Telefon Görüşmesi | John McNally

Çevirmenliğini M. İhsan Tatari'nin üstlendiği, Ray Bradbury anısına yazılan "Gölge Oyunu" kitabından tadımlık bir öykü okumak ister misiniz? John McNally’nin “Telefon Görüşmesi” başlıklı tekinsiz hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz.

Amcası Bob yatak odasının kapısını açıp tek kelime bile etmeden ışığı söndürdüğünde Dougie hastaneden eve döneli yalnızca bir saat olmuştu. Kapı gıcırdayarak kapandı ve amcası uzaklaşırken ayak sesleri giderek daha az duyulur oldu.

Dougie ışığın tekrar yanmasını istiyordu. Altı yaşındaydı ve uyuyamıyordu, bademciklerinin alındığı yer hâlâ bir nabız gibi atıyordu. Hastane odasındayken en azından televizyonu açabiliyor ya da âşık olduğu hemşireyi çağıran düğmeye basabiliyordu. Ama evdeyken yatağından çıkmaması gerekiyordu ve yapabildiği tek şey en sevdiği derginin kapaklarıyla kaplı odasının duvarlarını incelemekti: Film Dünyasının En Ünlü Canavarları. Işıklar kapalıyken bunu bile yapamıyordu.

Saatin kaç olduğuna dair hiçbir fikri yoktu Dougie’nin. Hemşire Jill’i düşünerek saatler harcamıştı. Partridge Ailesi’nde[1] oynayan Susan Dey’inkiler gibi uzun ve düz saçları vardı. Elini Dougie’nin saçının üzerinde gezdirip, “Bu buklelere sahip olabilmek için cinayet işleyebilecek kızlar tanıyorum,” deyişini düşünüyordu. Eğilip kendisine iyice yaklaşmış, neredeyse ağzının dibine kadar girmişti. “Fakat sen büyük ihtimalle onlardan nefret ediyorsundur, değil mi?” diye sormuştu. Dudakları kendisininkilere o kadar yakındı ki Dougie doğrulup onu öpmek istemişti. Bunun yerine hemşire parmağının ucuyla burnuna dokunup doğruluncaya kadar onun yeşil gözlerinin içine bakmıştı.

Dougie bu özel anıyı kafasının içinde defalarca canlandırdı. Çünkü düşünmeyi bıraktığı anda ameliyattan uyanır uyanmaz gördüğü adam onun yerine geçecekti. Adam, yanındaki yatakta hareketsiz bir biçimde yatıyordu – ağzından içeri tüpler giriyor, bir makine durmaksızın bipliyordu. Cildi oyun hamuru rengindeydi. Dougie’nin kendine geldiğini gören doktor, kafasını Hemşire Jill’e doğru sinirli bir şekilde sallamış ve o da aradaki perdeyi hızla çekmişti. Gözlerini zar zor açık tutan Dougie çok geçmeden yeniden uykuya dalmıştı. Tekrar uyandığında beyaz gömlek ve beyaz pantolon giyen iki kişinin adamı odadan dışarı çıkardığını görmüştü. Başı dâhil yer yanını bir battaniyeyle sarmışlardı. Dougie de yorganını başına kadar çekmeyi severdi. Özellikle de bir fener eşliğinde, üzerlerinde Dracula ve Kara Göl’deki Yaratık’ın fotoğrafları olan dergilerine bakmak için uyanık kaldığında.

“Adı neydi?” diye sormuştu Dougie, o günün ilerleyen saatlerinde Hemşire Jill’e.

Hemşire Jill gülümsemişti. “Bay Belvedere.”

“Nereye gitti?” diye sormuştu Dougie.

Hemşire Jill aşağı uzanıp parmaklarından birinin ucunu Dougie’nin buklelerinden birinin içine geçirmişti. Buklenin canlılığını kontrol ederken “Daha iyi bir yere,” demişti kadın.

Daha iyi bir yere, diye düşünüyordu Dougie şimdi, yatak odasında ve karanlıkların içindeyken. Yıllar geçtikçe Doug dikkat çekici derecede benzer bir anıya sahip, çoğunluğu yabancı olan başka insanlarla da karşılaşacaktı. Anestezinin puslu etkisinden çıkıp yanı başlarında ruhu bedeninden alınmış birilerini bulan insanlar. Herkesin böyle bir anısı var mı? diye merak edecekti.

Koridordaki telefon çaldı.

Zil sesi o kadar kuvvetliydi ki Dougie’nin kalp atışlarının hızlanmasına neden oldu.

Telefon çalmaya devam etti. Bob Amca’sı ya da annesi cevap vermeyecek miydi şuna? Bob, babasının kardeşiydi ama Dougie babası hakkında hiçbir şey hatırlamıyordu. Adam, Dougie henüz bir bebekken ölmüştü. Bir av kazasında, demişlerdi ona. Hayır, evin içindeki bir adama dair hatırladığı ilk şeyler Bob Amca’yla ilgili anılarıydı. Başıboş bir köpek gibi birkaç günde bir etrafı koklamak, sıklıkla da geceyi geçirmek için buraya gelirdi.

Telefon beşinci kez çaldığında Dougie yatağından aşağı kaydı, karanlık odasının bir ucundan diğerine doğru hislerine güvenerek ilerledi ve kapısını yavaşça açtı.

Koridora çıkıp tırabzanlardan aşağı eğildiğinde alt kattaki oturma odasını gördü. Oturma odasındaki akvaryumun ışıkları kibarca yayılıp yukarıya kadar geliyor, sanki akvaryumun içinde olan kendisiymiş gibi duvarların canlı ve hareketli görünmesine neden oluyordu. Telefonu açtı.

“Alo?” diye fısıldadı.

Bir adam yüksek sesle konuştu. “Alo? Alo? Kiminle görüşüyorum? Sen misin Dougie?”

Dougie adamın sesini tanıyamadı. “Sen kimsin?” diye sordu. Ve o anda pijamalarının altında patlayan soğuk bir ürperti titremesine neden oldu. “Yoksa Bay Belvedere misin?”

“Bay Belvedere de kim? Bana ondan bahset.”

“O şimdi daha iyi bir yerde,” dedi Dougie.

“Öldü mü?” diye sordu adam. “Onu biri mi öldürdü?”

“O şimdi daha iyi bir yerde,” diye tekrarladı Dougie, ama bu kez sesi ağlamaklı çıkmıştı çünkü bu adamın kim olduğunu ve neden kendisine sorular sorduğunu bilmiyordu.

“Dinle,” dedi adam. “Fazla vaktim yok ve önümüzdeki birkaç yıl boyunca benden bir daha haber alamayacaksın. Bu yüzden benim için bir şey yapmanı istiyorum, tamam mı? Benim kim olduğumu hatırlamanı istiyorum. Beni iyi dinlemeni istiyorum. Çünkü korkunç bir şey olacak ve bunu sadece sen durdurabilirsin.”

Dougie hepten ağlamaya başladı; dikişli ve kanlı boğazı incindi. Acıyla inlemeye başladı.

“Ağlama Dougie,” dedi adam. “Ağlama. Ben senin arkadaşınım. Bana inanmak zorundasın. Ben senin…”

Dougie telefonu kapatıp duvarları nefes alıyormuş gibi görünen odayı ve bir hafta içinde neredeyse tamamen unutacağı telefon görüşmesini geride bırakarak odasına geri döndü. Artık odasının ışığını açabilirdi, ama korktu. O duvarları sabaha dek, güneş ışıkları perdelerinden içeri süzülüp canavarları uyandırıncaya kadar görmeyecekti.

***

Otuz yıl sonra Doug, Tick Tock Lounge adlı bir barda, Rockwell International’dan[2] bir düzine kadar iş arkadaşıyla birlikte oturuyordu. Bar aynı zamanda bir ekmek fırını olarak da faaliyet gösteriyordu. O gecenin erken saatlerinde birleştirilen üç masa şimdi bira kupalarına ve sürahilere, viski bardaklarına, martini ve kokteyl kadehlerine, bira şişelerinden sökülmüş etiketlere ve ıslak peçetelerden oluşan bir koleksiyona ev sahipliği yapıyordu. Birisi son jalapeño kroketinin üzerine bira devirmiş ve her iki tarafından peynir fışkırmasına neden olmuştu. Üzerine basılmış kalın bir solucan gibi görünüyordu.

Doug’ın karşısında Louise Malgrave oturuyordu. Sürekli ayağıyla Doug’ın bacağına dokunuyor ve kazara olmuş numarası yapıyordu.

“Yine mi sen?” diye sordu kadın gülümseyerek. Öne uzandı ve tırnaklarıyla Doug’ın eline hafifçe vurdu. Görünüşe bakılırsa ona dokunamadan duramıyordu. “Üzgünüm.” Louise, Rockwell’de bir yöneticiydi. Doug ise sadece veri girişi yapıyor, hiçbir şey anlamadığı bir dizi uzun kodu bilgisayara işliyordu.

“Sorun değil,” dedi Doug. Ona birlikte eve gitmeyi teklif etmeyi düşündü –neden olmasındı ki?– fakat ona doğru eğildiğinde dudaklarından dökülenler kendisini bile şaşırttı: “Bugün annemin ölüm yıldönümü,” dedi. Zorla da olsa neşesiz, umutsuz bir şekilde gülümsedi ve neredeyse son anda aklına gelen bir fikirle ekledi, “Ben on beş yaşımdayken öldürüldü.”

“Ah, hayır!” dedi Louise ve sanki duyduğu sempati ve kas kontrolü arasında bir uyuşmazlık varmış gibi yüzü asıldı. On yıl yaşlanmış gibi görünüyordu ve Doug’ın aklındaki planlar gözlerinin önünde un ufak oldu.

Doug’ın söylediği şey doğruydu –annesi öldürülmüştü ve bugün kadının ölüm yıldönümüydü– ama Louise’in ona bakış şekline dayanamadı. Acıma, keder. Bu yüzden başını iki yana sallayıp, “Şaka ediyorum,” dedi.

“Ne?”

“Sarhoşum. Özür dilerim.”

“Sen bir pisliksin,” dedi Louise. İş arkadaşları Louise’in neden bu kadar öfkeli olduğunu görebilmek için konuşmalarına ara verdi. “O bir pislik,” dedi Louise zoraki dinleyicilerine. “Bana ne dediğini biliyor musunuz?”

“Aslına bakarsan…” dedi Doug, sesini alçak tutarak, “bu doğru. Sadece… bilmiyorum… bana bakış şeklin yüzünden öyle dedim.”

Doug’ın patronu Jerry masanın sonundaki sandalyesinden kalkıp onlara doğru yürümeye başladı. Seksen kilodan fazlaydı ve Doug’ın kulak misafiri olduğu bütün işadamlarıyla aynı ses tonunu kullanarak konuşurdu: Derin, gürültülü ve sahte. “Hey,” dedi gülümseyerek. “Her şey yolunda mı?”

“Evet,” dedi Doug ayağa kalkarken. Louise ağlıyor, dikkat çekmek istediği her hâlinden belli olsa da onu teselli etmeye gelenleri omuz silkerek reddediyordu. “Evet yolunda,” diye devam etti Doug. “Sadece bir yanlış anlaşılma.”

Jerry kafasını tamam anlamında salladı. Doug’a Tick Tock’un çıkışına kadar eşlik etti ve birlikte neon bira tabelasının ışığı altında durdular. “Pazartesi konuşalım, olur mu?”

GÖZ ATIN  Vakıf Serisi’nin Yeni Kitabı “Vakıf ve İmparatorluk” 9 Şubat’ta Raflarda!

Doug başını olumlu anlamda salladı. “Tamam. Olur.” Jerry’yle tokalaşmak için elini uzattı ama adam Doug’ın elini havada bırakarak arkasına döndü ve Louise Malgrave’e doğru yürümeye başladı.

***

Doug eve girmeden önce üç bara daha uğradı. Apartmanın girişine vardığında minyatür anahtarını posta kutusunun kilidine yerleştirme konusunda bayağı sıkıntı çekti. Başını duvara yaslayıp gözlerini kapadı ve son bir kez daha denedi. Anahtar bu kez kilide oturdu. Kapağı açtığında kalın bir telefon faturası zarfı çatlamış fayanslarla dolu zemine düştü.

“Kahretsin,” dedi bunun bir süredir sorun yaşadığı aynı telefon firmasından geldiğini görünce. Şehirlerarası telefon servisi çarpılmıştı. Doug çarpılma terimini ilk defa çok kısa bir süre önce izlediği bir haber bülteninde duymuştu. Yerel bir kaçak telefon firması, müşterilerinin izni olmadan insanların şehirlerarası telefon hatlarını ele geçiriyordu. Bu kanunlara aykırıydı elbette ama bir kez harekete geçirildiğinde durdurulması inanılmaz derecede zordu. Şirketin adı Mavi Gökler’di.

Bir yandan dairesine çıkan merdivenleri tırmanırken diğer yandan da zarfı yırtarak açtı Doug. Kapısını çarparak kapatıp mutfağın ışığını yaktıktan sonra faturayı inceledi. Toplam Borç: 3.456,72 $.

“Üç bin kaç?” diye bağırdı. “Şaka mı yapıyor bunlar?” Gözlerini kısıp faturaya baktı.

Yatak odasına, Film Dünyasının En Ünlü Canavarları dergisinin bütün eski kapaklarını duvarlarına astığı odaya geçti. Çocukken odasına astığı kapakların ta kendileriydi bunlar. Artık yırtık ve solgundular fakat kendisini onları indirmeye ikna edemiyordu. Sadece bunu düşünmek bile içinin tarif edilemez bir hüzünle dolmasına neden oluyordu. Canavarlarına bağlıydı o, tıpkı başkalarının da eski bir battaniyeye ya da en sevdikleri kahve fincanına bağlı olması gibi.

Doug ayakkabılarını çıkarmadan yatağa uzandı. Eski tip, çevirmeli, siyah ve ağır telefon sanki kasten sessiz duran, nesli tükenen, türünün son örneği olan vahşi bir hayvan gibi yatağının yanı başındaki masanın üzerinde duruyordu. Ahizeyi kaldırıp Mavi Gökler’in numarasını çevirmeye başladı.

“Mavi Gökler,” dedi bir kadın. “İsmim Bethany. Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Bana nasıl yardımcı olabilirsiniz,” dedi Doug soğukça, Lon Chaney’in canlandırdığı Bay Hyde’a gözlerini dikerek. “Öncelikle, Bethany, nasıl oluyor da faturamın üç bin dolardan fazla geldiğini açıklayabilirsin.”

“Ödemeniz gereken borç,” diye başladı Bethany, “yaptığınız aramaların sayısına göre…”

Doug onun lafını kesti. “Bak,” diye bağırdı. “Ben sizin firmanızla sözleşme bile imzalamadım. Yaptığınız şey kanunlara aykırı. Beni eski telefon sağlayıcıma döndürmenizi istiyorum.”

“Üzgünüm,” dedi Bethany, “ama artık çok geç. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok.”

“Çok geç de ne demek lan, yapabileceğimiz hiçbir şey yokla ne demek istiyorsun?”

“Beyefendi,” dedi Bethany. “Lütfen sesinizi alçaltın.”

“Sesimi falan alçaltmayacağım. Ben…”

Telefon kapandı.

“Alo? Bethany? Alo?”

Telefonu çarparak kapattı. Bir kez daha aradı ve yine Bethany yanıtladı.

“Sakinleştiniz mi?”

“Bak,” dedi Doug. Gözlerini kapadı. Sarhoş ve uykuluydu. Odanın döndüğünü hissedebiliyordu. Tıpkı Bob Amca’nın atlıkarıncayı giderek daha hızlı ittirdiği zamanlardaki gibi… Dougie ağlayarak durması için yalvarırdı çünkü çok hızlı dönüyor ve güçlükle tutunuyordu. Kulağında bir ses duyduğunda hayatının o dönemiyle ilgili bir rüya görmeye başlamıştı: “Alo? Hâlâ orada mısınız?”

“Kiminle görüşüyorum?” diye sordu Doug.

“Ben Bethany.”

“Merhaba Bethany,” diye fısıldadı Doug. Kadının bir şeyler söylemesi için bekledi ama devam etmediğinde, “Üzerinde ne var?” diye sordu.

“Affedersiniz?”

“Ben yataktayım,” dedi Doug. “Sen neredesin?”

“Belki de faturanız bu yüzden çok kabarıktır,” dedi Bethany sertçe. “Bu tür görüşmeler pahalıdır. İyi geceler, bayım,” dedi ve kapattı.

Doug gürültülü bir bip sesiyle uyanıncaya kadar ahize kulağında olduğu hâlde uykuya daldı. Telefon, ‘açık kaldı’ uyarısı veriyordu. Ahizeyi yerine yerleştirdi, uzunca bir müddet ona baktı, sonra tekrar kaldırdı. Her yıl, annesinin ölüm yıldönümünde eski evlerinin telefon numarasını çevirirdi. Aklına kazınmış bir numaraydı bu, yıllardır kullanımda olmasa bile.

Odaklanarak parmağını telefonun kadranına geçirdi, her rakam için parmağını bir kez sağa döndürdü ve aramayı başlattı. O tanıdık üzgünüz-aradığınız-numara-kullanılmamaktadır mesajını duymayı bekliyordu ama telefonun ikinci kez çalmasıyla bir kadın cevap verdi. Gerçek bir insan. Doug hızla doğruldu.

“Alo?” dedi kadın. Arka planda bir bebek ağlıyordu.

“Alo?” dedi Doug. “Kiminle görüşüyorum?”

“Hey, asıl ben kiminle görüşüyorum?” diye sordu kadın gülerek. Doug ürperdi: Bu kadını tanıyordu. Bebeğin ağlaması şimdi daha şiddetliydi ve kadın “Şşş, şşş, tatlım,” diyordu. Bir kapı zili çaldı. “Hatta kalın,” dedi kadın Doug’a. Ahizenin bir yere konulduğunu duyabiliyordu; ayak seslerini, bir kapının açılmasını ve bazı konuşmaları duydu. Sonra da yaralı bir hayvanın sesini andıran, Doug’ı korkutan, Doug’ı her zaman korkutmuş olan bir ses işitti. Kederden doğan yaslı bir inleme… Neler oluyordu?

“Alo?” diye bağırdı ahizeye doğru. “Orada neler oluyor? Alo!”

Birisinin telefona doğru hareketlendiğini duydu. Ahize kaldırıldı ve bir adam, “Kimsiniz?” dedi.

“Ben Doug. Siz kimsiniz?”

“Doug?” Adamın sesi şaşkın ve afallamış geliyordu. “Ne sattığını bilmiyorum Doug fakat başka bir zaman araman gerekecek. Burada bir kaza oldu.” Telefon bir çarpma sesiyle kapandı.

Ahizeyi kulağından uzaklaştıran Doug ona boş boş bakmaya başladı. Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu ama sadece eski evinin numarasını aradığından emin olmak için rakamları bir kez daha çevirdi. Eğer aynı adam açarsa sadece telefonu kapatacaktı. Fakat açan kadındı.

“Alo?” Artık sesi yorgun geliyordu. Arka planda bir çocuğun bağırdığını duyabiliyordu. “Anne, anne, anne.”

“Şşş,” dedi kadın sertçe çocuğa. Ve sonra tekrar: “Alo?”

“Merhaba,” dedi Doug. “Sadece her şeyin yolunda olup olmadığından emin olmak için aradım.”

“Affedersiniz?” dedi kadın. “Sanırım yanlış numarayı aradınız.”

Kadının cümlelerini sorularla bitirmesi geçmişi deşmiş ve Doug’ın kiminle konuşmakta olduğunu anlamasını sağlamıştı: annesiyle. Kadının sesini yıllardır duymamıştı, asla unutmayacağını düşündüğü bir sesti bu ama yıllar üst üste bindikçe, on yıllar birbirini kovaladıkça onu bir zamanlar olduğu hâliyle hatırlamak giderek zorlaşmıştı. Sesi yavaş yavaş kaybolan ilk şeydi. Ta ki bazı kelimeleri vurgulayış şeklini veya güneyde geçirdiği çocukluğunu ortaya koyan aksanını hatırlayamayana kadar… Hayatında ilk defa odasına giren her insanın yaşadığı duyguyu tecrübe etti. Sanki duvarlarındaki tüm canavarlar dimdik kendisine bakıyordu.

“Shirley’le görüşüyorum, değil mi?” diye sordu. Sesi çatallaştı. Ağlamamaya çalıştı.

“Benim,” dedi kadın şüpheli bir biçimde. “Ya siz kimsiniz?”

Kim olduğunu ona açıklayabilmesinin imkânı yoktu. Sadece onu konuşturmayı deneyebilirdi.

“Birkaç yıl önce tanışmıştık,” dedi Doug. “Kocanız Tim’le birlikte çalışıyordum.” Sessizlik. “Adım Frank Ivers. Beni hatırlamazsınız.” Kendini bir kahkaha atmaya zorladı. Arka plandaki çocuğu yine duyabiliyordu. O çocuk kendisiydi. Kendi çocukluğunun sesini dinliyordu. “Tim’i çok fazla tanımazdım,” dedi Doug, “ama ondan her zaman hoşlanmıştım. Sadece şey için aradım…” Duraksadı. Denemesine rağmen titremesine engel olamıyordu. “Sadece nasıl olduğunuzu öğrenmek için aradım.”

Annesinin bir sigara yaktığını duydu. Bu uzun bir sohbet için hazırlandığı anlamına geliyordu.

“Bu son üç yıl hiç de kolay değildi,” dedi annesi. “Bob o gün acı haberle eve geldiğinde…” Sigaranın dumanını ahizeye üfledi. Şimdi de oturuyordu. Doug bunu hayalinde canlandırdı. “Hayatımın en kötü günüydü.”

“Çok üzgünüm,” dedi Doug. “Sadece benim bir dostunuz olduğumu bilmenizi istedim.”

Annesi onaylayan bir ses çıkardı ama çoktan kendi dünyası içinde kaybolmuştu. Bunu kaç kez görmüştü? Kendisi Film Dünyasının En Ünlü Canavarları’nın yeni kapaklarını gösterip onun ilgisini çekmeye çalışırken annesinin bir kanepeye oturuşunu ve uzaklara dalışını?

“Bir şeyler yanlış,” dedi annesi sonunda. “Tam olarak hatırlayamıyorum ama…”

“Evet?”

Doug arka planda bir şeylerin homurdandığını duydu. Bir kamyonet miydi?

“Kapatmam gerek,” dedi annesi.

“Kim o Shirley? Bob mu?”

GÖZ ATIN  Sürgün Gezegeni: Le Guin'den Günümüze Işık Tutan Bir Şaheser

Telefon kapandı.

Doug siyah ve ağır ahizeyi iki parmağıyla tutarken odayı arşınlıyordu, telefonun kasası belinin hizasında duruyordu. Telefonu yerine koyup ahizeyi üzerine yerleştirdi. Babası öldükten sonra Bob evlerine daha sık uğrar olmuştu, bazen geceyi kanepede geçirirdi. Amcasına dair ilk anıları adamın kanepenin üzerinde horlayışı, annesinin odayı parmak uçlarında geçişi ve oyuncak arabalarıyla çok gürültü çıkardığı için kendisini azarlayışıydı. “O adamı uyandırmak istemezsin,” derdi.

Annesi öldürüldüğünde on beş yaşındaydı Doug. Çöp konteynırlarını karıştıran bir berduş, Shirley’nin cesedini bir sitenin arkasındaki büyük bir çöp tenekesinin içinde bulmuştu. Mavi bir muşambaya sarılmıştı. Orada bir ceset bulunduğundan bihaber olan apartman sakinleri, akıtan çöp poşetlerini kadının üzerine atmışlardı. Otopsi sonuçları başına aldığı şiddetli bir darbe yüzünden öldüğünü ortaya çıkartmıştı. Polis, berduşu olası bir şüpheli olarak gözaltına almıştı ama ne Doug’ın annesiyle bir bağlantısı ne de üzerinde herhangi bir silah bulunmuştu. Aslına bakılırsa silah hiçbir zaman bulunamamıştı. Bob da sorguya alınmış fakat suç işlendiği sırada başka bir yerde olduğu kanıtlanmıştı. Bir arkadaşı o geceyi birlikte televizyon izleyerek geçirdiklerini iddia etmişti. Doug’ın babası bir av kazasında öldüğünde Bob’un yanında olan aynı arkadaş. Doug, liseler arası dilbilgisi yarışmasına katıldığı için o esnada orada değildi, hafta sonunu şehir dışındaki bir yatakhanede geçirmişti. Annesinin ölüm haberi birkaç hafta boyunca haber bültenlerinde boy göstermiş, üzerinde benzerlerinden çok daha fazla durulmuş fakat eninde sonunda hayattaki diğer her şey gibi o da unutulup gitmişti.

Doug numarayı tekrar çevirdi. Artık sarhoş değildi. Aslına bakılırsa kendisini hiç bu kadar canlı hissetmemişti. Hayatında ilk defa gerçekleşen o korkunç şeyleri engelleyebileceğine inanıyordu. Zamanda geriye gidebilir ve olayları kontrol altına alabilirdi. Sekiz kez çaldıktan sonra telefona bir çocuk cevap verdi.

“Alo?” diye fısıldadı çocuk.

“Alo?” dedi Doug. “Alo? Kiminle görüşüyorum? Sen misin Dougie?” Doug’ın kendi çocukluğuyla konuştuğuna dair hiçbir şüphesi yoktu. Ahizeyi sıkıca kavrayan ve yüzüne baskı yapan elleri ıslanana kadar ağlamaya başladığını fark etmemişti bile.

“Sen kimsin?” diye sordu çocuk. “Yoksa Bay Belvedere misin?”

Doug derin bir nefes aldı. İsim tanıdıktı. Ama neden? “Bay Belvedere de kim? Bana ondan bahset.”

“O şimdi daha iyi bir yerde,” dedi Dougie.

“Öldü mü?” diye sordu Doug. “Onu biri mi öldürdü?”

“O şimdi daha iyi bir yerde,” diye tekrarladı Dougie.

“Dinle,” dedi Doug. “Fazla vaktim yok ve önümüzdeki birkaç yıl boyunca benden bir daha haber alamayacaksın. Bu yüzden benim için bir şey yapmanı istiyorum, tamam mı? Benim kim olduğumu hatırlamanı istiyorum. Beni iyi dinlemeni istiyorum. Çünkü korkunç bir şey olacak ve bunu sadece sen durdurabilirsin.”

Dougie ağlamaya başladı ve Doug ne kadar kolay korktuğunu o zaman hatırladı. Bob Amca kendisiyle her zaman alay ederdi. Dougie’nin küçük burun çekişlerine kendi sahte iç çekişleriyle eşlik eder, çirkin ve kırışık yüzünü ekşiterek onun yüzüne yaklaştırırdı. Nefesi zehir gibi kokardı. Saatler sonra bile adamın nefesinin kokusunu alabilirdi.

“Ağlama Dougie,” dedi Doug. “Ağlama. Ben senin arkadaşınım. Bana inanmak zorundasın. Ben senin arkadaşınım. Tamam mı? Ben…” Bir şeyler olduğunu hissetti. “Alo? Dougie? Alo?” Telefon kesilmişti.

Telefon görüşmeleri zamanın içinde sıçramalar yapıyordu, ama ne kadar?

Doug çabucak tekrar aradı ama eski telefon yavaştı ve numaraları çevirmek sabır gerektiriyordu. Bu telefonu kullanmaya devam etmesinin sebeplerinden biri de kendisini sürekli cep telefonlarıyla oynayan, onlarla konuşmaya çalıştığında bile mesaj çeken iş arkadaşlarından ayırmaktı: “Devam et,” derlerdi. “Seni dinliyorum.” Doug çevirmeli telefon sayesinde ayaklarının yere basacağını düşünmüştü. Fakat şu anda istediği şey hızdı, onu eski hayatına bağlı tutabilecek her türlü teknolojiyi istiyordu.

“Alo?” dedi çocuk yeniden. Dougie. Kendisi. Sesi –çocuğun sesi– artık daha kalındı.

“Dougie,” dedi Doug. “Kaç yaşındasın.

“Sen kimsin?”

“Çabuk. Kaç yaşındasın?

“Dokuz,” dedi Dougie.

“Dokuz,” diye tekrarladı Doug. “Beni hatırlıyor musun? Muhtemelen üç yıl önce konuşmuştuk? Bay Belvedere adında birinden bahsetmiştin hani?”

“Neden bahsettiğini bilmiyorum,” dedi Dougie.

Arka planda bir adam bağırıyordu, “Kiminle konuşuyorsun lan? Eğer bir şey satmaya çalışıyorlarsa kapat gitsin!”

“O Bob Amca mı?” diye sordu Doug.

“Evet?” dedi Dougie. Kuşku duyuyordu ama aynı zamanda merakı da kabarmıştı. Doug bunu iyi biliyordu çünkü nasıl hissedeceğini tahmin edebiliyordu.

“Anneme korkunç bir şey olacak,” dedi Doug. Yutkundu. Yavaşla, dedi kendi kendine. “Senin annene,” dedi Doug. “Sorumlusunun kim olduğunu bilmiyorum ama Bob Amca olduğunu sanıyorum. Sen on beş yaşındayken olacak.”

“Polisi arıyorum,” diye fısıldadı Dougie, sesi titriyordu.

“Çok erken,” dedi Doug. “Henüz bir şey yapmadı.”

“Onları seni ihbar etmek için arıyorum,” dedi Dougie.

“Hayır, hayır. Ben senin dostunum.”

“Hayır, değilsin,” dedi Dougie ve kapattı.

Doug becerebildiği kadar, telefonunun el verdiğince hızlı bir şekilde numarayı tekrar çevirdi. On kez çaldı. On bir. On iki. On üç. Bir telefonunu boşa mı harcamıştı? Ya bir sonraki aramasında zaman altı yıl atlarsa? Aç şunu… , diye düşündü. Ve sonra, mucizevi bir şekilde biri telefonu açtı. Telefonun takırdamasından ve ahizenin neredeyse düşürülmesinden birinin koşarak açtığını anlayabiliyordu.

“Evet? Alo?”

Bu annesiydi. Shirley.

“Shirley?” dedi Doug.

“Evet?” dedi kadın soluk soluğa.

Doug belki de bunun onunla son konuşması olacağını fark etti. Aynı zamanda kullandığı telefonun şu anda annesinin elindeki telefonla aynı cihaz olduğunun da farkına vardı; ağır ve siyah çevirmeli telefon. Aynı ahizeyi tutuyorlardı, ama uzay ve zaman tarafından ayrılmışlardı.

Bu riski göze almaya karar verdi. Eğer bu ânın elinden kayıp gitmesine müsaade ederse kendisini hiç affetmeyecekti. “Anne,” dedi.

“Üzgünüm, ama…” dedi Shirley.

“Hayır,” dedi Doug. “Benim. Doug.”

Bir anlık bir sessizlik oldu. Ardından kadının sigaralarını bulabilmek için çantasını eşelediğini duydu Doug. Onları çat diye kapanan üçgen biçimli bir kesenin içinde taşırdı; yan tarafında tek kullanımlık çakmağını koyduğu bir cebi vardı. Çakmağın çakışını duydu, annesi sigarayı yakmak için nefesini içine çekiyordu.

Bir nefes verdikten sonra, “Yıllar önce arayanın sen olduğunu biliyordum,” dedi.

“Nasıl?” dedi Doug. “Bunu nasıl bildin?”

“Bir anne oğlunu tanır,” dedi.

Doug yatak odasının ışığını söndürüp yatağına uzandı, telefonu göğsünün üzerine yerleştirdi. “Sana bir şey söylemem gerek,” dedi.

“Biraz bekleyebilir mi?” dedi annesi, bir soru sorarken her zaman yaptığı gibi sesini yükselterek. “Senin hakkında konuşmak istiyorum. Nasıl olduğunu bilmek istiyorum. Her şey yolunda mı?”

Hayır, diye düşündü. Hayır, değil. Ama onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu. “Her şey çok güzel,” dedi Doug.

“Evli misin?”

“Evet,” diye uydurdu Doug.

“Çocuğun var mı?”

“Bir kız, bir oğlan.”

“Sağlıkları yerinde mi?”

“Evet,” dedi Doug. “Harikalar.”

“Karının adı ne?”

Bu gecenin erken saatlerinde beraber olduğu iş arkadaşını, kadının ayağıyla bileğine dokunuş şeklini düşündü. “Louise,” dedi Doug. “Louise Malgrave.”

“Çok mutluyum,” dedi annesi.

“Ama anne. Dinle,” dedi Doug.

Annesi lafını böldü. “Şşşşşşşşşşş. Sessiz ol. Senin hakkında konuşmak istiyorum.”

Doug gözlerini kapattı. Çok yorgundu. “Başka ne anlatabileceğimi bilmiyorum.”

“Bana gününün nasıl geçtiğini anlat. Şu anda nasıl göründüğünden bahset,” dedi. “Herhangi bir şey anlat. Sadece benimle konuşmanı istiyorum.”

Doug itiraz etmedi. Ona gerçekte varolmayan bir Doug’ın hayali bir gününü anlattı. Üç yatak odalı evinden bahsetti. Annesinin hep yaşamak istediği bir mahalledeydi. Yeni çim biçme makinesini, duvarda asılı aile fotoğrafını, doğum gününde Louise’in ona aldığı timsah derisi ayakkabıları anlattı. Kadının hep hayalini kurduğu hayatı anlattı ona. Annesinin gülüşlerinden ve iç çekişlerinden anladığı kadarıyla kadın oğlunun gelecekteki hayatından mutluydu.

GÖZ ATIN  "Karanlık Kitaplık" Dizisinin Yeni Üyelerinden "Dracula" Raflarda

***

Doug uyandığında telefon hâlâ göğsünde duruyor ve ahize kulağının yakınında bipliyordu. Annesiyle konuşurken uyuyakalmıştı. Kalbi hızla atmaya başladı. Nasıl uyuyabilirdi?

Uzanıp ışığı yaktı. Bir müddet, arama sesini tekrar duyabilecek kadar ahizeyi kapalı tuttu sonra eski numarasını tekrar çevirdi. Çok fazla çalmadan biri cevap verdi.

“Kimsiniz?” Bu Bob Amca’ydı. Derinden gelen, gümbürtülü bir sesi vardı. Günler hatta haftalardır uyumuyormuş gibi geliyordu sesi.

“Konuşabilir miyiz?” dedi Doug.

Arka planda Shirley’nin sesi duyuldu. “Kim o?”

“Kim olduğunu çok iyi biliyorsun,” diye bağırdı Bob Amca.

“Bekle,” dedi Doug. Nefesi sıklaştı. Kendisini hasta hissediyordu. “Düşündüğün kişi değilim,” dedi. “Lütfen dinle beni.”

Bob Amca’nın sesi şimdi uzaktan geliyordu; ahizeyi masaya bırakmış olmalıydı. “Onunla son bir kez daha konuşmak ister misin?” diye sordu Shirley’ye. “Gel buraya ve konuş onunla,” diye bağırdı.

“Neden bahsettiğini bilmiyorum Bob,” dedi Shirley.

Bir şey düşüp kırıldı. Shirley çığlık attı.

Telefonu kulağında tutan Doug odanın içinde dolaşmaya başladı. Ahizeye doğru bağırıyordu: “Bob! Bob! Bob, konuş benimle!”

Annesiyle amcasının sesi, ikili telefona yaklaşırken giderek artıyordu, fakat annesi iradesinin dışında sürükleniyormuş gibi geliyordu kulağa.

“Dokunma ona!” diye bağırdı Doug.

Belli ki Bob onu dinlemiyordu. Öfkesinin esiri olmuştu. Bataklığa düşen bir adamın hayatta kalmaktan başka bir şey düşünememesi gibi… “Onunla konuşmak istiyor musun? Ha? Onunla konuşmak istiyor musun?” dedi.

Doug’ın anladığı kadarıyla biri ahizeyi eline almıştı. Fakat sonra ani bir çarpma sesi ve bir çığlık duyuldu. Ses, Doug’ın kulağında bir patlama gibi yankılandı. Ses tekrar tekrar yinelendi. Ta ki annesinin çığlıkları kesilene kadar… Amcasının derin soluklar aldığını duyabiliyordu, sonra sanki telefonun kablosu duvardan sökülmüş gibi bütün sesler kesildi. Doug bekledi.

Ama sadece sessizlik vardı. Yalnızca sessizlik.

Doug telefonu kapatıp tekrar aradı. İkinci çalışından sonra bir ses duyuldu, bir klik. Sanki biri cevap veriyormuş gibi… Ama bu yıllardır duyduğu o bilindik otomatik mesajdı: “Üzgünüz. Aradığınız numara kullanılmamaktadır…”

Doug telefonu çarparak kapattı.

Yatağının kenarına oturdu, telefon dizindeydi ve titriyordu. Aynı zamanda da üşüyordu. Donuyordu. Son telefon görüşmesini kafasında tekrarladı, sonra bir kez daha tekrarladı. Amcası bağırıyordu. “Onunla konuşmak istiyor musun? Ha? Onunla konuşmak istiyor musun?”

İçinden gelen bir dürtüyle telefonu havaya kaldırdı, ahizeyi yerinden oynamayacak şekilde kavradı ve cihazı baş aşağı çevirdi. Telefonun altında, üzerinde bir dizi delik olan siyah bir metal, ayaklarının etrafında dört lastik rondela, onların karşısına yapıştırılmış numaralı etiketler, zil sesini arttıran bir kadran ve birkaç vida vardı. Doug bunu görmeden önce hissetmişti. Parmak uçları metal yüzeyin üstündeki bir dizi sert lekeye çarptı. Cihazı ışığa yaklaştırdığında ne olduklarını görebiliyordu Doug: Kurumuş kan. İçlerinden bazılarını tırnağıyla kazıyarak kuşkularını doğruladı. En başından beri buradaydı, apartmandan apartmana onunla birlikte yolculuk etmişti, o uyurken hep yanı başında olmuştu. Doug elleri kahverengi lekelerle kaplanıncaya ve parmak uçları telefonu kazımaktan kanayıncaya kadar kurumuş kanı yerinden sökmeye devam etti.

Bu, annesinin kanıydı. Bu, annesinin kanıydı ve Doug cinayet silahını tutuyordu.

Telefonu yatağa bırakıp mutfağa doğru yürüdü, ışığı açtı. Telefon faturasını alıp baştan aşağı inceledi ve bir adres bulmaya çalıştı. Son sayfanın arkasındaki yazı o kadar küçüktü ki hangi dilde yazıldığından bile emin olamadı. Çekmeceden annesinin çocukken kendisine verdiği büyüteci çıkarttı. El işlemeli, fildişinden yapılma bir sapı ve saf gümüşten bir çerçevesi vardı. Bir zamanlar dedesine aitti. Annesi büyüteci vermeden önce buna iyi bakması için Doug’a söz verdirtmişti. Doug bunu hatırladığında büyüteci bir şömine rafının üzerinde ya da kadife bir örtüye sarılı olarak değil de kibrit kutuları, eski kimlikler, kullanılmayan anahtarlar, gizlice cebe indirilmiş bir golf topu ve çalışmayı uzun zaman önce bırakmış değersiz kol saatleriyle dolu bir çekmecede sakladığı için morali daha da bozuldu.

Büyüteci gözünün hizasına kaldırdı ve harfler netleşinceye dek faturadaki yazının üzerine yaklaştırıp uzaklaştırmaya başladı. En küçük puntoyla yazılmış müşteri şikayetleri departmanının adresini gördü. Yerel bir firmaydı ve ofisleri şehir merkezinin iyi bildiği bölgesindeki bir binadaydı: Belvedere Binası.

Doug dairesini terk etti, telefon faturasını avucunun içinde sıkıca tutuyordu. Daha önce gecenin bu saatinde şehir merkezinde hiç bulunmamıştı, barlar kapandıktan sonra buraya gelmezdi. Trafik ışıklarının sarı renkli ikaz lambaları bir yanıp bir sönüyordu. Yine de ara sokaklarda şaşırtıcı miktarda park edilmiş araba mevcuttu. Doug, Belvedere’e birkaç blok uzaklıkta olmasına rağmen gördüğü ilk boş yere yanaştı.

Doug liseden mezun oluncaya kadar Bob Amca’sıyla birlikte yaşamış, sonra da üniversiteye yazılmıştı. Annesinin ölümünden sonraki o iki yıl boyunca Bob Amca kendisine şaşırtıcı derecede iyi bakmıştı. Gerçek şu ki annesi hayattayken olduğundan daha kibar davranıyordu. Amcası zaten Doug’a asla şiddet uygulamamıştı, adamın annesine kötü bir şey yaptığını da hiç görmemişti. Bu daha çok amcası etraftayken adamakıllı farkında olduğu bir ruh hâliydi. Sanki yağmurlu bir günün şiddetli bir fırtınadan önce anlaşılmaz bir biçimde güneşli ve durgun hâle gelmesi gibi. Soyut bir şeydi. Ama annesi aralarından ayrıldıktan sonra hepsi sona ermişti.

Bir akşam, on dokuz yaşına geldiğinde ve yılbaşı tatilini geçirmek için eve döndüğünde amcasının akşam yemeğinde ne yemek istediğini öğrenmek için merdivenlerden yukarı çıkmıştı. Amcasının yatak odasının kapısını açtığında –annesinin yatak odasının kapısını– adamın yatağın üzerinde kusursuz bir hareketsizlikle yattığını görmüştü. Sırtında boğazına dolanmış beyaz bir çarşaf vardı, cildi şimdiden kasım ayının sonlarında orta batı eyaletlerindeki gökyüzünün aldığı gri renge dönmüştü. Doug’ın ilk tepkisi 911’i aramak olmuştu ama telefonun başına gittiğinde duraksamıştı. Çok geç, diye düşünmüştü. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Yatağın köşesine oturmuş ve telefon etmeden önce ölü adamın yanında biraz vakit geçirmişti.

Bu gece hava soğuktu ve Doug titremesine engel olamıyordu. Sarsılmalar artık sinir sisteminin bir parçasıymış gibi tamamen kontrolünün dışındaydı. Bu yüzden titrediğinde düşürmemek için telefon faturasının üzerindeki kavrayışını iyice sıkılaştırdı.

Bir köşeyi döndü. Uzun ve ince Belvedere, diz çökmüş tutsakların arasındaki bir asker misali karşısında dikiliyordu. Bakımlı ağaçlar ve yeni boyanmış çöp tenekeleriyle dolu meydanın düzinelerce insanla kaynadığını fark ettiğinde döner kapıya ulaşmak için hızını arttırmaya başladı. Kalabalığın arasında Mary Beemis’i ayırt etti, kızı bir kış akşamı okul çıkışında kaybolmuş ve kendisinden bir daha haber alınamamıştı. Sokağın karşısında Bay Simon’ı gördü, Alzheimer hastası olan babası dondurucu soğukluktaki bir gecede dışarı çıkmış ve sonsuza kadar ortadan kaybolmuştu. Onun önünde artık yirmi yaşında olan Garcia ikizleri duruyordu. Hâlâ kimliği tespit edilememiş biri ailelerine arabayla çarpıp kaçmış, arkasında iki ölü bırakmıştı. Bunlar şehrin acı çeken, yas tutan insanlarıydı ve hepsi birden kendi kayıp ruhları için bir tapınağa dua edermiş gibi Belvedere’e bakıp fısıldaşıyordu.

Telefon faturası Doug’ın parmaklarından kayıp betonu öptü sonra da her yanına kâğıt saçılmış sokakta hafifçe uçarak uzaklaştı. Buraya bazı cevaplar bulmak için gelmişti ama artık aslında hiçbir yanıtın olmadığını görüyordu. Diğerleriyle aynı nedenden dolayı buradaydı; geçmişi geride bırakmak, hayata devam etmek. Nefesi kesilen ve hâlâ titreyen Doug yavaşça sokağı geçip şafak sökmeden önce yakınını kaybedenler kavmindeki yerini aldı. Yüzden fazla insan omuz omuza bir arada duruyordu, ama hepsi de büsbütün ve sonsuza kadar yalnızdı.


[1] 1970’lerde Amerika’da gösterilen ve çok sevilen bir televizyon dizisi – ç.n.

[2] Rockwell International: Uçak, uzay mekiği, elektronik, otomobil ve kamyon parçaları üreten, Amerika’nın önde gelen holdinglerinden biri – ç.n.

* * *

Çeviri, M. İHSAN TATARİ

Hazırlayan, YANKI ENKİ

  • 25
    Shares


Telefon Görüşmesi | John McNally

Çevirmenliğini M. İhsan Tatari’nin üstlendiği, Ray Bradbury anısına yazılan “Gölge Oyunu” kitabından tadımlık bir öykü okumak ister misiniz? John McNally’nin “Telefon Görüşmesi” başlıklı tekinsiz hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz.

  • 25
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Dosya
Ev – Neil Gaiman

tor.com'da ulusal şiir ayı kutlaması kapsamında Neil Gaiman’ın özel olarak yazdığı, tor.com adına danışman editör...

Kapat