in ,

Thomas Pynchon’ın Hayatına ve Yazı Serüvenine Işık Tutan Önsöz

Thomas Pynchon 20. yüzyıl edebiyatının en özel figürlerinden birisi. Yazarın tek öykü kitabı “Slow Learner”da yer alan bu önsöz, sanatçının hayatına ve edebi anlayışına ışık tutuyor.

Thomas Pynchon: Hayatı ve Edebiyatına Işık Tutan Önsöz

Thomas Pynchon imzasını taşıyan öykü kitabı Slow Learner ilk defa 1984’te yayımlandı. Eserin önsözü, yazarın kendi hayatı ve yazı serüveni üzerine kaleme aldığı tek ve en kapsamlı metin olarak dikkat çekiyor.

1937 yılında ABD’de dünyaya gelen Thomas Pynchon, eserleriyle 20. yüzyıl edebiyatının önemli isimleri arasına katıldı. Münzevi bir yaşam tarzını benimseyen yazar; Faulkner Vakfı Ödülü, Amerikan Ulusal Kitap Ödülü, William Dean Howells Madalyası gibi ödüllere değer bulundu. Yazarın adı her yıl Nobel Edebiyat Ödülü ile birlikte anılıyor.

Türkçede daha önce Gizli Kusur (Inherent Vice) ve 49 Numaralı Parçanın Nidası (The Crying of Lot 49) kitapları yayımlanan Thomas Pynchon’ın Slow Learner adlı yapıtı henüz dilimize kazandırılmadı.


Çeviri: Şeyda Sultan Duru

Editör: Tugay Kaban

Thomas Pynchon – “Slow Learner” | Önsöz

Hatırlayabildiğim kadarıyla bu hikâyeler, 1958 ile 1964 yılları arasında yazıldı. Dördünü üniversitedeyken yazdım, beşincisi, ‘Gizli Birleşme’ (1964), bir çıraklık eserinden çok kalfalık eseridir. İptal edilmiş çekler bile olsa, 20 yıl önce yazmış olduğunuz bir şeyi tekrar okumak zorunda olmanın, egonuza nasıl bir darbe vurduğunu zaten biliyorsunuzdur. Bu hikâyeleri tekrar okurken ilk tepkim, üzerinde durmamamız gereken fiziksel semptomlarla birlikte, aman Tanrım, oldu. İkinci düşüncemse, bir çeşit kelime kelime yeniden yazma uğraşıydı. Bu iki dürtü, yerini o zamanlar, genç bir yazar olarak ulaştığımı iddia ettiğim duruluk seviyesinin evirildiği orta yaş sükûnetine bıraktı. Diğer yandan, henüz o kadar gelişmemiş bir teknoloji sayesinde bugün, o zamanki benle karşılaşacak olsam, ona borç para vermek veya bir bira almak için sokağa çıkmak yahut eski günlerden konuşmak konusunda acaba ne kadar rahat hissederdim?

Burada, bazı çok yorucu, çocukça ve suça teşvik edici bölümler olduğu konusunda en iyi niyetli okuyucuları bile uyarmak yerinde olacaktır. Aynı zamanda en güçlü umudum, zaman zaman kendini beğenmiş, aptal ve kötü düşünülmüş bu hikâyelerin, giriş seviyesindeki bir kurgu çerçevesinde, genç yazarların kaçınmayı isteyecekleri tipik sorunlar hakkında bir uyarıcı olarak, hiçbir kusuru gizlenmeden kullanılabilecek olmalarıdır.

‘The Small Rain’ yayımlanmış ilk hikâyemdi. Ayrıntıları, donanmada olduğum iki yıl boyunca, benimle aynı yerde olan bir arkadaşımdan almıştım. Gerçekten bir fırtına koptu ve arkadaşımın muhabere birlikleri, hikâyede anlatılan görevi yerine getirdiler. Yazılarım hakkında sevmediğim çoğu şey, bu hikâyede bir embriyo hâlinde ve daha ilerlemiş biçimlerde mevcut. Yalnızca, başlangıç için, ana karakterin sorununun, kendi başına gerçek ve ilginç bir hikâye oluşturmaya yeterli olduğunu fark edemedim. Görünüşe göre fazladan yağmur imgelerine ve ‘Çorak Ülke’ ve ‘Silahlara Veda’ya atıfta bulunmam gerektiğini hissettim. Kendi kendime verdiğim ve sonra yerine getirdiğim birkaç kötü tavsiye ile “Edebî olsun!” düsturunu gözetiyordum.

Aynı derecede utanç verici olan bir diğer şey ise Bad Ear olayının, özellikle sonlara doğru, diyaloğun çoğunu bozduğunun fark edilmesidir. O günlerde bölgeler arası değişen şivelere karşı duyularım, ilkel denebilecek bir hâldeydi. Askerî sözlerin, tek bir belirgin Amerikan telaffuzunda homojenleştiğini fark etmiştim. New Yorklu İtalyan kökenli sokak çocukları, bir süre sonra evsizler gibi konuşmaya başladılar, Georgia’dan denizciler, kimsenin onları anlamadıklarından şikâyet ederek geri döndüler, güya “Yankeeler gibi” konuşuyorlarmış. Kuzeyli olduğum için ‘güney şivesi’ olarak duyduğum şey, o tek düze şiveden başka bir şey değildi.

Virginia’nın Tidewater çevresinde sivillerin seslerini duyduğumu hayal etmiştim ama farklı yerlerde; sivil Güneyde veyahut Virginia’nın çok başka bölgelerinde bile insanların oldukça farklı şivelerle konuştuklarını bilmiyordum. Bu, dönem filmlerinde de fark edilebilir bir yanılgıdır. Bar sahnesindeki bariz problemim sadece, Luisianalı bir kızın Tidewater diftonglarıyla[1] konuşmasının kusurlu bir şekilde duyulması değil, daha da kötüsü, onu olay örgüsünün bir parçası yapmakta ısrar etmiş olmamdı ki bu, Levine için ve dolayısıyla hikâyede olanlar için bir fark oluşturuyordu. Bir kulağa sahip olmadan önce onu göstermeye çalışmakla hata ettim.

Hikâyenin kalbinde, en can alıcı ve endişe verici olarak, anlatıcının -neredeyse ‘benim’ diyeceğim ama neyse ki anlatıcı ben değilim- ölüm konusunu ele alış biçiminin kusurlu oluşu yatmaktadır. Kurguda “ciddiyetten” konu açıldığında, en nihayetinde ölüme karşı bir tutumdan bahsediyoruz demektir. Örneğin, ölüm karşısında nasıl davranabilirler veya hiç de yakın görünmediğinde, onunla yüz yüze geldikleri vakit nasıl başa çıkabilirler? Herkes bunu düşünür fakat konu genç yazarlar çerçevesinde hemen hemen hiç gündeme gelmez, kuvvetle muhtemel şu yüzden: henüz acemi olan birine bu sözler söylendiğinde, tavsiyelerin boşa gideceği düşünülür. (Fantastik ve bilimkurgu türlerinin, genç okuyucuların ilgisini bu kadar çekmesinin sebeplerinden biri olarak, bu türlerin, karakterlerin herhangi bir yere süreklilik içinde seyahat etmelerine ve böylece fiziksel tehlikelerden ve saatlerin hayatı karmaşıklaştırmalarından uzaklaşmalarına izin verecek şekilde, uzay-zamanı değiştirilebildikleri olduğunu düşünüyorum, böylesi türlerde ölüm, nadiren bir sorun olarak kabul edilir.)

‘The Small Rain’de karakterler yetişkinlik öncesinde uyanan ölümle uğraşıyorlar. Ölümü savuşturuyorlar: geç uyuyorlar, ölüm yerine kullanılacak örtmeceler arıyorlar. Ölümden söz ettiklerinde şaka yapmaya çalışıyorlar. Hepsinden kötüsü, onu cinsellikle ilişkilendiriyorlar. Hikâyenin sonuna doğru, metinden hiçbir şey anlamasanız bile, bir tür cinsel karşılaşmanın gerçekleştiğini fark ediyorsunuz. Dil, birdenbire okunmak için fazla süslü püslü oluyor. Bu belki de yalnızca, benim cinsellik hakkındaki ergen gerginliğim değildi. Geriye dönüp baktığımda tüm üniversite öncesi alt kültürde yer alan bir gerginlik olabileceğini düşünüyorum. Oto sansür eğilimi. Aynı zamanda Howl, Lolita ve Yengeç Dönencesi’nin çağıydı ve bu gibi çalışmaların sunduğu kanun gibi yaptırımların tüm aşırılıkları bu dönemdeydi. O günlerde, mevcut olan Amerikan yumuşak çekirdek pornografisi bile cinselliği tanımlamaktan kaçınmak için saçma sapan sembolik ayrıntılara yöneldi. Bugün, bunların hepsi ölü bir sorun olarak görülüyor fakat o zamanın insanlarının yazılarında hissedilen bir kendini tutma durumu vardı.

Şu anda ise hikâye hakkında ilginç bulduğum şey, tavrımın tuhaflığı ve çocuksuluğu değil, sınıfsal bakış açısı. Barış zamanı hizmeti, başka neler için iyi olursa olsun, toplumun geneline mükemmel bir tanıtım sunabilir. Sivil hayatta genelde kabul edilmeyen bölünmelerin, ‘subaylar’ ve ‘erkekler’ arasındaki askerî ayrımda, açık ve dolaysız bir ifade bulduğu, genç bir zihin için bile aşikâr hâle geliyor. İnsan, kolej eğitimi almış, hâki renkte, yüksek rütbe göstergesi şeyler giyinmiş ve ağır sorumluluklar yüklenmiş yetişkinlerin, aslında aptal olabileceklerini fark ediyor. Ve işçi sınıfının erdemli kimselerinin, teoride aptal olsalar da eğitimli sınıfların kendileriyle ilişkilendirilen yeterlilik, cesaret, insanlık, bilgelik ve diğer erdemleri sergilemeye daha yatkın olduğunu görüyor. Lardass Levine’nin bu hikâyedeki çatışması, edebî terimlerle ifade edilse de aslında sadakatini nereye koyacağı ile ilgili. Politik olmayan bir 50’ler öğrencisi olarak, o zamanlar bunun farkında değildim, fakat önemini sonradan anladım, o zamanlar bir şeyler yazan çoğumuzun, bir şekilde üstesinden gelmek zorunda olduğu bir ikilem üzerinde çalışıyormuşum.

En basit düzeyde, mesele dille ilgiliydi. Kurguda -en az iki-, çok farklı türlerde İngilizcenin, bir arada var olmasına nasıl izin verilebileceğini görmek adına, birçok farklı yönden -Kerouc ve The Beat yazarları, The Adventures of Augie March’ta Saul Below’un diksiyonu, Herbert Gold ve Philip Roth’un yükselen sesleri gibi- teşvikler sunuldu. İzin verildi! Aslında böyle yazmak makbulmüş. Kim bilirdi? Etkisi heyecan verici, özgürleştirici ve güçlü bir şekilde olumluydu. Bu bir ve/veya durumu değildi tabii, olanakların genişlemesiydi sadece. Bilinçli olarak bir sentezin peşinde değildik, belki de öyle olmalıydık. 60’ların sonundaki ‘yeni sol’un başarısı, üniversitedeki çocukların ve mavi yakalı işçilerin siyasi olarak bir araya gelememesiyle sınırlı kalacaktı. Bunun bir nedeni de iki grup arasındaki iletişim yolunda var olan, gerçek, görünmez sınıf güçlerinin varlığıydı.

O günlerdeki çatışma, diğer her şeyde olduğu gibi sessizdi. Edebî kurgu, geleneksel ve Beat kurgusu olarak şekillendi. Çok uzakta olmasına rağmen, geldiğini duyduğumuz amfi eylemlerinden biri Chicago Üniversitesi’ndeydi. Örneğin, birçok insanın dikkatini ve saygısını kazanan bir ‘Chicago Okulu’ edebiyat eleştirisi vardı. Aynı zamanda Chicago Review’da Beat-odaklı Big Table dergisiyle sonuçlanan bir sarsıntı da olmuştu. ‘Chicago’da olanlar’ akıl almaz, yıkıcı bir tehdidin kısaltmasıydı. Bunun gibi daha birçok anlaşmazlık vardı. Ben ise geleneğin yadsınamaz gücüne karşı, Norman Mailer’ın ‘The White Negro’sundan, kayıtlı cazın geniş çapta erişilebilirliği ve hâlâ mükemmel Amerikan romanlarından biri olduğuna inandığım Jack Kerouac tarafından yazılan ‘On the Road’ gibi merkezkaç cazibelerinden etkilendim.

Aslında benim için tamamlayıcı bir etkisi olan o kitap, 60’ların başında yeniden basılan Helen Waddell’ın ‘The Wandering Scholars’ isimli eseriydi. Çok sayıda manastırdan ayrılan ve Avrupa yollarına çıkan, akademik duvarlarının dışında bulunan, daha geniş yaşam yelpazesini şarkılarla kutlayan Orta Çağ’ın genç şairlerinin hikâyesini anlatıyordu. Zamanın üniversite ortamı göz önüne alındığında, paralellikleri görmek zor değil. Üniversite hayatı tam olarak sıkıcı değildi fakat sarmaşıklardan sinsice süzülen alternatif, düşük yaşam verileri sayesinde, dışarıdaki hayatın uğultusunu duymaya başlamıştık. Bazılarımız dışarı çıkıp neler olduğunu görmenin cazibesine karşı koyamadı. Çoğunluk olarak, diğerlerini de denemeye teşvik etmek adına ilk elden haberlerle geri döndük, bu 60’lardaki toplu kolej terklerinin bir ön izlemesidir.

Beat hareketiyle bir bakışta karşılaşmaktan keyif aldım. Diğerleri gibi, Jazz kulüplerinde en az iki bira içerek çok zamanlar da geçirdim. Geceleri, boynuz çerçeveli güneş gözlüğü takıyordum. Kızların tuhaf kıyafetler giydiği çatı katı partilerine gittim. Esrar mizahının her türlüsü beni fazlasıyla gıdıklıyordu, gerçi o zamanki söylemler, bu yararlı maddenin mevcudiyetiyle ters orantılıydı. 1956’da Nortfolk Virginia’da bir kitapçıda dolaşırken, o zamanki Beat duyarlılığının erken bir forumu olan Evergreen Review’in ilk sayısını keşfettim. Bu olağanüstü bir şeydi, bir aydınlanmaydı benim için. O zamanlar ordudaydım fakat elbette güvertede daire çizerek oturan ve mükemmel bir şekilde şarkılar söyleyen kişileri, tüm o erken dönem Rock ‘n’ Roll şarkılarını, bongo ve saksafon çalanları, Bird ve sonra Clifford Brown öldüğünde samimi bir şekilde hüzne gömülenleri biliyordum. Üniversiteye geri döndüğümde, akademik insanları, o zamanki Evergreen Review’in kapağı yüzünden ciddi şekilde endişeye kapılmış hâlde buldum. Görünüşe göre bazı edebiyatçıların Beat Kuşağı’na karşı tutumu, gemideki bazı subayların Elvis Presley’e karşı olan tutumuyla aynıydı. Gemi bölüğünden dikkat çeken tiplere -örneğin saçlarını Elvis gibi tarayanlara- yaklaşırlardı ve “Mesajı ne?” diyerek endişe ile sorguya çekerlerdi. “Ne yapmak istiyor?”

Bağlılıklarımızın bölünmüş olduğu, tuhaf bir Beat-sonrası kültürel zamanın geçiş noktasındaydık, Jazz ve Rock ‘n’ Roll müziği savaş-sonrası popu sallarken, bu yeni yazını, o zamanlar kolejde maruz kaldığımız daha yerleşik, modernist geleneğe yönelikti. Ne yazık ki bizim için öncelikli bir seçim yoktu. Biz seyirciydik: geçit töreni bitmişti ve biz zaten her şeyi ikinci elden alıyorduk, zamanın medyasının bize sunduğu şeyleri tüketiyorduk. Bu, bizim Beat duruşunu benimsememizi, desteklememizi ve -en nihayetinde Beats-sonrası olarak Amerika değerleri hakkında hepimizin inanmak istediklerine dair aklı başında ve makul bir onayın ne olduğunu- daha derinden görme isteğimizi engellemedi. On yıl sonra hippiler canlanınca bir süreliğine haklı çıkma ve nostalji hissi yaşandı. Beat liderleri dirildi, insanlar elektro gitarlarda alto saksafon riffleri çalmaya başladılar, Doğu’nun bilgeliği yeniden moda oldu. Her şey aslında aynıydı, yalnızca farklı gibiydi.

Negatif tarafta ise, hareketin her iki formu da gençliğe çok fazla vurgu yaptı. O zamanlar, gençlik benim için elbette boşa harcanmıştı fakat çocuksuluk tarzını yeniden gündeme getiriyordum, çünkü ölüm ve cinsellikle ilgili tam olarak gelişmemiş tutumlarımla beraber, ergenlik çağımdaki bazı değerlerin, süzülüp sempatik bir karakteri mahvettiğini de fark ediyordum. ‘Low-lands’ filmindeki Dennis Flange’ın talihsiz durumu da böyledir. Bir bakıma bu, bir hikâyeden çok, bir karakter taslağı aslında. Yaşlı Denis bu süreçte fazla ‘büyümüyor’. Sabit kalıyor, fantezileri utanç verici bir biçimde canlanıyor. Olan biten bundan ibaret işte. Odak noktasının parlaklığı söz konusu olabilir belki ama burada bir problem çözümü ve çok fazla hareket yahut yaşam belirtisi de yok açıkçası.

Bugünlerde özellikle kadınlar için, birçok Amerikalı erkeğin -orta yaşlı olsalar da takım elbiseler giyseler de ve işlerini ellerinde tutan kişiler olsalar da-, kulağa inanılmaz geliyor ama içten içe küçük bir çocuk oldukları bir sır değil. Flange böyle bir karakter, bu hikâyeyi yazdığımda, onun oldukça havalı olduğunu düşünmüştüm. Çocuk istiyor ama yetişkin bir kadınla gerçek bir hayatı paylaşmaya katlanamıyor. Buna çözüm olarak ise, çocuk cüssesine ve davranışlarına sahip bir kadın olan Nerissa ile yaşıyor. Tam hatırlamıyorum fakat burada, Nerissa’nın sadece Flange’in fantezilerinin bir ürünü olup olmadığı konusunda bir belirsizlik kalsın istedim. Dennis’in sorununun benim sorunum olduğunu ve onu ertelediğimi söylemek kolay olurdu çünkü. Problem daha genel de olabilirdi. O zamanlar ne evlilik ne de ebeveynlikle doğrudan bir ilişkim yoktu ve belki de daha belgelenebilir şekilde, belirli olan erkek tutumlarını, özellikle de erkek dergisi Playboy’un sayfalarında yakalıyordum. Bu derginin, münhasıran yayıncısının, özel değerlerinin bir yansımasını sunduğunu düşünmüyorum: Amerikalı erkekler bu değerleri geniş ölçüde paylaşmamış olsalardı, Playboy çabucak başarısız olur ve sahneden silinirdi.

Tuhaf olan şu ki, bunun Dennis’in hikâyesi olmasını hiç planlamamıştım. Onun Pig Bodine için heteroseksüel bir adam olması gerekiyordu. Bu hastalıklı gemicinin gerçek hayattaki karşılığı, aslında benim başlangıç noktamdı. Ordudayken gemideki bir topçu arkadaşımdan, bir balayı hikâyesi duymuştum. Portsmouth, Virginia’da bir kıyı devriyesi görevindeydik. Bizim ritmimiz tersanenin ıssız bir parçasıydı –zincir bağlantı çitleri, demir yolu mahmuzları- ve gece düşmanca bir şekilde soğuktu, etrafta hizaya sokmamız gereken yaramaz denizciler de yoktu. Böylece gemi arkadaşım, devriyenin kıdemli bir üyesi olarak, deniz hikâyeleri anlatarak vakit geçirme yükümlülüğünü sırtladı. Bu balayı hikâyesi o zamanlardan birinde anlatıldı. Balayında onun yaşadığı şey, aslında benim Dennis Flange’ımın yaşadığı şeydi. Hikâyenin içeriğinden çok, herhangi birinin bu şekilde davranacağı düşüncesi beni eğlendirmişti. Ortağım bir gemi anekdotunda yer almıştı işte. Daha onunla tanışmadan önce bir kıyı görevine transfer edilmiş ve bir efsane olmuştu. Sonunda, terhis edilmeden bir gün evvel Norfolk deniz üstündeki bir kışlanın bahçesinde, sabahın erken saatlerinde toplandığımızda onu görmüştüm. Onu görür görmez, o an kim olduğuna dair tuhaf bir bilgiye sahip olmuştum sanki. Durumu fazla dramatize etmeyeyim, ama Pig Bodine’i hâlâ çok severim, karakteri, romanlardan bu yana bir veya iki kez hatırladım. Yollarımızın bu hayalî durumlarla kesiştiğini hatırlamak da ayrıca güzel.

Modern okuyucuların bu hikâye boyunca kabul edilemez seviyede ırkçı, cinsiyetçi ve protofaşist konuşmalar tarafından canları sıkılacaktır. Keşke bunun sadece Pig Bodine’in sözleri olduğunu söyleyebilseydim fakat ne yazık ki o zamanlar benim sesim de öyleydi. Şu an için söyleyebileceğim en iyi şey, zamanı içerisinde düşünüldüğünde, hikâyenin yeterince özgün olduğudur. John Kennedy’nin rol modeli James Bond, üçüncü dünya insanlarını tekmeleyerek adını duyurmak üzereydi, yani çoğumuzun, okuyarak büyüdüğü çocuğun maceralarının genişletilmiş hâli. Yıllar sonra 70’leri ele geçiren Archie Bunker’da açıklanmamış ve sorgulanmamış bazı ayrım ve varsayımlar, bir süre hâkim oldu.

Yine de ırksal farklılıkların para ve güç sorunları kadar temel olmadığı ama belli bir amaca hizmet ettiği ortaya çıkabilir, ırksal farklılıklar bizi bölünmüş ve görece yoksul ve güçsüz kılmak için çoğu zaman, onları en çok kınayanların çıkarınadır. Bununla birlikte, bunları söyledikten sonra bu hikâyedeki anlatım tarzı, daha iyisini bilmeyen ukala bir pisliğin tarzıyla devam ediyor, bunun için de özür dilerim.

‘Low-lands’i kabul edilemez bulsam da ‘Entropy’ye baktığımda, kalbimdeki ümitsizlikle karşılaştırılsa eğer, bu hiçbir şey. Hikâye, yeni başlayan yazarların her zaman uyarıldığı prosedürel bir hatanın güzel bir örneğidir. Bir tema, sembol veya başka bir soyut-birleştirici temsilciyle başlamak ve sonra olayları ve karakterleri buna uymaya zorlamak kesinlikle yanlıştır. Buna karşılık olarak ‘Low-lands’deki karakterler, başka açılardan sorunlu olsalar da en azından projeye eğitimli bir sınıf imajı vermek istediğim için, teorik bilgileri sonradan eklediğim bir konumdaydı. Aksi takdirde hikâye, hayatlarındaki sorunları çözemeyen birkaç sıkıcı insan hakkında olurdu ve böyle bir hikâye kimin işine yarardı ki? Bu yüzden içinde anlatıcılık ve geometri hakkında maceralı dersler var.

Hikâye iki üç kez, belki daha fazla antolojiye eklendiğinden, insanlar entropi konusunda gerçekte bildiğimden daha fazlasını bildiğimi düşünüyorlar. Genelde insanları kandırmayla işi olmayan Donald Barthelme, bir dergi röportajında bu konuda tescilli bir kalemim olduğunu öne sürdü. Oxford İngilizce sözlüğüne göre kelime, 1865’te Rudolf Clausius tarafından Yunanca ‘iş-içeriği’ kelimesinin barındırdığı ‘enerji’ anlamını karşılayacak şekilde tanımlanmış. Entropi veya ‘dönüşen içerikler’ bir ısı motorunun karakteristik bir devirde geçirdiği değişimleri incelemenin bir yolu olarak tanıtıldı, ısının işe dönüşmesi de denilebilir. Clausius, anadili Almancaya bağlı kalsaydı ve bu dönüşümü Verwandlungsinhalt olarak adlandırsaydı, bu isimlendirmenin tamamen farklı bir etkisi olabilirdi. Devam eden 70-80 yıl boyunca üzerinde çalışılan entropi, bazı iletişim teorisyenleri tarafından benimsendi ve mevcut kullanımda, eğlenmeye devam ettiği komik ahlakî bükülmeye evrildi. Norbert Wiener’ın The Human Use of Human Beings (teknik – sibernetik alanından olmayan kişiler için yazılmış bir kitap) ile Henry Adams’ın The Education isimli kitabını hemen hemen aynı zamanda okumuştum ve hikâyenin teması bu iki adamın söylediklerinin türevidir. O günlerde hoş bulduğum tavır, herhangi bir kitlesel imha veya düşüş fikrine karşı karamsar olan neşeydi. Modern politik gerilim türünde, büyük ölçekli veya çekici hâle getirilmiş bu tür ‘ölüm görüşleri’nden para kazanıldığı bilinmektedir. Lisanstaki ruh hâlime göre Adams’ın kontrolsüz güç fikri, Wiener’ın evrensel ısıl-dengelilik ve matematiksel durgunluk fikriyle birleştiğinde, sadece etiket gibi görünüyordu. Fakat bunun uzaklığı ve ihtişamı hikâyedeki insanları değiştirmeme sebep oldu. Bence çok yapaylardı, canlı değillerdi. Tarif edilen evlilik buhranı, Flanşlar gibi, inandırıcı olmayan bir şekilde basitleştirilmişti. Dion’un her zaman dediği gibi, üzücü fakat gerçek: fazla kavramsal, fazla sevimli ve mesafeli olun, karakterleriniz sayfalarda ölsünler.

Bir süre için tek endişem, işleri enerji yerine sıcaklık şartlarıyla ayarlayacak olmamdı. Konuyu sonradan daha fazla okudukça, bunun o kadar da kötü bir taktik olmadığını gördüm. Fakat anlayışımın sığlığını hafife almayın. Örneğin 37 santigrat derece insan vücudunun denge sıcaklığı olduğu için, bir denge noktası olarak 37 fahrenhaytı seçtim. Sevimli, değil mi?

Ayrıca herkesin entropi konusunda bu kadar sönük bir anlayışa sahip olmadığı ortaya çıktı. Yine Oxford sözlüğüne göre Clerk Maxmell ve P. G. Tait, en azından bir süreliğine, Clausius’un aksine, entropiyi iş için mevcut olan değil, mevcut olmayan bir enerji ölçüsü olarak kullandı. Bu ülkede bir asır önce bu özelliği teorik olarak geliştirmiş olan Willard Gibbs, bunu, bir diyagram şeklinde termodinamiği, özellikle de ikinci yasayı popülerleştirmeye bir katkı olarak düşündü.

Slow Learner - Thomas Pynchon

Bugünlerde hikâyede beni heyecanlandıran şey, termodinamik kasvetinden çok hikâyenin, 50’lerin bazı insanlar için nasıl olduğunu yansıtması. Beat ruhunu ikinci el bilimle incelttiğimi düşünmeme rağmen, yine de o zamanlar yazdığım birçok şey gibi, bir Beat hikâyesine yakın. ‘Entropi’yi 58 veya 59’da yazdım –57’ler hakkında konuşurken “o zamanlar” dediğimde, adeta bir alaycı gibi görünüyorum. O zamanların bir yılı, bir diğerine çok benziyordu. 50’lerin en zararlı yönlerinden biri, o yıllarda büyüyen insanları, o yılların sonsuza kadar süreceğine inandırmasıydı. Daha sonra garip bir saç kesimi ile kongrede yeni biri olarak fark edilen John Kenndey, biraz dikkat çekmeye başlayana kadar, etrafta çok fazla amaçsızlık vardı. Eisenhower içerdeyken, her şeyin olduğu gibi devam etmemesi için hiçbir sebep yoktu.

Bu hikâyeyi yazdığımdan beri, entropiyi anlamak için çalışmaya devam ettim ama okudukça kavradığım şeylerden daha az emin olmaya başladım. Oxford sözlüğünün tanımlarını ve Isaac Asimov’un açıklamalarını ve hatta matematiğin bir kısmını bile, az çok takip edebildim. Fakat nitelikler ve nicelikler bir araya gelip, kafamda tek bir kavram oluşturmuyorlar. Gibb’in entropiyi yazılı bir biçimde “idraki zor ve zoraki bir karanlık” şeklinde tanımladığında, sorunu, sadece kendisinin öngördüğünü anlamak bir züğürt tesellisiydi. Bugünlerde varlık hakkında düşündüğümde, hepimizin bölgesel olarak burada sıkışıp kaldığı ve ölümle sona ereceği söylenen tek yönlü insan zamanı ile gittikçe daha çok ilişkili olduğumuzu görüyorum. Yalnızca termodinamik olanlar değil, tıbbî nitelikteki bazı işlemler de çoğu zaman geri döndürülemez. Er veya geç hepimiz bunu samimi bir şekilde öğreneceğiz.

‘Entropi’yi yazarken bu tür düşünceleri pek taşımıyordum. Üzerine-yazma gibi çeşitli suistimallerle daha çok ilgileniyordum. Görünen dalların ne kadar rahatsız edici olduğunun dışında, herkese, bu hikâyelerde yaptığım tüm üzerine-yazmalar hakkında ayrıntılı bir nutuk çekeceğim. Hâlâ bir filizin ne olduğundan emin değilim. Sanırım bu kelimeyi T.S. Eliot’tan aldım. Şahsen dallara karşı hiçbir düşüncem yok fakat kelimeyi aşırı kullanışım, -yalnızca kelimelere çok fazla zaman ve enerji harcadığınızda olabilecekleri görmek adına- güzel bir örnek. Bu tavsiye başka yerlerde daha sık ve daha ikna edici biçimde sunuldu fakat o zamanlar benim özel yanlış prosedürüm, eş anlamlılar sözlüğüne bakıp kulağa hoş, havalı veya bir etki oluşturması muhtemel kelimeleri not etmekti. Bu kelimeler genellikle gözüme güzel görünen ve daha sonra sözlükten ne anlama geldiğini öğrenme zahmetine girmeyeceğim kelimelerdi. Aptalca geliyor olabilir, zaten öyle. Biz konuşurken bile başkalarının bunu yapabilmesi ve benim hatamdan kazanç sağlayabilmesi ihtimalinden bahsediyorum.

Aynı ücretsiz tavsiye, bilgi parçalarına da uygulanabilir. Herkese bildiklerini yazmaları söyleniyor. Çoğumuzun sorunu, yaşamın ilk zamanlarında her şeyi bildiğimizi düşünmemizdir. Veya daha faydalı bir ifadeyle, cehaletimizin sınırlarının ve kapsamının farkında olmayız. Cehalet sadece bir kişinin zihin haritasındaki boş bir alan değildir. Konturları ve tutarlılığı vardır ve bildiğim kadarıyla çalışma kuralları da mevcuttur. Bu yüzden bildiklerimiz hakkında yazmanın bir sonucu olarak, cehaletimize aşina olmayı ve bunun iyi bir hikâyeyi mahvetme olasılığını düşünmeliyiz. Opera librettolarının, filmlerin ve televizyon dizilerinin ayrıntılardaki her türlü hatadan kurtulmalarına izin verilir. Televizyon karşısında geçirilen çok fazla vakit sonucunda, bir yazar, kurgular için de aynı şeye inanmaya başlayabilir. Oysa öyle değil. Bilmediğim veya öğrenmeye üşendiğim bir şey, uydurmak kesinlikle yanlış olmasa da çoğu zaman düzmece verilerle, fark oluşturacak kadar hassas yerlerde konuşlandırılmamakta ve hikâyenin dışında sahip olduğu marjinal çekiciliğini kaybetmektedir. ‘Entropi’den bir örneğe tanık edeyim sizi: Callisto karakterinde bir tür hayattan bezmiş bir Orta Avrupalı etkisi yakalamaya çalışıyordum ve Stravinsky’nin L’Historie du Soldat kaydının notlarının bazı satırlarında gördüğüm grippe espagnole tabirini kullandım. Bunun bir tür Birinci Dünya Savaşı sonrası ruhsal bir rahatsızlık veya başka bir şey olduğunu düşünmüş olmalıyım. İspanyol gribinin ne anlama geldiğini sonradan öğrendim, çaldığım referans, aslında savaşı takip eden dünya çapındaki bir salgındı.

Buradaki ders bariz, fakat arada sırada gözden kaçıyor, birinin bilgilerini, özellikle de kulaktan dolma olanları veya plak albümlerinin arka kapaklarındakileri doğrulamak gerekir. Ne de olsa son zamanlarda, en azından prensipte, herkesin sadece birkaç tuşa basarak akıl almaz derecede büyük bilgileri paylaşabildikleri bir çağa girdik. Aptalca hatalar için hiçbir mazeret yok ve umarım, o kimsenin yakalayamayacağı şekilde çalınan veriler konusunda daha çok engellemelere yol açar.

Büyüleyici bir konu: edebî hırsızlık. Ceza kanununda olduğu gibi dereceleri vardır: intihalden başlar ve devam eder fakat hepsi yanlış prosedürün biçimleridir. Öte yandan, hiçbir şeyin orijinal olmadığına ve tüm yazarların ‘ödünç aldığına’ inanıyorsanız; ‘kaynaklarda’; hâlâ kredi limitleri veya onaylar sorunu olduğunu bilin. ‘Under the Rose’(1959) filmine kadar, kendimi, doğrudan olmasa da hikâyenin ana kaynağının, 1899 Mısır rehberi olan, aynı adı taşıyan Karl Baedeker olduğuna inandırabilmiştim.

Bu kitabı Cornell Co-op’ta görmüştüm. Bütün kış ve yaz boyunca, yazarlık tutukluluğu yaşamıştım. Baxter Hathaway tarafından yürütülen bir yazarlık semineri alıyordum. Bir süre ara verdikten sonra geri döndüğünde yabancı biri gibiydi ve beni dehşete düşürmüştü. Kurs bir süredir devam ediyordu ve ben hiçbir şey teslim etmemiştim. “Haydi!” insanlar bana tavsiye veriyorlardı, “o iyi biri, bu konuda endişelenme.” Benimle dalga mı geçiyorlardı yoksa haklılar mıydı? Bu benim için önemli bir sorun hâline gelmeye başlamıştı. Yarıyılın sonunda postama, grafiti kaplı bir tuvalet kabinini gösteren, karikatür kartlarından geldi bir tane. “Uzun süre pratik yaptın,” diyordu, “şimdi yaz!” Baxter Hathaway imzalıydı. Kasaya para yatırırken bile, bu soluk kırmızı cildi, bir hikâyenin içeriği için yağmalamayı planlıyor olabilir miydim?

Willy Sutton bir kasayı soyabilir mi? Diplomatik birliklerin isimlerine kadar daha önce hiç gitmediğim ve bilmediğim bir yerin ve zamanın tüm ayrıntılarını, Baedeker’i yağmaladım. Kim, Khevenhüller-Metsch diye bir isim uydurur ki? Başkaları da benim kadar etkilenmesin ve bu teknikle devam etmesin diye -lütfen, bunun hikâye yazmanın berbat bir yolu olduğunu belirtmeme izin verin-. Buradaki problem, ‘Entropi’nin problemine benziyor: soyut bir şeyle başlamak –bir termodinamik, uyduruk bir terim veya rehberdeki bir bilgi- ve ancak ondan sonra karakterleri ve olay örgüsünü geliştirmeye çalışmak. Biz buna meslekte arkası önüne gelmiş deriz. Şuna benziyor: bir şeye başlamadan başka bir şeye başlamaya eğilimli olmak. Bu rahatsız edicidir.

Ayrıca daha ayrıntılı yollarla da çalabiliyordum veya buna ‘türetme’ diyebiliriz. Bir sürü casus kurgusu, entrika romanları okuyarak büyümüştüm, özellikle John Buchan’ınkileri. Şu an herkesin hatırladığı tek kitabı The Thirty-Nine Steps’dir ama en az yarım düzine daha iyi yahut çok iyi romanı da var. Hepsi memleketimin kitaplığındaydı. E. Phillips Oppenheim, Helen Maclnnes, Geoffrey Household ve daha birçokları… Kitapların en net etkisi, nihayetinde, eleştirel olmayan zihin dünyamda, iki dünya savaşından önceki tarihin tuhaf, karanlık bir vizyonunu oluşturmaktı. Siyasi kararlar ve resmî belgeler, neredeyse gizlenme, casusluk, sahte kimlikler ve psikolojik oyunlar kadar yer almıyordu. Çok sonra, Edmund Wilson’ın To the Finland Station’ı ve Machievelli’in The Prince’i gibi iki kuvvetli etkiyle karşılaştım, bunlar da hikâyenin altında yatan ilginç soruyu geliştirmeme yardım etti: tarih kişisel midir yoksa istatiksel midir? O zamanki okumalarım aynı zamanda pek çok Victorian’ı da içeriyordu. Böylece hayal gücümde, Birinci Dünya Savaşı’nın apokaliptik hesaplaşmasının, ergen zihinler için çok değerli olan o çekici belanın şeklini almasına izin veriyordu.

Bunu hafife almak istemiyorum. Ortak kâbusumuz The Bomb da orada işte. 59’da yeterince kötüydü ve tehlike seviyesi artmaya devam ettiği için şimdi daha da kötü. Onun hakkında ne o zaman ne de şimdi, bilinçdışı hiçbir şey gerçekleşmedi. 1945’ten beri bu konuda bir şeyler yapma gücü de dâhil olmak üzere, iktidara sahip olan, birbiri ardına gelen suçlu delilerin dışında, geri kalan bizler yani zavallı koyunların çoğu her zamanki basit ve standart bir korkuya saplandı. Sanırım hepimiz çaresizliğimiz ve terörün bu yavaş yükselişiyle, düşünmemekten delirmeye kadar bize açık olan birkaç yolla başa çıkmaya çalıştık.

Bu yüzden sadece zayıf ve iyi niyetinden dolayı “Under the Rose”dan daha az rahatsızım. Bence oradaki karakterler biraz daha iyi, en azından artık döşemenin üzerinde yatmakla kalmıyor, seğirtmeye ve gözlerini kırparak açık tutmaya çalışıyorlar, ancak diyalogları hâlâ benim çok yaşlı Bad Ear’ımdan muzdarip. Public Broadcast System’in amansız çabaları sayesinde bugün herkes İngilizce’nin, konuşulduğu en uzak nüanslarına bile aşikâr. Benim zamanımda kaynak olarak yüzde yüz güvenilir olmayan filmlerle ve radyo yayınlarıyla yetinmek zorundaydım. Bu yüzden bütün pip-pip ve jolly-ho işleri modern okuyucuya sahte ve basmakalıp geliyor. Okuyucular ayrıca bu tür için çıtayı herkesten fazla yükselten usta John le Carré yüzünden yetersiz hissedebilirler. Bugün buradaki çabamın eksik olan olay örgüsü karmaşıklığı ve karakter derinliğinden olmasını bekliyoruz. Ne mutlu ki çoğu kendimi enayi olarak adadığım kovalama sahneleriydi –bırakamadığım bir şey ve bir parça da çocuksuluk. Bana göre Road Runner çizgi filmleri, radyo dalgalarından asla kaybolmamalı.

Dikkatli Shakespeare hayranları Porpentine isminin Hamlet’in 1. kitabını 5. Bölümünden alındığını fark edeceklerdir. Bu isim ‘kirpi’nin eski bir kullanımıdır. Moldweorp eski Cermen dilinde ‘köstebek’ anlamına geliyordu, casus olan değil, hayvan olan. Adını iki sevimli, tüylü yaratıktan alan insanın, Avrupa’nın kaderine kafa yormasının hoş olabileceğini düşündüm.

Daha insafsızca olanı da şu, yakın zamanda yayımlanan Graham Greene’in Our Man In Havana kitabındaki isteksiz, casus karakter Wormold’un adının yankısı da var.

‘Under the Rose’taki bir başka etki, o zamandan beri yaptığım gibi suiistimal etmek için çok yeni olan, sürrealizmdi. Modern sanatlardan seçmeli ders alıyordum ve sürrealistler gerçekten dikkatimi çekiyordu. Henüz hayalimdeki hayata neredeyse hiçbir erişimim olmadığı için, akımın ana noktasını kaçırdım ve bunun yerine, mantıksız ve şaşırtıcı etkiler oluşturmak için, normalde bir arada bulunmayan ögelerin, aynı çerçeve içinde birleştirilebileceği fikrinin sadeliği ile büyülendim. Daha sonra öğrenmem gereken şey, bu yöntemi bir dereceye kadar özen ve beceriyle yönetmenin gerekliliğiydi, eski ayrıntıların herhangi bir kombinasyonu işe yaramazdı. Babasının orkestra kayıtlarının çocukken üzerimde derin ve silinmez bir iz bıraktığı Spike Jones Jr. bir röportajında şöyle diyordu: “Babamın yaptığı tarzdaki müzikte, insanların anlamadığı şeylerden biri, do majörü bir silah sesiyle değiştirdiğinizde, do majör bir silah sesi olmalıdır, aksi takdirde bu berbat bir sesten ibaret kalacaktır.”

‘The Secret Integration’daki sahnelerin çoğunda, rastgele bir araya getirilmiş şeylerden anlaşılacağı gibi, daha da kötüleşecektim. Ama bu hikâyeyi, ona antipati beslemekten ziyade, sevdiğim için, daha çok eşyaların hafıza odalarında biriktirdiği dağınıklık üzerinden suçlayacağım. ‘Low-lands’ gibi bu da bir memleket hikâyesi, doğrudan manzaradan ve birlikte büyüdüğüm deneyimlerden yola çıkarak yazdıklarımdan biri. Yanlışlıkla Long Island’ı tarihî olmayan, uzak durulması gereken ama çok bağlı hissetmediğim, dev ve özelliksiz bir kıyı kordonu olarak düşünmüşüm. Tuhaftır ki her iki hikâyede de boşluk olarak hissettiğim şeye, bir dizi karmaşık topografyayı dayattım.

Belki de öyle davranmanın birazcık daha egzotik hâle getirmenin bir yolu olduğunu hissettim.

Sadece bu Long Island alanını karmaşıklaştırmakla kalmadım, aynı zamanda tüm mahallenin etrafına bir çizgi çektim ve hepsini Berkshires’a taşıdım ve evet, oraya hâlâ gitmedim. Yine eski bir Baedeker numarası. Bu sefer ihtiyacım olan ayrıntıları 1930’larda, WPA’nın federal yazarlar projesi tarafından yayınlanan Berkshires bölgesel rehberinde buldum. O rehberi kütüphanelerde hâlâ bulunabilecek mükemmel bir eyalet ve bölgesel hacim dizisinden biridir. Öğretici ve zevkli bir okuma sağlar. Aslında Berkshires kitabında o kadar güzel, o kadar derin ve zengin duygular var ki ondan bir şeyler çalmaktan utandığımı söylemeliyim.

Neden böyle bir aktarma stratejisini benimsediğim, artık benim için belirgin değil. Kişisel deneyimimi başka ortamlara kaydırmak, en az ‘The Small Rain’e kadar geri gitti. Bunun bir kısmı, o zamanlar ‘fazla otobiyografik’ bulduğum kurguya karşı kaba bir saygısızlıktı. Bir yerde, herkesin bildiği gibi, gerçek neredeyse tam tersiyken, birinin özel hayatının kurguyla hiçbir ilgisi olmadığı fikrine kapıldım. Dahası, ne kadar görmezlikten gelmeyi tercih etsem de etrafımda tam tersi kanıtlar vardı. Beni, şimdi olduğu gibi o zaman da heyecanlandıran ve memnun eden kurgu, yayımlanmış veya yayımlanmamış olsun, her zaman hepimizin yaşadığı hayatın daha derin, daha paylaşılan zeminlerinden bir bedelle bulunup alındıktan sonra parlak, inkâr edilemez bir şekilde otantik hâle getirilmiş olanlardı. Ne kadar kusurlu olsa da bunu anlamadığımı bilmekten nefret ediyorum, galiba kiram çok yüksekti. Ama öyle ama böyle, aptal gibi, süslü ayak işlerini yapmayı tercih etmiştim.

Sonra, belki de başka bir faktör, sadece klostrofobiydi. O zamanlar yazarken, biraz esneme ve dışarı çıkma ihtiyacı hisseden tek yazar ben değildim. Beat yazarlarının bize öncülük ediyormuş gibi göründüğü o çok çekici gelen Amerikan pikaresk yaşamı, yoğun hissedilen akademik kuşatılma duygusuna dönmüş olabilir. Her alanda ve her zamandaki çıraklar, kalfalık konusunda huzursuzdur.

‘The Secret Integration’ı yazdığımda, işin bu aşamasına girmiştim. Yayımlanmış bir romanım vardı ve bir iki şey bildiğimi düşünüyordum, fakat ilk defa susup etrafımdaki Amerikan seslerini dinlemeye, hatta gözlerimi basılı kaynaklardan uzaklaştırıp Amerika’nın sözsüz gerçekliğine bakmaya başladığıma inanıyordum. Sonunda Kerouac’ın yazdığı yerleri ziyaret etmek için yola çıktım. O kasabalar ve Greyhound sesleri, ucuz ve pis oteller, bu hikâyeye girmenin bir yolunu buldu ve bu şekilde devam etmesinden oldukça memnunum.

Mükemmel olmamayı anlayışla karşılamak, uzak bir ihtimal değil. Örneğin çocuklar bazı alanlarda çok parlak değillerdir, 80’lerin çocuklarında kesinlikle eğreti durmuyor böylesi şeyler. Ayrıca kendimi berrak bir zihinle, sürrealizminin çoğunu baltalamış olarak da görebilirdim. Yine de hâlâ nasıl yazdığıma inanamadığım kısımlar var. Son birkaç on yılda, bazı elf toplulukları gizlice içeriye girmiş ve şansını denemiş olmalı. Bununla beraber, öğrenme eğrimin inişli-çıkışlı şeklinden anlaşılacağı gibi, olumlu ve profesyonel yönde uzun süre devam edeceğimi beklemek benim için çok fazlaydı. Yazdığım bir sonraki hikâye, bir ‘roman’ olarak pazarlanan ve o zamana kadar öğrendiğimi düşündüğüm birçok şeyi unutmuş göründüğüm ‘The Crying of Lot 49’ idi.

Büyük olasılıkla bu son hikâyeye olan hislerimin çoğu, kötü alışkanlıkları, aptal teorileri ve arada sırada nasıl yapıldığına dair bir fikir edinmeye başladığı üretken sessizlik anlarıyla ortaya çıkıyor gibi görünen yazar için, hayatımın şu zamanındaki nostaljiye kadar izlenebilir. Ne de olsa gençleri en çok çeken şey, değişikliklerdir. Bitmiş karakterin donuk fotoğrafı değil, film, akıştaki ruhtur. Belki de geçmişime dair olan bu küçük bağlılık, Frank Zappa’nın dediği, oturup Rock ‘n’ Roll oynayan bir grup yaşlı adam, gibi bir durumdur. Ama hepimizin bildiği gibi Rock ‘n’ Roll asla ölmeyecek ve Henry Adams’ın da dediği gibi, eğitim sonsuza kadar devam edecek.

Thomas Pynchon

[1] Diftong: Kimi dillerde görülen, hecede yan yana bulunan, çıkarılışı sırasında tınısı değişen, başlangıçta duyulan sesin bitişte yerini başkasına bırakması yoluyla gerçekleşen iki ünlü. (ç.n.)


Thomas Pynchon hakkındaki görüşlerinizi Kayıp Rıhtım Forum’da bizimle paylaşabilirsiniz.

Konuk Yazar

Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!

İletişim: [email protected]

1 Yorum BULUNUYOR


  1. Avatar for driveinthenails driveinthenails dedi ki:

    Thomas Pynchon okuması, anlaması en güç yazarlardan biriydi. Türkçe çevirileri var fakat hakkını veremeyeceğini düşündüğüm için kitaplarını satın almadım. Çok merak ettiğim yazarlardan biriydi, önsözünü okumak keyif verdi.

Söyleyeceklerin mi var? Forum'a gelip sohbete katıl.

Ryan Gosling, Marvel Dedikodularına Cevap Verdi: Nova Rolünü Üstlenmeyecek

emrah ablak söyleşi

Emrah Ablak: “Karikatüristler Muhalif Olur Görüşü Bizim Mesleğe İnanılmaz Zarar Veriyor”