Sinemada Bilimkurgu Alt Türleri #5: Uzay Operası – Kâinat Boyu Serüven

Kutlukhan Kutlu'nun kaleme aldığı Sinemada Bilimkurgu Alt Türleri yazı dizisinin son bölümünde neredeyse yüz yıla varan yolculuğu zarfında epey evrilmiş ve hakaret niteliğindeki bir yaftadan, bilimkurgunun kabul gören, “prestijli” eserler çıkartabilen bir alt türüne dönüşmüş "space opera" (uzay operası) var!

Uzay korsanları, lazer tabancaları, ışın kılıçları, galaksiler arası yolculuklar, gezegenler arası savaşlar, ışınlanma makineleri, türlü türlü yaratıklar, sihri andıran güçler ve envai çeşit dünyayı kurtaran kahramanlar… “Space opera”, yani “uzay operası”, neredeyse yüz yıla varan yolculuğu zarfında epey evrilmiş ve hakaret niteliğindeki bir yaftadan, bilimkurgunun kabul gören, “prestijli” eserler çıkartabilen bir alt türüne dönüşmüş durumda.

Bilimkurgu, uzun süre boyunca edebiyat olarak ciddiye alınmamış bir tür. Jules Verne’in, H. G. Wells’in klasiklerini bir yana ayıralım; türün bugünkü popülerliğinin temellerinin atıldığı zamana ve mekâna gelelim. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Amerika’da, bilimkurgu deyince akla büyük ölçüde yeniyetmelere yönelik, “pür” eğlencelik bir kurmaca türü geliyordu. Düşük kalitede kâğıtlı “ucuz kitap”ları ve öykü dergilerini dolduran, inandırıcılık ya da gerçekçilik gibi tasaları olmayan, bin bir türlü olağanüstü fanteziyi konu eden, bu arada bu fantezilere yeni çağın büyü fabrikası “bilim”i de şöyle bir katık eden hikayeler. Büyük bölümü sıra işi hikayeler.

Ucuz kurmaca klişesi

Bu kurmaca biçiminde asıl olan, okurlara sunulan fanteziydi, anlatım biçimi ya da karakterlerin hakikiliği gibi konular pek de öncelikli değildi ve yazarlar temalardan çok “buluş”larla ilgileniyordu. Çabuk üretilen, dergilerde çok sayıda basılan bu öyküler, “hızlı tüketim” için yaratılmış bir kurmaca türü oluşturuyordu; tıpkı eski western kitapları ya da o dönemin bir başka “ucuz kurmaca” türü olan suç öyküleri gibi. Sonuçta, aynı bu “popüler” türler gibi bilimkurgu da kısa sürede -yazarların sık sık kendilerini tekrarlaması ve birbirlerini taklit etmesi sebebiyle- ortaya muazzam bir klişeler yumağı çıkardı.

Bu klişeler yumağının tam göbeğinde ise, fezanın bir ucundan bir ucuna dolaşan, farklı farklı canlı türleriyle ve kültürlerle karşılaşan, kötüleri yenip dünyayı, insanlığı ve “kız”ı kurtarmak konusunda uzmanlık sahibi kahramanlar vardı. Uzay gemilerinde ve başka dünyalarda geçen serüven öyküleri. Yani Wilson Tucker’ın yapıştırdığı ve bir daha da kimsenin üzerinden çıkaramadığı etiketle, “uzay operası” (Bu terimin nasıl türediği ve ne anlama geldiği hakkında bilgi için, “Neden Uzay Operası” başlıklı kutuya bakınız).

Ucuz köken “Uzay operası”

Ucuz köken “Uzay operası” aslında muhtemelen, bilimkurguyla pek de ilgili olmayan kişilerin bilimkurgu lafını duyduğunda aklına gelen şeylerin çoğuna ev sahipliği ediyor: Işın (ya da “şua”) tabancaları, lazer kılıçları, normal kılıçlar, üç boyutlu (ya da “buutlu”) projeksiyonlar, roket gemileri, ışıktan hızlı seyahat, atmosfer-ölçerler, canlı-tarayıcılar, ışınlanma kabinleri, insanı andıran zeki canlı türleri, dünyadaki prehistorik türleri andıran canavarlar… Ve bilimkurguyla arası iyi olmayanların bütün janrı “saçma” diyerek bir kalemde silip atmalarına bahane olmuş daha bir sürü icat ve mahlûkat. Söz konusu “saçma”lıkların küçük de olsa bir kısmının günümüzde gerçekleşmiş, bir kısmının ise daha iyi çözümlerle gereksizleşmiş olduğu düşünülürse, insan asıl sorunun son derece ileri bir teknoloji ve bu teknolojinin günlük hayattaki sonuçlarında değil, öykü anlatma tavrı ve kalıplarında olabileceğini düşünüyor ister istemez.

Barsoom

Tarzan karakterinin yaratıcısı olarak da tanınan Edgar Rice Burroughs’un 1911’de “A Princess of Mars” ile başladığı ünlü Mars Serisi ve onun izinden giden nice “pulp” (ucuz) bilimkurgu öyküsü, aslında özünde serüven türüyle akrabaydı. Serüven türü zaten, yazarların hepten “saçma” kaçmamak amacıyla dünyanın keşfedilmemiş köşelerinden, bilimsel muammalardan ve kuytulardan yararlanma konusunda epey uzmanlaştığı bir türdü. Tıpkı western, korsan öyküleri ve daha sonra suç öyküleri gibi, “ucuz roman”lara ideal malzeme teşkil eden bir tür. Bu tür içinde, söz konusu karanlık bölgelerden faydalanılarak, “muhtemel” değilse de hiç olmazsa “imkânsız değil” ilan edilmiş çok sayıda ürkek fantezi öyküsü de barınıyordu.

Dünyanın keşfedilmemiş diyarlarında, bilinmeyen halklar, unutulmuş kültürler… Benzeri görülmemiş canlı türleri… Ve hatta hayvanlar tarafından büyütülmüş insanlar (mesela Rudyard Kipling’in Mowgli’si ve Burroughs’un Tarzan’ı). 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başının serüven öyküsü türü, egzotik mekânları ve kültürleriyle, okura çok sayıda sürpriz sunuyor, doğrudan hayalgücünü hedefliyor, okurun merak ve hayret hissine hitap ediyordu. Bu açıdan bazı örnekleri, çok hafif rasyonalizm terbiyesi almış masallara (ve genel olarak fantezi öykülerine) benziyordu.

Star Trek / Uzay Yolu

Ancak kurmacanın bilimle ilişkisinin bir de öbür yüzü vardı. Ve tıpkı serüven öyküsü gibi, daha sonra uzay operası adı konulan bilimkurgu çeşidi de, bir yandan en azından “asgari bilimsellik hissi” ile kısıtlanmışken, diğer yandan bilimin insanın hayal gücünde açtığı yeni ufuklar sayesinde daha geniş bir alanda gezinebiliyordu artık. “Dünyanın bilinmeyen bir bölgesi” gibi yorulmuş ve eski inandırıcılığını yitirmeye başlamış egzotik mekânlar, yerlerini başka gezegenlere bırakıyor, gemiler denizleri değil uzay boşluğunu aşıyor, kıtalararası değil, gezegenler, hatta galaksiler arası yolculuk yapıyordu. Zamanında dünyadaki coğrafi keşiflerle kıvılcımlanmış (ve serüven öykülerinin başlıca malzemesi haline gelmiş) o egzotik olana yönelik merak duygusu, sanayileşmenin getirdiği bilimsel keşiflerle ve icatlarla dünya dışına taşınmıştı adeta.

Deniz korsanları uzay korsanlarına, deniz savaşları uzay savaşlarına, bölge haritaları yıldız haritalarına dönüşmüştü; dünyanın çeşitli yerlerindeki farklı coğrafyaların yerini farklı gezegenler, farklı halkların yerini farklı canlı türleri almıştı… Romantik bir yayılmacılık mefhumu ise bakiydi. Aynı derecede romantik bir unsur haline gelmiş olan Kaptanın Seyir Defteri de… Örneğin aksiyondan çok temalara ve fikirlere önem vermesiyle ün yapmış olan klasik TV dizisi “Star Trek / Uzay Yolu”nda bile; “daha önce hiç kimsenin gitmediği yerlere cesurca gitmek” ile görevli Kaptan Kirk ve Atılgan mürettebatının maceralarının, o adamakıllı romantize edilmiş serüven öykülerinin omuzlarında yükseldiği söylenebilir. Bu bakımdan uzay yolu, her ne kadar “pulp” öykülerde adet olanın aksine fikirlere ve temalara aksiyondan daha çok önem verse de, merak ve keşif tutkusu gibi temel öğelerle yoğrulmuş bir uzay serüvenleri dizisi, bir “uzay operası”dır.

Flash Gordon ve Seriler

Flash Gordon

Serüven öyküleriyle uzay operasının arasındaki kardeşlik, ilk örneklerinde çok daha net bir şekilde görülüyor. Örneğin edebiyatta Edgar Rice Burroughs’un, ondan sonra da E.E. Smith’in ve Leigh Brackett’ın kitaplarında… Sinemada ise, en başta “Flash Gordon”da. Alex Raymond’ın gazetelerde yayınlanan son derece popüler çizgi bant serisinden uyarlanan 1936 tarihli bu seri film, “uzay operası” filmlerinde bir tür kilometre taşı. Elbette ki daha önce de uzayda geçen serüven öyküleri vardı – sonuçta uzay operası türünün sinemadaki kökleri, George Méliès’in 1902 tarihli kısa filmi “Ay’a Yolculuk”a uzanıyor.

Ancak “Flash Gordon”, 30’lu yıllarda üretilen uzay serüvenlerinin sinemadaki ilk önemli temsilcisiydi. Bilimkurgunun o zamanki belli başlı eğilimlerine kucak açan “Flash Gordon”; “asıl film”den önce bölümler halinde gösterilen ve genellikle düşük kaliteli yapımlara gebe olan “seri film” formatının muhtemelen en görkemli örneğiydi. Seri filmlerde neredeyse adet olan türden donuk oyunculuklardan mustarip olsa da; bu format için muazzam denebilecek 350 bin dolarlık bütçesiyle, dönemin izleyicilerinin hayal gücünü harekete geçirebilecek setler ve maketlerle, gezegenlerarası bir macera resmediyordu.

Flash Gordon”, bugün “uzay operası” dediğimizde akla gelen kalıpların hemen hepsini hoyratça kullanıyordu. Frederick Stephani’nin yönettiği bu seri filmde, Flash Gordon rolünde Buster Crabbe vardı. Dünyayı tehdit eden bir gezegenin ortaya çıkması sonucu polo oyuncusu Flash ve uçakta tanıştığı güzel Dale Arden, arızalanan uçaktan paraşütle atladıktan az sonra tanıştıkları bilimadamı Zharkov ile birlikte, bilimadamının az ötede bekleyen roket gemisine binerek fezaya açılırlar. Amaçları, az önce uçağın arızalanmasına sebep olan atmosferik anomalilerin de kaynağı olan, ansızın çıkagelmiş yeni gezegene inip etrafı kolaçan etmek, neler olduğunu anlamaya çalışmaktır. Bu “haydut gezegen”de onları, dehşet verici bir şekilde Uzakdoğululara benzetilmiş olan İmparator Merhametsiz Ming ve adamlarına ek olarak, aslan-adamlar, köpekbalığı-adamlar gibi envai çeşit insanımsılar ve bir kısmı hareket etmekte epey zorlanan birtakım tuhaf yaratıklar beklemektedir.

Ming ânında Dale Arden’ı gözüne kestirir, kızı Prenses Aura ise elbette Flash’ı; Zharkov ise esir tutulup acımasız imparator için çalıştırılmaktadır.

Flash önüne geleni omuzlarından tutup iyice silkeleyerek, Dale Arden ise bol bol çığlık atarak Ming’in planlarını önlemeye çalışırlar. Susan Sontag, ünlü “Camp Üzerine Notlar” yazısında, “camp”ın örnekleri arasında Alex Raymond’ın çizgi bandı “Flash Gordon”u da gösteriyordu. Seri filmin de bu konuda çizgi bandın yüzünü kara çıkarmadığı rahatlıkla söylenebilir. Öte yandan “Flash Gordon”un, maceradan maceraya atılan kahramanıyla; yanında dolaşan ve sık sık çaresiz ve kurtarılmaya muhtaç durumda kalan kadın karakteriyle, bilginiyle, kötü adamıyla, roketleri ve uzay gemileriyle, çeşit çeşit canlı türüyle sinemada uzay operasının prototipini oluşturduğu söylenebilir.

Buster Crabbe daha sonra dönemin diğer bir ünlü bilimkurgu kahramanını, Buck Rogers’ı da canlandırdı. Kahramanın bir kaza sonucunda 500 yıl uykuda kaldıktan sonra Katil Kane adında bir zalimin pençesindeki bir dünyada uyandığı bu seri; gezegen dışına yolculuklar, uzay gemisi savaşları ve dünyayı kurtarma öyküsü gibi unsurlarıyla yine bir uzay operasıydı aslında. 1980’de “Flash Gordon”un bilinçli olarak ilkinden de daha “camp” bir yeniden yapımı çekilirken; Buck Rogers iki kez TV dizisi olarak seyircilerin karşısına çıktı (ikinci versiyon, 80’lerin başında TRT’de “25. Yüzyıl” adıyla gösterilmişti).

GÖZ ATIN  Eski Karım Uzaya Gidiyor Raflarda

Bilimsel-kurgu

Isaac Asimov

30’lu ve 40’lı yıllar bilimkurgusunda en ağırlıklı biçim bu olduğundan, birçok farklı dergide uzay operası öyküleri yayınlanıyordu. Ama bu, söz konusu dergilerin -ve söz konusu uzay operalarının- çizgisinin birbirine bitişik olduğu anlamına gelmiyordu. Çok rağbet gören bir ayrım, dergileri ve yazarları “büyüleyicilik” ve “bilimsellik” zemininde tasnif etmekti. İlkine önem verenler, aslında epey transparan bir bilimsellik kisvesi altında popüler serüven öyküleri ve hatta fantezi yazıyorlardı bir bakıma. Yeni egzotik yerler, tuhaf halklar ve kültürler, sihrin yerini tutan (çoğu zaman psişik) birtakım güçler, muazzam savaşlar… Bunların bir bölümü rahatlıkla uzayda geçen “kılıç ve büyü” öyküleri olarak nitelenebiliyordu. Bilimsel ayrıntılara ise pek dikkat edilmiyordu. Örneğin Planet Stories, bu tür öykülerin sıklıkla yer bulduğu bir dergiydi.

Bilimsellik

John W. Campbell’ın editörlüğünü yaptığı ve bilimkurgu yazınında önemli bir yere sahip olan “Astounding” için ise öykülerde “bilimsellik” çok önemliydi. Bu dergi, daha sonra yazarlarından Isaac Asimov’un popülerleştireceği “pozitif bilime dayalı bilimkurgu”nun (ya da “hard science fiction”ın) yuvası sayılır. Asimov 1951’de Vakıf romanını yazdığında, bir bakıma Campbell’ın uzay serüvenlerine getirdiği bu “bilimselci” yaklaşımı da taçlandırmış oluyordu. Bilimsel gelişimin de temelinde bulunan “merak” duygusuna sıkı sıkı tutunan ama “kılıç ve büyü” türü fanteziden fırlamış unsurlara pek muhabbet göstermeyen Asimov’un, uzay operasının malzemesini alıp ciddileştirmeye, olgunlaştırmaya çalıştığı söylenebilirdi. Bir bilimadamı olarak, bilimi yaratacağı fanteziler için bahane olarak kullanmıyor, kurduğu hayallerin ana konusu haline getiriyordu. Bu bakımdan Isaac Asimov’un tam olarak “uzay operası” yaptığı söylenemeyecek olsa da, uzayda geçen serüvenler için yeni bir doğrultu gösterdiği ve şimdi “uzay operası” dediğimiz şeyin tarihi üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu söylenebilir.

Zaten “uzay operası” teriminin çok uzun bir süre hakaret amaçlı, küçümseyici bir terim olduğunu unutmamak gerekir (ayrıntı için yazının başındaki “Neden Uzay Operası?” başlıklı kutuya bakabilirsiniz). Muhtemelen 70’li yılların sonuna dek, pek az bilimkurgu yazarı yaptığı işe “uzay operası” tanımını uygun görür ya da eserlerine bu etiketin yapıştırılmasından rahatsız olmazdı. Kimse klasik bir bilimkurgu öyküsüne -biçimi ne olursa olsun- “uzay operası” demeye kalkmazdı. Öte yandan, terim bir nevi hakaret olmaktan çıkıp da giderek bilimkurgu türünün önemli bir bölümünü oluşturan bir alt tür olarak algılanmaya başladıktan sonra, geriye doğru bakıp bu alt türün köklerini sürerken karşımıza çok sayıda klasik de çıkıyor. Ve hem E.E. Smith’in, hem Astounding’in editörü John W. Campbell’ın, hem de tıpkı Asimov gibi yine Campbell’ın keşfi olan Robert Heinlein’in bugün “uzay operası” olarak nitelediğimiz türde ürün verdiğini söyleyebiliyoruz.

Yeni bir dünya: Televizyon

Captain Video

50’lerde Asimov edebiyatta bilimkurgunun yeni doğrultusuna ışık tutarken, Amerikan sinemasında da bir bilimkurgu filmleri furyası yaşanıyordu. Ancak bu filmlerin önemsiz bir bölümünü uzay operaları teşkil ediyordu. Dönem Soğuk Savaş dönemiydi ve Hollywood da paranoya rüzgârına kapılmış, istila filmi üzerine istila filmi çekiyordu. Şüphesiz ki Sovyet’leri ya da genel olarak komünizmi temsil eden envai çeşit yabancı varlık gelip küçük bir kasabayı, ABD’nin tamamını ya da bütün dünyayı ele geçirmeye çalışıyordu. Tabii bir de nükleer paranoyanın sonucu olan radyoaktif yaratıklar vardı. Bu dönemde uzay operalarının önemli görsel temsilcilerinden biri sinemadan değil, televizyondan çıktı. “Captain Video” adlı dizi film, uzay serüvenlerinin TV bütçesiyle de yapılabileceğini ve izleyicilerin ilgisini çekebileceğini gösterdi.

TV yapımı uzay operası, ilk bakışta kötü bir fikir gibi görünüyor. Sonuçta bu tür bilimkurgunun en önemli kaygılarından biri, ölçek. Wilson Tucker’ın bu etiketi küçümseyerek yapıştırdığı kötü bilimkurgu öykülerinde de; bilimkurgunun başyapıtları arasına girmiş uzay serüvenlerinde de, devasa boyutlarla karşılaşıyoruz. Yolculuklar şehirler ya da ülkeler arasında değil, gezegenler, hatta galaksiler arasında yapılıyor; uzayın boşluğunda muazzam boyutlarda araçlar geziniyor; milyarlarca canlının karıştığı devasa savaşlar patlak veriyor; ve bu savaşlarda bazen bütün bir kültür, hatta koca koca gezegenler imha ediliyor. Ölçek konusunda, zamanın da mekândan geri kalır tarafı yok doğrusu: olayların tarihi günümüzden binlerce yıl sonrasında geçebiliyor, kökleri ise milyonlarca yıl öncesine uzanabiliyor.

Uzay operasının büyük ölçek saplantısına baktığımızda, bunun Yerküre’ye sığmayıp uzaya taşmış bir serüven öyküsü çeşidi olduğunu düşünebiliriz. Bu muazzam boyutlara bir de kurmaca ürünü teknolojik icatlar eklenince, TV gibi nispeten mütevazı bütçeli bir mecrada, özellikle de o zamanın teknolojisiyle, bu tür öyküler anlatmak imkânsız gibi görünebilir. Bizim kriterlerimizle öyle de zaten. Ama böyle düşünürken, uzay operası da dahil olmak üzere bilimkurgunun ve hatta fantastik kurmacanın tamamının hayalgücünü harekete geçirebilmek üzere kurulu olduğunu unutuyoruz.

Lost in Space ve Star Trek

Biz bugün dönemin sadece düşük bütçeli yapımlarını değil, hallice bütçeli olanları da o zamanki sinema teknolojisinin kısıtlamalarına yönelik bir şefkatle ve belki de hafif bir “camp” merakıyla, bir tür postmodern pencereden izliyoruz aslında. Ancak bilimkurgu, çocuksu merakı ve hayalgücünü çok seven bir tür. Ve her başarılı bilimkurgu dizisi, sadece sunduğu kurmaca dünyanın zenginliği ve fikirlerinin çarpıcılığıyla bile, kendi döneminin çocukları ve yeniyetmeleri tarafından gayet ciddiye alınıyor; onların hayal dünyasının oluşumu üzerinde epey etki sahibi oluyor. Tıpkı 50’lerde “Captain Video”, 60’larda ise önce uzayda kaybolmuş Robinson ailesinin maceralarının anlatıldığı “Lost in Space”, sonra da uzayın karanlık köşelerini araştırmakla görevli Atılgan mürettebatının maceralarını anlatan “Star Trek/Uzay Yolu” gibi (Sırf macera olsun diye maceraya odaklanmayan, daha çok temaları ön plana çıkaran ve aksiyondan çok diyaloğa yer veren bir tarza sahip. Uzay Yolu da bir tür “uzay operası”ydı; belki “Astounding” dergisinin ve Asimov’un çizgisiyle törpülenmiş bir uzay operası).

Lost in Space”in yapımcısı Irwin Allen’ın, pilot bölümü gösterdiği CBS kanalı yöneticilerinin kahkahalara boğulması üzerine öfkeden deliye dönüp gösterimi durdurmaya kalktığı söylenir – hikâyeye göre öykü editörü Anthony Wilson, gülseler de hepsinin bu pilot bölümü sevdiği uyarısında bulunarak Allen’ın satışı yapmasını sağlamış. Ve böylece ortaya, o dönemin çocukları tarafından merakla izlenen ama hem o zamanın, hem de şimdinin yetişkinleri tarafından oldukça gülünç (ve eğlenceli) bulunan bir bilimkurgu dizisi çıkmış. Her ne kadar “ciddi bilimkurgu” severlerin kâbusu gibi görünse de, bilimkurgu televizyonculuğu tarihinde önemli yere sahip bir dizi (en çok da o kısa kollarını sallayıp ailenin en küçük çocuğunu “Tehlike, Will Robinson!” diye uyaran robotuyla akıllarda olan bu dizinin, 90’lı yıllarda bir de sinema uyarlaması yapılmıştı).

60’lı Yıllar ve Yeni Dalganın Etkisi

Star Wars

TV’de bu iki popüler dizinin yayınlandığı yıllarda (60’ların ortasından 70’lerin başına kadarki dönem), bilimkurgu edebiyatında bambaşka rüzgârlar esiyordu. J.G. Ballard’lı, Michael Moorcock’lı, Philip K. Dick’li ve Ursula K. LeGuin’li Yeni Dalga rüzgarı. “Astounding” dergisinin ve Isaac Asimov’un “pozitif bilim” çizgisine alternatif olarak, “sosyal bilim”e yaslanan öyküler üretiliyordu artık. Bilimi bir ütopya fabrikası olarak kullanma mecburiyeti duymayan bu eğilim, hayli naif bulunan uzay operasından çoğunlukla uzak durdu (elbette bu tanım o sıralarda hâlâ hakaret amacıyla kullanılıyordu).

Ütopya yerine distopyayı, “dış uzay” yerine “iç uzay”ı (gerek toplumun içi, gerekse insanın içi) ön plana çıkaran, bilimkurgunun edebiyat olarak ciddiye alınmasında çok önemli katkısı olmuş bir hareketti Yeni Dalga. Ve pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, eski bilimkurgunun ölümünü ilan ederek can buluyor, bunu yaparken özellikle de “uzay operası”nı hedef seçiyordu. Yeni Dalga zamanında “uzay operası”, öykücülüğün en alçak kademesi, entelektüel değerden en uzak, en niteliksiz hikaye çeşidi olarak görülüyordu. Şimdi “uzay operası” sayabileceğimiz örnekler ise, türde pek alışılmamış sosyolojik bağlamlar ve politik unsurlar içeriyordu. Frank Herbert’in başyapıtı “Dune”da olduğu gibi (kitap üzerine kısa bilgi için “Okuma Listesi” başlıklı kutuya bakabilirsiniz). Bilimkurgu şemasının içinde bol bol mitolojik öğeye, bol bol politikaya, bol bol iktidar çekişmesine yer veren bu roman, günümüzün “modern uzay operası” üzerinde önemli bir etkiye sahip.

Sinemada 60’larda uzay operası namına bir hareketlilik yoktu. Elbette Roger Vadim’in bir bakıma “revizyonist uzay operası” denebilecek Barbarella’sını saymazsanız. Türün şablonla çizilmiş ve bolca karikatürize edilmiş cinsel rol paylaşımını bir doz 60’lar ruhuyla harmanlayan bu çizgi roman uyarlaması, ortaya gelmiş geçmiş en tuhaf bilimkurgu kahramanlarından birini çıkarıyordu. Barbarella bir yandan geleneksel uzay operalarındaki erkek kahramanların “görev ve sorumluluk”una, öte yandan da aynı uzay operalarının kadın karakterlerinin masum –hatta bazen pasif- cinsel cazibesine sahipti.

GÖZ ATIN  Türk Bilimkurgu Yazarları Antolojisi
Uzay operasının kaderini değiştiren dönem, 70’ler oldu.

Hareketlilik, önce televizyonda başlamıştı. Türkiye’de de televizyonlarda gösterilen 60’lar yapımı “Uzay Yolu”nun popülerliğini takiben, 70’lerin ortalarında “Space: 1999 / Uzay 1999” adlı yeni bir dizi vardı. Ayın dünyanın yörüngesinden çıkması sonucunda gezegenlerinden uzak düşen Ay Üssü Alfa ekibi, “Kartal” denen uzay araçlarıyla uzayda gezinir, çeşitli zeki canlı türleriyle ve kültürlerle karşılaşırdı. Kaptan Koenig rolünde Martin Landau’nun oynadığı bu İngiltere/İtalya/ABD ortak yapımı dizi, sonunda Amerika’da pek tutmaması sebebiyle iptal edilmiş olsa da, bilimkurgu televizyonculuğu tarihinde önemli bir yere sahipti. Dahası, uzay operası türündeki muazzam bir patlamanın hemen eşiğinde bulunmak gibi özel bir konumu da vardı.

Uzay operasında dönüm noktası

Söz konusu patlama elbette ki “Star Wars / Yıldız Savaşları” idi. 70’lerde yazın alanında da bilimkurguyu eski “heyecan verici” günlerine geri döndürmek, 30’lu yıllardan 50’li yılların sonuna dek sürdüğü popülerliği yeniden kazanmak amacıyla, eski yönelimlere ve biçimlere ağırlık verme fikri vardı. Eski tarz uzay operasını yeniden popüler hale getirmekle kalmadı, adına “uzay operası” denen şeyin -hatta o dönemin çocukları ve yeniyetmeleri için, genel olarak bilimkurgunun da- tarifini belirledi bir anlamda. “Star Wars”un en büyük cazibesi, teknolojik görkemiydi. Emsali görülmemiş derecede etkileyici maketler ve özel efektler vasıtasıyla, o güne dek hayalgücümüz tarafından hatırı sayılır ölçüde desteklenmeye ihtiyaç duymuş olan “uzay savaşı” görüntüler, Lucas’ın filminde gayet ikna edici bir şekilde perdeye yansıyordu. Nihayet bu alt türün doğasında bulunan o muazzam ölçek, o görkem merakı, sinemada görsel karşılığını bulmuştu.

George LucasStar Wars”da sadece kendi çocukluk döneminin bilimkurgu öykülerinin ve seri filmlerinin kalıplarını yeniden canlandırmakla kalmıyor, bunların hepsini mitik bir zemine de oturtuyordu. Bu eski serüven öykülerinin zaten mitik özelliklere öykündüğü söylenebilirdi… Ancak mitolojik arketiplerden ve geçiş ayinlerinden geriye doğru çalışırcasına hikâye ve karakter oluşturmak, bunu yaparken de western, serüven öyküleri ve samuray öykülerini de bu uzay macerasıyla harmanlamak, adeta “uzay operası” üzerine bir inceleme yapmak, bu alt türün planını çıkarmak gibiydi. Görkemli bir plan… Ve beklenmedik bir şekilde, bunca kolaja rağmen pürüzsüz işleyen bir plan. George Lucas’ın filmi aynı anda hem bilimkurgu hem masal hem savaş filmi hem de western’di… Ve 1977’den sonra bu formülün çeşitli yönlerini taklit eden birçok film çekildi, dizi çekildi ve kitap yazıldı.

Neden “Uzay Operası”?

“Space opera”, yani “uzay operası”, aslında bilimkurguda bir alt türün adı olarak ortaya çıkmamış. Wilson Tucker bu terimi, gayet ucuz bulduğu bir eğilimi işaret etmek amacıyla, yani küçümsemeyle kullanmış. Aşağı yukarı şöyle demiş fanzininde:

“Terimlerin bol keseden dağıtıldığı şu günlerde, biz de bir terim öneriyoruz. Westernlere ‘atlı operalar’ deniyor, ev kadınlarına yönelik mendil ıslattırıcı programlara ise ‘soap opera’. Dandik, usandırıcı, kokuşmuş, modası geçmiş uzay gemisi hikayeler; -ya da ona bakarsanız dünya kurtarma hikayeleri- için de ‘uzay operası’ deyimini öneriyoruz.”

Sözü edilen alt türün örneklerinin aslında yirminci yüzyılın ilk yarısında üretilen bilimkurgunun çok büyük bir bölümünü kapsadığını unutmamak lazım. Bu durumda Tucker bu terimi, aslında dönemin niteliksiz bilimkurgu eserlerinin neredeyse tamamını tanımlamak için kullanmış oluyor bir bakıma. “Uzay gemisi hikâyesi” dediği o en beylik bilimkurgu biçimi aracılığıyla; kalıpların ötesine geçmeye niyeti yokmuş gibi görünen, tembel ve sıra işi bir öykücülüğe dikkat çekiyor.

Öte yandan zaman içinde uzayda -hatta uzay gemisinde bile!- daha özgün, yenilikçi ve ciddi öykülerin geçebileceğinin ortaya çıkmasıyla birlikte; “uzay operası” salt hakaretten çıkıp, gerçekten de bir alt tür adına dönüşmeye başlıyor. Ve kaçınılmaz olarak bu alt türün tanımında, Tucker’ın açıklamasında kullandığı referanslar da önemli bir yer tutuyor. Bu yüzden günümüzde “uzay operası”nı tanımlamaya çalışırken western’in (hatta o “sulu zırtlak” radyo programlarının bile) belli başlı nitelikleri de işin içine katılıyor. O yüzden “uzay operası” denince akla ilk olarak, uzayda geçen, bol serüvenli, bol çatışmalı ve neredeyse kaçınılmaz olarak bir “aşk” içeren öyküler geliyor.

Yıldız Savaşları’nın izinde…

Battlestar Galactica

TV dizisi “Battlestar Galactica / Savaş Yıldızı”, “Star Wars”un hemen ardından uzay operası türünün konumunu daha da güçlendiren adımlardan biriydi (Vaktinde Türkiye’de de gösterilen bu dizi, insanlarla Cylon’lular arasındaki uzay savaşlarıyla, Komutan Adama, Apollo ve Starbuck karakterleriyle hafızalara yer etmişti). 1980 tarihli “Battle Beyond the Stars”, kendi halinde uzay kolonistlerine yardım eden kahramanlar üzerine öyküsüyle, esin kaynağını samuray ve western türlerinde buluyordu. Robert Strauss ve çok genç bir Molly Ringwald’un oynadığı “Spacehunter: Adventures in the Forbidden Zone” da, Han Solo’yu andıran başına buyruk kahramanıyla “Star Wars”u biraz andırıyordu.

Bağımsızlığına düşkün sevimli kaçakçı Han Solo karakterinin; nice uzay taciri, uzay korsanı ve başına buyruk uzay gezgini karakterin konu edinildiği filmlerin de ilham kaynağı olduğu söylenebilir. Örneğin Robert Urich, Angelica Huston ve Ron Perlman’ın rol aldığı katıksız uzay operası “Ice Pirates”ın kahramanları, bir prensese yardım etmek zorunda kalan uzay korsanlarıydı. Peter Yates’in yönettiği “Krull” ise işin fantezi öyküsü kısmına adamakıllı ağırlık veriyordu: öyle ki bir bilimkurgudan ziyade “uzayda geçen bir masal” gibiydi. Özel efektlerin tamamı bilgisayarla gerçekleştirilmiş ilk film olarak kabul edilen “The Last Starfighter” ise, bir gün rutin işleriyle uğraşırken öbür gün kendini galaksiyi savunmaya çalışan pilotların arasında bulan genç kahramanın öyküsü üzerinden uzay savaşlarına odaklanıyordu.

Dune

Bu dönemin kendine has uzay operası ise, yine kendine has bilimkurgu yapıtı olan “Dune”un sinema uyarlamasıydı. Uyarlamanın hatırı sayılır bir bütçeye sahip olacağı ve yönetmenliğini “Eraserhead” ve “Fil Adam” gibi filmleriyle sinemada kendine hemen farklı bir alan açmış olan David Lynch’in yapacağı duyulduğunda, çoğu Dune hayranı epey ümitlenmiş olsa gerek. Oysa Lynch’in kendine has görsel diliyle, bir rüya gibi anlattığı öykü, o dönemde ne kitabın hayranlarına, ne Lynch hayranlarına, ne de popüler sinema izleyicisine yaranabildi ve zarar etti. Şimdilerde ise dönüp geri bakıldığında, benzerine pek kolay rastlanmayacak bir bilimkurgu yapıtı olarak ilgi çekiyor.

Star Wars” furyasının 80’lerin ortalarına doğru dindiği söylenebilir.

O sıralarda bayrağı edebiyat devraldı. Bir taraftan “siberpunk” ve “steampunk” gibi bilimkurgu türlerinin baş gösterdiği bu yıllarda, bir taraftan da çok daha sofistike bir uzay operası üretilmeye başlanıyordu. C. J. Cherryh’in Chanur, David Brin’in Uplift, Orson Scott Card’ın Ender, Iain M. Banks’in ise The Culture serileri, bu vaktiyle çok hırpalanmış alt türde gayet “prestijli” eserler de verilebileceğini tekrar tekrar gösterdiler – öyle ki uzay operası türündeki romanlar bu dönemde bol bol Hugo ve Nebula ödülü (fantastik kurmaca janrının en prestijli iki ödülü) aldı. Böylece geçmişle gelecek arasında bir tür köprü vazifesi görmüş olan “Star Wars”un sinemada yarattığı furya dinmeye yüz tutmuşken, edebiyatta yeni ve daha karmaşık bir uzay operası doğmuş oldu. Bugünün uzay operası, işte 80’lerde doğan bu çizginin devamı.

90’lar ve bilişim devrimi

90’larda beklenmedik, devasa bir etken çıktı ortaya: bilişim devrimi. Kişisel bilgisayarların yaygınlaşmasıyla ve “uzay simülasyonu” denen bilgisayar oyunu türünün popüler ürünlerle türe yönelik genel ilgiyi canlı tutması bile önemli bir faktördü. Ama bilişim devriminin daha büyük bir etkisi vardı türe: bilgisayar ürünü görüntüler ve özel efektler. 90’lardan itibaren Hollywood’da özel efektlerin hüküm sürdüğü, türlerin yavaş yavaş iç içe geçtiği, bol aksiyonlu bir popüler sinema baş gösterdi. Elbette bu yeni teknolojiler, uzay operasını görsel olarak yeni baştan tanımlamaya da son derece müsaitti. Nitekim 90’ların ortalarından itibaren “Space Truckers” (“uzay kamyoncusu” kahramanları ve muzip mizah duygusuyla cilalı bir şekilde B filmi olarak formüle edilmiş, eğlenceli bir uzay macerası).

Fifth Element”, “Starship Troopers” ve “Lost in Space”in sinema prodüksiyonu gibi filmler yapılmaya başlandı. Hatta 1999’da, bilgisayarda en ünlü uzay simülasyonu serilerinden biri olan “Wing Commander” oyunlarının “yönetmeni” Chris Roberts, seriyi sinemaya taşıdı. Film ilgi görmese de, tam olarak “oyun gibi film” görünümüyle, bilimkurguda farklı mecralar (bilgisayar oyunları, çizgi filmler, çizgi romanlar ve sinema) arasındaki giderek artan etkileşimin en net görüldüğü örneklerden biriydi. Ancak tabii ki hem hayran kültürü, hem dijital görsellik, hem de sinemasal tarih açısından bu “uzay operası” eğrisinin asıl zirvesi, bu hareketliliği taçlandıran asıl hamle, 1999’da “Star Wars”un “öncesini” anlatan üçlemenin ilk bölümünün gösterime girmesiydi.

Star Trek Next Generation

Tıpkı 70’lerde olduğu üzere, 90’larda da uzay operasının sinemada kıpırdanmasından birkaç sene önce, asıl hareketlenme televizyonda başlamıştı.

Öncelikle Uzay Yolu, ABD’de 1987’de televizyonda gösterilmeye başlanmış (ve 94’e kadar da gösterilen) yeni versiyonu “Star Trek: Next Generation” / Uzay Yolu Yeni Nesil” ile geri dönmüş, büyük bir hayran kitlesi edinmişti. Patrick Stewart’ın oynadığı Kaptan Picard yönetimindeki yeni Uzay Yolu mürettebatının maceralarının gördüğü ilgi, 90’lardan bu yana üç tane daha Uzay Yolu versiyonunun doğumuna sebep oldu: Deep Space Nine, Voyager ve Enterprise. Dahası Uzay Yolu TV’ye de sığmıyor, iki nesil arasında “bayrak teslimi” niteliğindeki yedinci Uzay Yolu filmi “Generations”ın ardından sinemaya da sirayet ediyordu. William Shatner’lı ve Leonard Nimoy’lu orijinal Atılgan ekibinin bıraktığı yerden devam eden Patrick Stewart ve Jonathan Frakes’li ekip, daha sonra üç filmde daha yer aldı (ki bunlardan “First Contact” en çok beğenilen Uzay Yolu sinema filmlerinden biriydi).

GÖZ ATIN  Christopher Golden İmzalı “Teneke Adamlar” Raflarda

Farklı Uzay Yolu versiyonları ve yine çok sayıda hayranı olan (ve gelecekte farklı ırklardan elçilerin bulunduğu bir uzay istasyonundaki politik çekişmeler ve maceralar üzerine kurulu) “Babylon 5” gibi bilimkurgu dizilerini besleyen bir başka unsur da, internetti. Genellikle hayli bilgili ve teknolojiyle arası iyi olan bir hayran profiline sahip bu bilimkurgu dizileri, internetin popülerleşmeye başladığı ilk yıllardan itibaren Web üzerinde çok sayıda hayran sitesi kazanıyor; zaten beğendikleri diziler konusunda epey faal olmalarıyla tanınan, fuarlara ve konvansiyonlara katılan hayranlara evden çıkmadan da birbirlerine ulaşma fırsatı veriyordu. Bunun sonucunda ortaya çıkan hayran etkileşimi dizilerin epey hayrınaydı. İnternet hayranlara güç veren bir mecraydı ve hayranlar internet üzerinden organize ettikleri kampanyalar sayesinde birkaç kez durumu belirsiz dizileri (en azından bir sezonluğuna) kurtararak, bu gücü gözler önüne serdi.

TV’de yeni uzay operaları

Farscape

90’lardan aşağı yukarı günümüze kadarki dönemde, TV’de uzay operası dizileri için bir tür altın çağ yaşandığı söylenebilir (şu aralar kült İngiliz bilimkurgu dizisi Dr. Who’nun bile yeni versiyonunun yapılması planlanıyor). Uzay Yolu ve Babylon 5 dışında; Jim Henson’ın şirketi tarafından Avusturalya’da yapılan “Farscape” ve “Buffy” ve “Angel” dizilerinin yapımcısı olarak tanıdığımız Joss Whedon’ın “Firefly’ı da son derece kaliteli prodüksiyona sahip, koyu hayranlar edinmiş ve genel olarak beğeni toplamıştı. Özellikle “Farscape”, ardındaki hayran desteğinin ciddi bir biçimde hissedildiği bir diziydi. Bir kurt deliğine kapılıp kendini uzak bir yıldız sisteminde bulan Amerikalı astronot John Chricton’ın, aslında dev bir canlı olan Moya adlı uzay gemisinde farklı ırklardan bir grup kaçakla yaşadığı maceralar; sinemadaki bilimkurgu klasiklerinden Japon animesi’ne, oradan da çizgi romanlara uzanan görsel kaynaklarıyla, televizyonda bilimkurgunun en ilginç örneklerinden biriydi.

Farscape”; dört sezonun ardından yayından kaldırıldıktan sonra bile, bitmek tükenmek bilmez hayran kampanyaları sayesinde çekilen bir mini diziyle uygun bir finalle noktalandı.

“Uzayda western” olarak tarif edilebilecek, bir savaşın ardından kendine bir uzay gemisi alıp kaçakçılığa ve benzeri şüpheli işlere soyunan eski bir askerin ve arkadaşlarının maceralarını anlatan “Firefly” ise o kadar çok sayıda hayran edinmeye fırsat bulamadan, birinci sezon bittikten sonra yayından kaldırıldı. Ancak hayli orijinal bir dizi olarak akıllara yer etti… Şimdilerde Joss Whedon, “Firefly”ın sinema uyarlaması “Serenity” ile sinema yönetmenliğine adım atıyor.

Star Wars”un son bölümünün gösterime girmek üzere olduğu ve başarılı TV dizisinin anısının hâlâ tazeliğini koruduğu bu dönemde, sinemada uzay operasında büyük bir hareketlenme görebiliriz. Sonuçta fantezi kurmacasının çok popüler olduğu bir dönem yaşıyoruz ve böyle dönemlerde en kolay ayakta kalan bilimkurgu türü, zaten köklerinde fantezi türüyle komşuluğu bulunan uzay serüvenleri. Şu anda eksik olan ise, Orson Scott Card, C. J. Cheryhh ve Iain M. Banks gibi yazarların ürettiği tür modern uzay operasının sinema örnekleri. Bu tür uyarlamalar, doğru yapıldığında, uzay operasında yirmi yıl kadar öncesine uzanan yenilenmeyi beyazperdeye taşıyabilir ve bu alt türe Star Wars’tan sonraki en önemli dönüm noktasını yaşatabilirler.

Okuma Listesi

Uzay operası, kâğıt üzerinde doğmuş bir alt tür. Aşağıdaki liste, bu türün ucuz dergilerden ve kitaplardan “edebiyat” makamına yaptığı yolculuğa şöyle bir göz atmak için gayet uygun kitap ve serilerin isimlerini ve kısa tanıtımlarını içeriyor:

Tarzan karakterinin yaratıcısı, serüven öyküleri yazarı Edgar Rice Burroughs’un ünlü bilimkurgu serisi. Tam anlamıyla “pulp” denen ucuz seri bilimkurgunun en akılda kalıcı örneklerini veren yazarlardan olan Burroughs’un bu serisi, “A Princess of Mars” ile başlamıştı. “Mars serisi” olarak da anılan bu kitaplar, yarı-tanrısal denebilecek güçte bir kahraman olan dünyalı John Carter’ın kızıl gezegendeki maceralarını anlatıyordu. Dünyayı andıran bir Merih, dünyalıları andıran Merihliler ve tabii ki türün hiç eksik olmayan öğesi, savaş. Burroughs’un bu serisi, uzay operası türünün en önemli öncülerinden.

Lensman Series

Lensman Serisi (E.E. Smith)

“Doktor” Smith’in ünlü serisi, günümüzde uzay operasının –ve hatta bilimkurgunun- beylik öğeleri olarak bildiğimiz çoğu klişenin önemli kaynaklarından birini oluşturuyor. Galaksiyi tehdit eden düşmanlar, uzay korsanları, telepati gibi sözde-bilimsel unsurlar, farklı canlılar ve kültürler… Ve muazzam ölçekte uzay savaşları. Seri, şu kitaplardan oluşuyor:

Triplanetary

First Lensman

Galactic Patrol

Gray Lensman

Second-Stage Lensmen

Children of the Lens

Vakıf / Foundation serisi (Isaac Asimov; 1951’den itibaren)

“Psikotarih” denen yeni bir branş sayesinde galaktik imparatorluğun çöküşünü önceden görülmesi sonucunda, galaksinin ücra bir köşesinde bir sonraki imparatorluğun yükselişini kolaylaştıracak bir tür “bilgi sığınağı” oluşturmakla görevli bir Vakıf kurulur. Isaac Asimov’un 1951 tarihli “Vakıf” kitabı (ve onu takip eden dokuz cilt), daha bilimsel ve “ciddi” bir uzay öyküsü türünün öncülerindendi. “Vakıf” ve onu takip eden dokuz ciltten oluşan seri, halen bilimkurgunun en büyük klasikleri sayılıyor.

Dune (Frank Herbert; 1965)

Frank Herbert’ın galaktik politikayla ve asil aileler arası kumpaslarla yoğrulmuş, dünyadaki farklı kültürlerden ve dinlerden de beslenen bir bilimkurgu destanı. Frank Herbert’ın 1965 tarihli romanı, galaktik ekonominin can damarını oluşturan “Baharat”ın çıktığı çöl gezegeni Arrakis’de dönen güç oyunlarını anlatıyor. Bilgisayarların kullanılmadığı, onun yerine insan zihninde olağanüstü düzeyde faydalanılabilen bir düzen bu: Uzay gemilerinin doğru seyri de, karmaşık hesaplar da insan zihniyle yapılıyor. Ve bu düzene uygun bir şekilde, Frank Herbert bize insanüstü –hatta doğaüstü denebilecek- birtakım özelliklere sahip bir kahraman veriyor.

Culture Series

The Culture serisi (Iain M. Banks)

Iain M. Banks, sadece bilimkurgu janrında yazmasa da, bu türün son on beş-yirmi yıldaki gelişiminde en önemli isimlerden biri oldu; ve uzay operasının yeni sofistike yüzünün en önemli yaratıcılarından biri olarak görülüyor. 1987 tarihli Consider Phlebas ile başlayan “Kültür” serisi, anarşik/ütopik bir tür galaktik topluluk resmi çiziyor. Çeşitli biyolojik ve idari kısıtlamalardan uzak varolan trilyonlarca bilincin üyesi olduğu bu galaktik topluluğun konu edildiği romanlar:

The Player of Games

Use of Weapons

The State of the Art

Excession

Inversions

Look to Windward

Sinemada 20 Uzay Operası

Türün çeşitli örneklerini izlemiş ve devamını getirmek niyetinde olanlar için, 20 filmlik bir uzay operası filmleri listesi. Bu listede nispeten fikirlere, karakterlere ve diyaloğa dayalı Uzay Yolu çizgisinden “Starship Troopers” gibi militaristik çizgiye ve “Krull” gibi uzay operasının sınırlarını zorlayan, işin iyiden iyiye “büyü ve kılıç” tarafına kaçan “başka dünyalarda geçen fantezi öyküleri”ne kadar birçok alt türün örneği var. Parantez içinde filmlerin yapım yılları ve yönetmenleri belirtiliyor.

Flash Gordon serisi (1936, Frederick Stephani, Ray Taylor)

Barbarella (1969, Roger Vadin)

Star Wars (1977, George Lucas)

Battle Beyond the Stars (1980, Jimmy T. Murakami)

Flash Gordon (1980, Mike Hodgers)

Star Trek II: Wrath of Khan (1982, Nicholas Mayer)

Spacehunter: Adventurs in the Forbiden Zone (1983)

Krull (1983, Peter Yates)

Dune (1984, David Lynch)

The Last Strafighter (Nick Castle, 1984)

The Ice Pirates (1984, Stewart Raffill)

Space Truckers (1996, Stuart Gordon)

The Fifth Element (1997, Luc Besson)

Starship Troopers (1997, Paul Verhoeven)

Lost in Space (1998, Stephen Hopkins)

Wing Commander (1999, Chris Roberts)

Titan A.E. (çizgi, 2000, Don Bluth, Gary Goldman, Art Vitello)

Planet of the Apes (2001, Tim Burton)

Treasure Planet (çizgi, 2002, Ron Clements, John Musker)

The Chronicles of Riddick (2004, David Twohy)

Mayıs 2005, Sinema Dergisi


Sinemada Bilimkurgu Alt Türleri’nin diğer bölümleri için buraya tıklayabilirsiniz!

  • 16
    Shares

1972’de İstanbul’da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1991’de Nokta – Ne Nerede kadrosuna katılarak sinema, edebiyat ve müzik üzerine yazmaya başladı. Çeşitli yayın organlarında yazarlık ve editörlük yaptı. Daha çok film eleştirileri ve sinema yazıları yazıyor, çeviri yapıyor.

Sinemada Bilimkurgu Alt Türleri #5: Uzay Operası – Kâinat Boyu Serüven

Kutlukhan Kutlu’nun kaleme aldığı Sinemada Bilimkurgu Alt Türleri yazı dizisinin son bölümünde neredeyse yüz yıla varan yolculuğu zarfında epey evrilmiş ve hakaret niteliğindeki bir yaftadan, bilimkurgunun kabul gören, “prestijli” eserler çıkartabilen bir alt türüne dönüşmüş “space opera” (uzay operası) var!

  • 16
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Dosya, Sinema
Bir Devrin Sonlanışına Adım Adım: Avengers Endgame

Avengers: Endgame'e sayılı günler kalmışken şimdiye kadar öğrendiğimiz her şeyi kronolojik sırayla sizlerle buluşturuyoruz.

Kapat