa bile okumuş sayılırlar, zira çok azı dışında tamamı en genel haliyle Wordsworth tarzı yazıyordu. Açıkça belirgin konularda yazılmış olsalar bile, bu ciltteki bütün şiirler Hazlitt’in Wordsworth’un çalışmalarına yaptığı tanıma uyuyordu:

Wordsworth bir konuyu ya da hikayeyi düşünceyi ve hissi asmaya yarayan bir kanca ya da ilmek olarak alır, azametli görüntülere duyduğu tiksinti nispetinde olaylar önemsizdir, yansımalar zihnin ciddiyetine, canlanan varsayımlarına uygun olarak güçlüdür. 

Hazlitt’in Wordsworth’a dair şahsi tereddütü ortada, ama münekkidin Wordsworth’un şiiri “yeniden icadı”nın farkına varması da öyle. Yine de Wordsworth’a dair yayımlanmış neredeyse bütün tenkitler ve üniversitelerimizde ona dair verilen bütün dersler, bütün modern şairlerin en büyüğünü etkin bir şekilde siyasi nedenlerle kınıyor, Fransız İhtilali’ne önce destek verip sonra “ihanet” ettiği için! Geçim tespit testimize [means test, belli bir gelirin altında olduğu düşünülen aileye, devlet yardımı vermeden önce yapılan test. Ç. N.] göre Wordsworth sınıfta kalıyor. Profesörlerimiz o kadar absürt bir hale geldiler ki edebiyat çalışmalarını kurtarmak için kadrolarına son vermekten başka çare düşünemiyorum. Kadro zaten çağdışı bir kalıntı, ancak fakültelere Wordsworth’u ve hatta Shakespeare’i kınayan binlerce ideolog dolunca iyice muzır hale geliyor. Yale’da genç bir şiir hocası iken, İngiliz Romantik şairleri Wordsworth, Coleridge, Byron, Keats, Blake ve Shelley’di, ki bunların kanondaki yerlerini yeniden almalarına ben de katkıda bulundum. Şimdi yüzlerce kampüste bu şairler “Kadın Romantik Şairler”le birlikte dikkati bölüşmek zorundalar: Felici Hemans, Laetitia Landon, Charlotte Smith, Mary Tighe ve diğerleri ile. Bunlar, hafif bir ifadeyle, görmezden gelinen manzum yazarlardı, fakat 1996 En İyi Amerikan Şiirleri cildindeki birçok şairden üstünlerdi. On yedinci yüzyıl İngiliz edebiyatı antolojileri bize şimdilerde Donne, Ben Johnson ve Milton’la, Newcastle Düşesi, Lady Mary Chudleigh, Anne Killigrew ve saygıdeğer Aphra Behn’i birlikte sunuyor. Çeyrek yüzyıl boyunca mesleğimin can çekiştiğini gördüm ve bir on yıl sonra ölecek gibi duruyor. Eğer mesleğimin işlevi Laetitia Landon ve Lady Mary Chudleigh’i beğenip öğretmekse, nihai akıbeti çok da uzak değil demektir.

İnsan yeniden soruyor: Bu nasıl olmuş olabilir, hem de yalnızca üniversitelerde değil, yayın dünyasında ve medyada bile? New York Times artık esasen bir kontra-kültür gazetesi. Maya Angelou Clinton’un göreve başlama töreninde şiir okuduğunda, Times bir samimiyet abidesi olan metni yayımlamış ve bir editöryal içerikte bu duygu taşımını “Whitman-sal zenginliği” sebebiyle övmüştü. Kısa bir süre önce, Times rock eleştirmenlerinden biri, Prince diye bilinen glyph’in çağımızın Mozart’ı olduğunu iddia etti. Edebi tenkit, Times rezillikte Nathaniel West ve Terry Southern’i geride bırakınca imkansızlaşıyor. Profesörler ve gazeteciler bütün estetik ve zihinsel standartlardan vazgeçiyorlarsa, Amerikan şiirinin geleneği ancak derin bir içe dönüşle hayatta kalabilir.

Walt Whitman yalnızca en güçlü şairlerimizden biri değil (büsbütün zıddı olan Emily Dickinson’la birlikte), aynı zamanda onun adına vaaz edilen bir sürü ideolojik zırvayla birlikte, en çok ihanete uğramış şairlerimizden biri. Whitman’ın şiirleri, kendisinin eserlerinin ne olduğuna dair iddiasının genelde tersini yapar: Münzevidir, kaçamaktır, anlamı kapalı ve inceliklidir homoerotikten çok masturbatiftir ve bunu eleştirmenler kabul edemezler, özellikle “Kendine Yeten Whitman”ı Homoseksüel Şair olarak sunma denemelerinin yapıldığı şu günlerde. Eğer gey ve lezbiyen çalışmalarımız olacaksa, Whitman’ın ve Goethe’nin Faust’un ikinci kısmında ozanlığını yaptığı Onan’a dair [Onan, Tevrat’ta adı geçen, mastürbasyonla ilişkilendirilen kişi. Ç. N.] kim konuşacak? Bütün şairlerimizin en figüratifi Whitman, onu bir ideolojiye tutsak etmek isteyen her girişimden kaçmayı başarıyor. Ustası Emerson gibi elitist bir demokrat olan Whitman temsile dair fikirleriyle tarihselleştirici ve erotikleştirici münekkitleri alt etmeye devam ediyor. Whitman şiirlerinde en mühim figür kendisi -Walt Whitman, serserilerden biri, bir Amerikan- değildir, [Walt Whitman, one of the roughs, an American şairin kendi dizesidir. Ç. N.] ya da ruhu; hayır, “gerçek ben” yahut “bendeki ben”dir, Wallace Stevens, T. S. Eliot ve özellikle John Ashbery’nin geleceğini müjdeleyen bir kavramsal imgedir:

Apart from the pulling and hauling stands what I am,
Stands amused, complacent compassionating, idle, unitary,
Looks down, is erect, bends an arm on an impalpable certain rest,
Looks with its sidecurved head curious what will come next,
Both in and out of the game, and watching and wondering at it.

Whitman’ın “ben neyim”, “gerçek ben”, “bendeki ben” fikri, hem kendisinden sonra gelen güçlü Amerikan şairlerine ilham, hem de onun büyük adını kullanarak yayılan kültürel ve erotik dogmalara bir sitemdir. Whitman’dan doğan en iyi Amerikan şairlerinin -bazen ona hiçbir şey borçlu olmadıklarını iddia etseler de- formalist olması tesadüf değildir: Stevens, Eliot, Hart Crane ve hatta Ashbery. Estetiği atarsan, büyük bir şair ve zayıf bir peygamber; her şeyden önce mecazları yeniden defalarca okunmadan anlamını açığa vurmayan epey zor bir şair olan Whitman’ı da atmış olursun. Özgün Amerikan şiiri mecburen zordur, zira bizim elitist sanatımızdır, fakat bu elitin sosyal sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken, ırk yahut mezheple alakası yoktur. Stevens “Biz zihinde yaşarız” demişti, ve bizim şiirimiz her zaman ya Emersonyan yahut Anti-Emersonyan’dır, iki türlü de Emerson’un güç diyalektiği tarafından şekil verilmiştir:

Hayat tahayyül edilebilir, fakat bölünemez ya da çoğaltılamaz. Hayatın tevhidine yönelecek her tecavüz kaos yaratacaktır. Ruh ikiz doğmamıştır, tek çocuktur ve her ne kadar zamanda kendisini bir çocuk olarak gösterse, çocuk gibi görünse de, ölümcül ve evrensel bir gücü vardır, eş-yaşama izin vermez. Her gün, her eylem o kötü gizlenen tanrıya ihanet eder. Kendimize inanırız, diğerlerine inanmadığımız gibi. Kendimize her şeye izin veririz, ve diğerlerinde günah dediğimiz, biçim için yalnızca bir deneydir. İnsanların bir cürümden, onu düşündükleri kadar rahat bahsedememesi, kendimize inancımızın bir delilidir, yahut herkes başkalarının girmesinin yasak olduğu bir alanı, kendisi için güvenli görür. Eylem içeriden ve dışarıdan çok farklı görünür; niteliği ve sonuçları açısından. Katil için cinayet şairler ve romantikler için olduğu gibi öyle fahiş bir düşünce değildir; onu rahatsız etmez yahut gündelik hayatından alıkoyacak kadar korkutmaz: Kolayca tasavvur edilebilir bir eylemdir, fakat neticesi, ortalığı karıştıracak büyük bir tantanadır. Özellikle sevgiden ileri gelen cürümler, işleyenin bakış açısından doğru ve adil görünür, ama bir defa eyleme geçince, cemiyet açısından yıkıcıdır. Hiçbir insan nihayetinde kendisinin de zayi olabileceğine yahut içindeki cürmün en az bir caninin içindeki kadar kapkara olduğuna inanmaz. Zira idrak kendi meselelerimizde ahlaki yargıları belirler. Çünkü idrakimiz için suç diye bir şey yoktur. Antinomian ve hypernomiandır, hem hakikati, hem kuralları yargılar.

Bu, bir şiiri değerlendirirken pozitif ayrımcılığın sahte cömertliğine hiç alan bırakmaz. Kötü şiirleri basmak, övmek ya da öğretmek, en iyi amaçlar uğruna da olsa, yalnızca bu amaçlar adına yıkıcı olacaktır. “Kendimize inanırız, diğerlerine inanmadığımız gibi” ifadesi bizi irkilten bir hakikat, fakat böyle olmasaydı kimse iyi bir şiir yazamazdı. Politik doğruculuk ideolojisine olan takıntısı olmasaydı büyük bir oyun yazarı olabilecek olan Tony Kushner, Emerson’un az önce alıntıladığım “Tecrübe”sine dair mutlaka kafa yormalı. Yazmayı ve okumayı teşmil etmeyi amaçlayan bütün denemeler başarısız oluyor; şiir münferit bir sanattır, şimdilerde her zamankinden daha fazla; ve şiirin asıl hedef kitlesi derinlemesine eğitilmiş, münferit okuyucudur, yahut o okuyucunun içindeki tiyatroda oturan halidir.

Gücenmişler Ekolünün, ehemmiyetini estetiğin özerkliğinin nihai ispatı olmasından alan Shakespeare’i okuma, sahneleme ve yorumlama alanlarında yıkıcılığını göstermesi kaçınılmaz. Kültürel poetisyenler (politikacı şairler), göstermelik feministler, alt-Marksistler, ve muhtelif Paris özentileri bize Fransız bir Shakespeare verdiler; hiçbir dize yazmamış bir Shakespeare, bir meyhanede otururken kalemine erken modern dönem Avrupa’sının bütün “sosyal enerji”leri çarpıyor, Hamlet’i, Falstaff’ı, Iago’yu, Cleopatra’yı yaratıyordu, o Stratfordlu’nun bir huni olmaktan başka bir işlevi yoktu. Bu sosyal enerjilerin neden Thomas Middleton, John Marston ya da George Chapman’ı değil de neden Shakespeare’i tercih ettikleri hala açıklanmış değil (en azından benim için), ancak bu sıra dışı anlayış çağdaş akademik Shakespeare çalışmalarına hakim olmuş durumda. Önce, Paris bize dilin bizim yerimize düşündüğü ve yazdığını söyledi, ama sonra Foucault ortaya çıktı ve Shakespeare dilin marabasından, cemiyetin kölesine dönüştü. Bundan böyle en iyi yazardan bahsedemeyiz –Auden’in Yüce Ozan’ı mesela- [Auden’in T. S. Eliot hakkında yazdığı meşhur palindroma gönderme yapıyor. Ç. N.] ve eğer Shakespeare geriliyorsa, neden En İyi Amerikan Şiirleri ifadesini kullanıyoruz? 1996 cildi kesinlikle Sosyal Enerjisi En Yüksek Amerikan Şiirleri olarak adlandırılmalıydı ve ben sevimli bir dinozor, Bloom Brontosaurus olmasaydım; bu kitabın adı Sosyal Enerjisi Yükseklerin En Yüksek Sosyal Enerjileri olurdu. Bir zamanlar yüksek olan kültürümüzü kirleten delilik, Kafka-ötesi algımızı, sosyal suçluluk duygusundan şüphe edilemeyeceği fikrine teslim etmedikçe, ya da teslim edene dek, iyileşmeyecek. Hiçbir şey kendisini bir erdem olarak sunan bir ruh hastalığından daha habis olamaz.

Shakespeare, tam olarak yegane özgün multikültürel yazarımız o olduğu için, moda multikültüralizmimizin yalan olduğunu, kampüslerimizin Gestapo’su akademi polisinin zihin kontrolü çabası için bir tevazu maskesi olduğunu ispatlıyor. Yale Haftalık Bülteni’ne bakma hatasına düştüğüm her seferinde, dekanın bir başka kimlik kulübünün farazi kültürel meselelerine bakması için bir diğer dekan yardımcısı atadığını görüyorum: Etnisite, ırk, dil, cinsiyet yahut cinsel yönelim kümeleri için. Bütün ülkelerde okunan ve sahnelenen Shakespeare (Kültürlerin en zenofobiği Fransa istisnası hariç), onu sahneleyen bütün ırklar ve diller tarafından yargılanıyor halbuki. Shakespeare’in gücünün Avrupa-merkezlilikle, erkeklikle, Hıristiyanlıkla ya da Elizatbethan-Jacobean sosyal enerjileriyle hiç alakası yok. Başka hiç kimse zihin gücünü, özgünlüğü, dramatik kurnazlığı ve dil zenginliğini insanı yeniden yaratmak için onun gibi birleştiremedi, bu yüzden Shakespeare bu Gücenikler sürüsüyle savaşmak için en iyi muharebe sahasıdır. 1996 cildi aslında multikültüralistlerimizin indirgemeci olduğunu gösteriyor: “Bizim kötü şairlerimiz en az sizin kötü şairleriniz kadar iyi.” Fiilen gerçek multikültüralist olan Shakespeare, yazarların en az indirgemeci olanı: Ondaki erkekler ve kadınlar, haklarındaki en kötü şeyi öğrendiğimizde, onların tam olarak kim olduklarını bildiğimize inanmamız için bizi yönlendirmiyorlar. Temsili İnsanlar eserinde Emerson bunu çok iyi yakalamış:

Shakespeare, önde gelen yazarlar kategorisinin dışındadır, çünkü sürünün dışındadır. O anlaşılmaz bir biçimde bilgedir, diğerleri anlaşılır biçimde. İyi bir okur, bir şekilde, Platon’un zihnine yerleşip oradan düşünebilir, ama Shakespeare’in zihnine yerleşemez. Hala kapının dışındayızdır. Uygulama açısından, yaratım açısından, Shakespeare özgündür. Hiç kimse, ondan daha iyi hayal edemez. Bir insanın ulaşabileceği inceliğin en ucuna varmıştır, yazarların en inceliklisidir, öyle ki, yazarlığın mümkün olduğu son sınırdadır. Manzum gücü ve hayal gücünün zenginliği de, hayata dair bu bilgeliğiyle eşittir. O, kendi efsanesinin yaratıklarını, aynı çatı altında yaşadığı insanlarmışçasına forma ve duygulara büründürdü, çok az gerçek insan bu kurgu karakterler kadar belirgin karakter sahibi olmuştur. Ve bu karakterler dili olabilecek en tatlı şekilde konuştular. Üstelik bütün bu yeteneği onu baştan çıkarıp gösterişe sürüklemedi; hem de asla tek telden çalmadı. Bütün yeteneklerini, her yerde hazır ve nazır olan bir insaniyet koordine etti. Yetenekli bir adama anlatması için bir hikaye verirsen, kişisel tarafı da hikayede görünür olacaktır. Shakespeare’in kendi gözlemleri, kanaatleri, konuları vardır, bazıları tesadüfen ehemmiyet kazanır ve hepsini sergiler. Bir tarafı tıka basa doyurur, diğer tarafı aç bırakır; yaptığının uygun olup olmadığına bakmaz, kendi gücüne ve uygunluğuna bakar. Fakat Shakespeare’de acayiplik yoktur, ısrarlı konuları da; her şey layıkıyla verilir; ne damarlar görünür ne garabetler vardır, ne ineği boyar ne kuşa tutulur, [no cow-painter, no bird fancier asıl ifade. Belki görsel sanatlara gönderme yapıyordur, fakat emin olamadığım için düz çevirdim. Ç. N.] ne de üslup takıntılıdır, kendine keşfedebildiğimiz hiçbir hayranlığı yoktur, muhteşem olanı ihtişamla, sıradan olanı tali şekilde anlatır. Vurgusu ve iddiası olmadan bilgedir; toprağı dağların yamaçlarına hiç çaba harcamadan kaldırabilen, fakat aynı kurala uyarak havada bir baloncuğu uçurabilen, her ikisini de yapmayı seven tabiat gibi güçlüdür. Bu da onu komedide, trajedide, anlatıda, aşk şarkılarında; hepsinde eşit derecede kudretli yapar, bu yeteneği o kadar devamlıdır ki, onu her okuyan, diğer okuyucuların algısından şüphe eder.

Eğer bu Shakespeare’e tapınmaksa, bırakın daha fazla tapalım, zira bu kültürümüzü ve akademilerimizi hasta eden Fransız salgınına karşı bizi tedavi edecek yegane ilaç olabilir. Edebiyat fakültelerimizin gerileyiş ve çöküşünün başlıca kurbanının şiir olması tesadüf değildir. Şu sıralar neredeyse kimseye şiir okumanın incelikleri öğretilmiyor, zorlu yorumlama sanatını öğretebilecek seviyede çok az insan kaldı, geçerli ideolojiler de zaten şiire güvenmiyor. Şunu nasıl politize edebilirsin ki?

All day within the dreamy house,
The doors upon their hinges creak’d;
The blue fly sung in the pane; the Mouse
Behind the mouldering wainscot shriek’d,
Or from the crevice peer’d about.
Old faces glimmer’d thro’ the doors,
Old footsteps trod the upper floors,
Old voices called her from without.

She only said, “My life is dreary,
He cometh not,” she said;
She wept, “I am aweary, aweary,
I would that I were dead!”

The sparrow’s chirrup on the roof,
The slow clock ticking, and the sound
Which to the wooing wind aloof
The poplar made, did all confound
Her sense; but most she loathed the hour
When the thick-rooted sunbeam lay
Athwart the chambers, and the day
Was sloping toward his western bower.

Then she said, “I am very dreary,
He will not come,” she said;
She wept, “I am aweary, aweary,
O God, that I were dead!”

Bu kötü zamanlarda Amerikan şiirinin, münekkitliğimiz yahut şiir öğretimimizden daha kaliteli olması da ironiktir. Kitapta yer alan dört büyük şair, Elizabeth Bishop, James Merrill, Amy Clampitt ve hala hakkı verilmeyen May Swenson bu dünyadan göçtüler, yine de hala Ashbery, Ammons ve en az bir düzine diğerinden, eğer estetik beğeniyi ve Emerson’dan gelip 1960’ların sonuna kadar gelen, sonraları tecrit edilmiş merkezlerde hayatta kalabilen anlayışı devam ettirebilirsek kalıcı olacağına inandığım şiirler var. En büyük Amerikan şairlerin birçoğunun, Whitman, Dickinson, Stevens ve Hart Crane’in, yaşamları boyunca hiç ya da çok az özgün eleştiri alabildikleri doğruysa da, muhakemenin estetik ve zihinsel standartlarına temelden düşman olan böyle bir kültürel ortama dayanmak zorunda da kalmamışlardı. Sadece genel olarak cemiyetin değil, aslında şiirin müdafii olması gerekirken şimdilerde şiirin yalnızca sosyal dönüşüm için bir araç olduğunu iddia edenlerin kayıtsızlığı ya da düşmanlığıyla baş etmek zorunda kalan en iyi genç şairlerimizdeki cesaret ve gözükara inanca hayret ediyorum. Bir şaire siyasi sorumluluklar yüklerseniz, şiirini yok edebilecek bir şeyi, şiirine tercih etmesini istiyorsunuz demektir. Emily Dickinson her şeyi kendisi açısından yeniden düşünüp değerlendirebilme iç özgürlüğünü haizdi, bu yüzden en az William Blake kadar tam bir zihinsel özgünlük yakalayabildi. Walt Whitman’ın sahip olmadığı ekonomik ve sosyal avantajlara sahipti belki, ama Whitman gibi o da estetik hevesler açısından ya alakasız, ya muzır olan ideolojik kanaatlerle baş etmek zorunda kalmamıştı. Wallace Stevens estetiğin muhtariyetini doğal kabul ediyordu, yoksa Harmonium’u nasıl yazabilirdi, yahut Hart Crane’in White Buildings’i nasıl yazılırdı? Bu yazıyı, bir edebiyat münekkidinin hiçbir siyasi sorumluluğunun olmadığı fikriyle yazıyorum. Benim yegane görevim, (eğer yapabilirsem) bir başka Elizabeth Bishop’un, May Swenson’un ya da James Merrill’in ideolojik taleplerle kösteklenmeden gelişebilmesini sağlamak. Güceniklerin sürekli “estetiğin ideolojisi”, “romantik ideoloji” gibi kavramlar üzerine konuştuklarını pek iyi biliyorum, fakat bu yalnızca hileli zarlarla oynamadan ibarettir. Fiilen estetiğe dair yegane bildiğim, bazı şiirlerin tabii olarak diğerlerinden daha iyi olduğudur, Romantizm de, anladığım kadarıyla, anlayış ve algılayış açısından bir disiplindir.

“Siyaset” temalı yazısında, Emerson bu son zamanlar için bir kıvılcım bırakıyor:

Atmosferin kafamızın üzerine kaç tonluk bir ağırlık bindirdiği, ciğerlerimiz ona aynı basınçla karşı koyduğu sürece önemli değildir. Kütleyi bin katına çıkarın; tepki etkiye eşit olduğu sürece bizi ezip yok edemez.

Gücenikler, ırk ve cinsiyet üzerine gevezelik ettikleri gibi, güce dair de konuşuyorlar: Bunlar birtakım kariyerist taktiklerdir ve horlanan, zarar gören, onların zulme uğradığını iddia edenlerin kötü şiirlerini okumamız sayesinde yaşamları daha iyiye gitmeyecek olan insanlarla hiç alakası yoktur. Okullarımız da üniversitelerimiz gibi bu absürtlüklere boyun eğmiş durumda, Julius Caesar’ı The Color Purple ile değiştirmek pek de aydınlanmaya götürecek asil bir yol gibi durmuyor. Televizyonun, filmlerin, bilgisayarların ve Stephen King’in okumanın yerine geçtiği bir ülke, zaten kültürel çöküş tehlikesi altındadır. Bu tehlike, eğitimi en çok şiirden gücenmiş olan bu ideologlara bırakmamız sebebiyle korkunç bir şekilde büyüyor. John Hollander’in Whitman’la ilgili dediği gibi: “Şiir, başlığı gibi, kolay görünür ama zorlu çıkar.” Bu bütün büyük ve iyi şairler için geçerlidir. Ama ümit ediyorum ki, en iyi Amerikan şiirlerinin bizim için hayati işlevleri olacak: mevcut vaziyet, estetik ve zihinsel zorluğa her zamankinden fazla ihtiyaç duymamıza neden oluyor. Güceniklerin sahte şiirleri kolay görünüyor ve kolay çıkıyor, Whitman gibi değil, zihinden yoksun. Bu yüzyılın en çok sevdiğim Amerikan şairlerini düşününce, her zaman Wallace Stevens ve Hart Crane ile başlıyorum. Stevens bize incelikli bir şekilde “zihnin kaçındığı düşüncelerin vızıltısı” dediği şeyi veriyor, Crane bizi şimdiye dek bir Amerikan şairinin görselleştirebildiği en zorlu aşkınlığa yönlendiriyor. Varisleri, Bishop, Merrill, Ashbery ve Ammons, yalnızca şiirlerde bulabildiğimiz karmaşık düşünceler ve yalnızca kompleks tahayyüllerde somutlaşabilen arzular mirasını ileriye taşıdılar. Metaforda ustalaşmak ve düşünce gücü, zamanımızın en iyi Amerikan şiirlerindeki asıl liyakat unsurlarıdır. Son sözleri mukaddes Emerson’a veriyorum, şiirin özgürlüğünün mecazlar ve düşünceye isnat edildiği, Whitman’a ilham veren yazısı “The Poet”tan:

Bu yüzden şairler özgürleştiren tanrılardır. Kadim İngiliz ozanları bu yüzden kendilerine “Dünyanın her yerinde hür olanlar” derlerdi. Onlar özgürdürler ve özgürleştirirler. Hayal gücü kuvvetli bir kitap bizi önce mecazları ve söz sanatlarıyla tahrik eder ve bu bize yaptığı hizmetin en önemlisidir, yazarın niyetini anladığımız sonundan daha önemlidir. Aşkın ve sıra dışı olanı hariç tuttuğumuzda kitaplarda hiçbir kıymet olduğuna inanmıyorum. Bir adam düşüncesiyle ateşlendi ve dalıp gittiyse, öyle ki yazarları ve kamuoyunu bile unuttu ve yalnızca bu düşün peşine düştüyse, onun tarafından delilik mertebesinde ele geçirildiyse, bırak onun yazdıklarını okuyayım, bütün tartışmalar, tarihler ve eleştiriler size kalabilir. Pisagor, Paracelsus, Cornelius Agrippa, Cardan, Kepler, Swedenborg, Schelling, Oken ya da melekler, şeytanlar, büyü, astroloji, falcılık, mesmerizm gibi şüpheli meseleleri sunan insanlarda bir kıymet varsa, bu rutinden uzaklaşmamız ve bunun yeni bir şahidini bulmamız sebebiyledir. Bu aynı zamanda bir sohbetin de başarılı olmasının sırrıdır, özgürlüğün dünyayı bir top gibi ellerimize koyan büyüsü. O zaman hürriyet bile nasıl ucuz görünür, araştırma nasıl da bayağı; bir duygu tabiatın kökünden söküp kaldırabilecek bir gücü zihne ilettiğinde: Ne büyük bir bakış açısıdır! Milletler, çağlar, sistemler gelir ve gider, çok renkli ve çok figürlü bir duvar halısı gibi, rüya bizi başka bir rüyaya taşır; ve sarhoşluğumuz devam ettikçe, yatağımızı, felsefemizi ve dinimizi bu uğurda satarız.


Yazıya dair görüşlerinizi bizimle Kayıp Rıhtım Forum’da paylaşabilirsiniz.

Kaynak: TamgaTürk, Boston Review

M. Bahadırhan Dinçaslan

Gazeteci, çevirmen, yazar, şair. Günde iki paket sigara içer. Tolkien sever. Sebze yemez.

youtube türkiye sosyal medya yasası

Youtube Türkiye Ofisi Kuruluyor: Şirket, Temsilci Atama Kararı Aldı

Disney+ Türkiye Geliyor

Disney+ Türkiye: Yayın Servisi 2021 Başında Ülkemize Gelebilir