Tolkien’in Büyülü Yüzüğü | Peter S. Beagle

Sevgili Sabri Gürses'in dilimize kazandırdığı Peter S. Beagle'in "Tolkien'in Büyülü Yüzüğü" makalesiyle karşınızdayız!

J.R.R. Tolkien ve onun büyülü dünyası hakkında konuşmaya doyamıyoruz. Üzerine sayfalarca kitaplar yazıldı, her gün başka dizi/oyun/film haberiyle heyecanlanıyoruz. Derinlerine inmesi, belki de en zevkli evrenlerden birisiyle karşı karşıyayız.

Öyleyse konuşmaya devam edelim.

Bugün, çok kıymetli bir yazıyla karşınızdayız. 10. Yıl Şenliklerimize kayıtsız kalamayan yazar ve çevirmen dostumuz sevgili Sabri Gürses‘in bizlerle paylaştığı, bizim de kıvançla sizlere ulaştırdığımız “Tolkien’in Büyülü Yüzüğü” makalesini keyifle okuyacaksınız.

Ünlü fantastik kurgu yazarı Peter S. Beagle’in kaleme aldığı bu metin, Türkçede daha önce yine Sabri Gürses’in derlediği “Tolkien’in Ağacı” adlı kitapta da yer almıştı.

Sevgili Gürses’e buradan bir kez daha teşekkür ediyor, sizlere de keyifli okumalar diliyoruz!


Ta kuzeyde Demir Tepeler, Gri Dağlar ve Forochel’in Buz Körfezi vardır; bunun ardında yalnızca büyük Kuzey Çölü uzanır. En güneyde kara ve vahşi bir halkın ülkesi, Haradwaith uzanır ve denizin ötesinde Eldar halklarının geldiği ve vakti gelince geri döneceği ölümsüz Batı Ülkesi toprağı vardır. Doğu’da Mordor vardır ve orası her zaman şeytani ve ıssız bir ülke olmuştur. Orta Dünya’nın sınırları bunlardır, ve J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’nde araştırıp tarihçelendirdiği dünya budur. Yarattığı demiyorum, çünkü o hep oradaydı.

Yüzüklerin Efendisi ve öncülü Hobbit, benim deneyimimde, başkalarıyla samimiyetle paylaştığım bir dizi kitap, şiir ve şarkıya karşılık gelmektedir. En tuhaf yabancıların onu bildiği ortaya çıkar. Gandalf’tan ve çılgın Gollum’dan ve Khazad dûm Köprüsü’nden bahsetmeye dalarız. Eski dostlar, benim yaptığım gibi onu yeniden keşfeder – Yüzük üçlemesinin herhangi bir kitabını karıştırmak bütün efsaneye bir kez daha saplanıp kalmak demektir – ve ondan, daha ilk kez okumuşuz gibi bahsederiz, sanki çok uzun zaman önce olmuş bir şeyi hatırlar gibi. Bizden bir şeyler onu okumaya dalmıştır, o yüzden o bize aittir.

Kitabın ülkesi, yani Orta Dünya bizimkine çok benzeyen, onun kadar mitsel, ama artık var olmayan bir ülkedir. Günışığı çocukluğun uzun yazlarından hatırlanır ve kâbusları tam da çocuklarınkidir; günışığını sonsuza dek kapatan büyük, soğuk kütlelerin insanı çökerten hayali. Fakat Orta Dünya sakinlerinin yaşamlarını yönlendiren güçler bizim yaşamlarımızı yönlendirenlerle aynıdır – tarih, şans ve tutku. Olasılıklarla fokurdayan, doğal yasalara tâbi ve her dünyanın hemen kıyısında uluyan kaostan ancak bir deri kalınlığı uzakta duran bir dünyadır. Oz değildir, Büyük İyi Yer değildir, bizimkine benzer insanlar ve şeylerin, kokular ve mevsimlerin olduğu bir yerdir.

Hobbit’le hem Orta Dünya’ya hem de Tek Yüzük’ün öyküsüne giriş yaparız. Hobbitler küçük, oyuklarda yaşayan, Cücelerden az bir şey kısa bir halktır: kürklü ayakları vardır, sosyal tarımcı ve bahçecidirler, ateşe, şarkılara ve tütüne bayılırlar, şişmanlamaya ve soylarını sayıp dökmeye eğilimlidirler. Bu kitapta Hobbit, Bilbo, Baggins; on üç Cüce ve Gandalf adlı bir büyücüye, asırlar önce bir ejderha tarafından çalınmış bir hazinenin geri alınmasına yardım etmek üzere eşlik eder. Macera sırasında Bilbo büyülü bir yüzük bulur ve onu eve getirir. Yüzüğün hüneri, anladığı kadarıyla, onu takanı görünmez yapmaktır, ki bu da eğer teyzelerden ve ejderhalardan kaçıyorsanız pek yararlıdır, ve Bilbo onu bir ya da iki kez her iki nedenle de kullanır. Fakat onu sakladığı altmış yıl boyunca pek kullanmaz; cebinde sağlam bir zincire bağlı şekilde taşır.

Yüzüklerin Efendisi Gandalf’ın Bilbo’nun yüzüğünün aslında şiirdeki Tek Yüzük olduğunu keşfetmesiyle başlar. Onu yapan Kara Efendi’ydi – yaşsız ve alabildiğine kötü olan Mordorlu Sauron – ve diğer yüzükler zaman içinde üç halkı – Elfler, Cüceler ve İnsanlar – , hepsinin efendisi olan Tek Yüzük’ün egemenliği altında toplamak içindir. Fakat Sauron yüzüğü kaybetmiştir ve onu arayışı gitgide daha vahşi ve çılgın bir hal almaktadır: Yüzüğe sahip olarak sonunda yenilmez olabilir, fakat onsuz gücü eksiktir.

Yüzük yok edilmelidir – yalnız onu Sauron’un ele geçirmesinden korumak için değil, ayrıca bütün yüzükler arasında Tek Yüzük’ün doğasının iyiyi kötüye çevirmek olduğu için – ve dağ Mordor’da, Kara Efendi’nin gözü önünde olsa bile, yüzükle birlikte yapıldığı volkana doğru yolculuğa çıkacak olan Bilbo’nun kuzeni Frodo Baggins’tir.

Konu bu; fakat kitabın asıl tadı, Yüzüklerin Efendisi’nin ancak birkaç dizesini oluşturduğu epiğin zenginliğinden gelmektedir. Tolkien’in dünyasının yapısı bir kar tanesi ya da örümcek ağı kadar karışık bir şekilde dolambaçlı ve doğaldır: Sırf Orta Dünya’daki insanların krallıkları üç çağ dayanmıştır ve her birinin tarihi, Tolkien’in onları çarpıcı Ek’te sergilediği kadarıyla, Yüzüklerin Efendisi kadar uzun bir balad için gerekli olan malzemeye sahiptir. Ve anıları Çok Eski Günlere, Orta Dünya’da iyi ya da kötünün olmadığı zamanlara dek uzanan daha yaşlı başka halklar – özellikle de ölümsüz Elfler – vardır; Cüceler ve Entler – “dağlar kadar yaşlı olan” ağaç çobanları – ve hiçbir ırka, misyona ve çağa ait olmayan Tom Bombadil vardır.

Tolkien, bize bu halkların her birine dair bir şeyler anlatmaktadır – şarkıları, dilleri, efsaneleri, gelenekleri ve birbirleriyle ilişkileri – fakat onlar ve dünyaları hakkında bildiklerinin tümünü anlatmayacak kadar da zekidir. Kişi bunu bütün edebi yaratılarda yapabilir, ama yaşayan bir şeyle hayır. Ve Orta Dünya yaşamaktadır, yalnız Yüzüklerin Efendisi içinde değil, ama çevresinde, önünde ve ardında. Bütün yapıtı (bu denemenin bir özrü sayılacağı karıştırmaları saymazsak) beş ya da altı kez okudum ve her seferinde örgüsünden aldığım haz derinleşiyor. Aklı oyalıyor ve cepte taşınan bir taş ya da tahta parçası gibi, her akılda bireysel bir işlemeye gerek duyan bir kitap. Bazen, onu kendim yazmadığımı bilsem de, yazmış gibi hissediyorum.

Hobbit, Orta Dünya sakinlerine yönelik iyi bir giriş, üstelik ana karakterlerinden birkaçı Yüzüklerin Efendisi’nde yeniden beliriyor. Hobbitlerin, Cücelerin, Elflerin ve İnsanların dışında, büyücü Gandalf da var: Birçok halkın birçok isimle çağırdığı, beli bükük, öfkeli, işe yaramaz, bunamış ve bir bakıma komik, ahlaksız bir ihtiyar olarak görünebilen, ya da korkutucu gücün parlak bir figürü, Sauron’un arzusuna karşı koyacak güçte olan bir gezgin. Ve istediği anda bir ayı suretine bürünebilen Beorn, deri-değiştiren var; geçimsiz, gürültücü biri, ama iyi bir dost. Beorn, Hobbit’ten sonra görünmez, fakat edebi bir anlamda daha derinlikli olan Tom Bombadill’in öncülüdür. Her ikisi de, başkalarının büyük ilgilerinden hoşlanmayan garip yaratıklar. Her ikisi de, kendilerininkinden başka hiçbir bağa sahip olmayan, kendisinin efendisidir; fakat yaşlı Bombadil yaşayan bir şarkıdır, gücü de Beorn’unkinden daha çoktur. Eğer Sauron yüzüğü ele geçirecek olursa yenilecek olan son kişidir.

Ama her iki kitaptaki bütün karakterler arasında en unutulmayacak – ve kendi kötü kaderi açısından en önemlisi – olan Smeagol, ya da sürekli çıkardığı yutkunma sesi yüzünden Gollum denilen yaratıktır. Gollum atalar açısından hobbitlere çok yakındır ve yüzüğü binlerce yıldır kayıp durduğu bir nehirde bulan odur. Dahası, sırf yaşamında karşılaştığı her şeyden daha güzel diye, onu elde etmek için birini öldürür. Ona verdiği ad, “Kıymetlim” olur. Onunla nehrin dağların ardına saklandığı yere kadar kaçar ve orada, dağlarda kaybolan Bilbo ona ve cebine attığı korumasız Yüzüğe rastlayıncaya dek karanlıkta gizlenir. Yüzük, Gandalf’ın fark ettiği gibi kendini korumaktadır: Güce yönelmektedir; gitmesi gereken yere gider. Fakat Gollum, Kıymetlisi olmadan yaşayamaz ve çok geçmeden, onu aramak üzere dağları terk eder. Dolanırken kazara Frodo ve Sam’in yoluna çıkar ve onlara yakalanır, onları bir zamanlar Sauron’un eseri olduğu Mordor’a götürmeye mecbur kalır. Ondan sonra, ya onlarla birlikte ya da onların gözetimindedir, neredeyse yolculuklarının ve aynı derecede korkunç kendi macerasının sonuna dek böyle sürüklenir.

Frodo onu yakaladığı sırada, Gollum elbette fazlasıyla delirmiştir. Yüzüğün açlığıyla yaşayarak geçen karanlık, sessiz yüzyıllar ve bunun ardından Sauron’un işkenceleri aklını tek bir ışıltılı anlamsız tutku külüne çevirmiştir. Şimdi iki yaratıktır, gece gündüz içinde vızıldayıp bıdırdayan iki ses. Gollum ve Smeagol – biri hiç kimse, ben değil, Yüzüğün nesnesi; öbürü zar zor canlıdır, bunca zaman sonra hâlâ iradesinden bir kalıntı taşımakta ve hatta ihanet etmesi gereken Frodo’ya karşı yersiz, grotesk bir acıma duymaktadır. Işığa katlanamaz – ay ışığı bile ona fiziksel işkencedir – ve dünyadaki her şeyden, en çok da Sauron’dan korkmaktadır. Dahası, Gollum tehlikelidir, uzun süredir yamyamdır ve yaralı gövdesi elastik, doğal olmayan bir güce sahiptir. Bilbo ve Sam ve başka birçoğu onu öldürebilir, fakat her seferinde onun acı çektiği düşüncesi, bunu yeterince anlamasalar da (ve Gollum’un yıpranışını anlamak için Yüzüğe bir an olsun sahip olmuş biri gerekir), onları engeller, ve böylece o da Yüzük öyküsündeki rolünü oynamak üzere yaşar. Sonunda imgeleme Yüzüklerin Efendisi’ndeki belki de diğer karakterlerden daha güçlü şekilde yerleşir, ki bu da ona uygundur, çünkü daha öykü başladığı sırada zaten bir hayalettir.

Sauron’un kendisi, bir Hobbitin zihni onunkiyle bir palantir’in, yani görme taşının içinde karşılaştığı korkunç bir an dışında, hiç görülmez.

Fakat Sauron’un hizmetkârları onların azimli enerjile-rinin becerebildiği kadar görünürler. Elfler ve Entlerle dalga geçmek için onun tarafından yetiştirilen, efendileri kadar yaratıcılıktan yoksun, hiçbir şeyden değil çirkinliken zevk alan orklar ve troller; ölü gömücüler, kralların harabe mezarlıkları içinde yaşayan ruhlar; orman barbarlarından, Sauron’un çeşitli türden tuzaklarına düşen kral ve prenslere “fiyl”ler götüren acımasız Haradrim. Bu sonuncuların arasında, en kötü kaderli, en yitik ve solgun olanları, her biri bir zamanlar, ölümlü insanlar için yapılmış dokuz Yüzük’ün etkisi altına giren birer kral, birer insan olan Nazgûllar, Yüzükhayaletleridir. Büyük kuşların ya da kara atların tepesinde efendilerinin isteklerini karşılamak için, birbirlerine bir tür duygusuz acı ve kötülük dolu sesleriyle sürekli seslenerek, Orta Dünya üzerinde ileri geri koşturup avlanırken dondurucu gölgeler salarlar. Onlar bir çocuğun, ayın üzerindeki, kalbinin çarpışıyla çağrılmış, onu arayan bulutları gördüğü düşünden çıkan yaratıklardır; ama ayrıca mahvolmuş insanlardır.

Frodo, onları parmağında Yüzükle görünce üzerlerindeki lanetin doğasını kavrar. Onların felaketi onunkiyle neredeyse aynıdır.

Çünkü Yüzük esir eder. O yeryüzündeki bütün bencilliği gösterebilen alevler içindeki bir tür aynadır ve onu takmak hem Göz’e (çünkü Sauron Yüzüğün yapımına asıl gücünün büyük kısmını parcamıştır ve Yüzük onu çağırır) hem de kişinin başkaları üzerinde etkin olmaya yönelik en derin arzularına çırılçıplak görülmektedir.

Kara Efendi’ye ait olan diğer her şey gibi Yüzük de gerçekten yaratamaz: Güç verebilir, fakat yaşamın gerçek gücüne ve yapısına göre; ve ona sahip olan ölmez, “ama ne büyük ne de daha fazla canlılığa kavuşur.” Gandalf’ın dediği gibi, “sadece yaşar gider.” Bilbo’nun yaşamını tehlikeli biçimde zayıflatmıştır ve Gollum’un geçmişini zihninin takıntısı kılmıştır; ve onu sürekli taşımak Frodo’yu iyileşmeyecek ölçüde yaralamıştır. Sam’e şunları söylediğinde zavallı Gollum’dan ve hatt Nazûl’dan da bahsetmektedir:

“Hiçbir yiyeceğin tadı, suyun lezzeti, rüzgarın sesi, ağaç ya da çiçek ya da çimenin anısı, hiçbir ayın ya da yıldızın imgesi yok artık bende. Karanlıkta çıplağım, Sam, ve benimle bir ateş çemberi arasında hiçbir fark yok. Uyanan gözlerimle bile görebiliyorum bunu ve başka her şey kayboluyor.”

Kitapta bir yığın şarkı söyleniyor. Baladlar, şiir ve bilmeceler Orta Dünya halklarının günlük yaşamına aittir ve epik şiir onların tarihi ve gazeteleridir. Mordor’da yaşayanlar dışındaki değişik ırk ve kabilelerden her birinin kendi şarkı geleneği vardır ve Tolkien – Elflerin kafiye düzeni ve örgülerinden Cücelerin gururlu şarkılarına ve Hobbitlerin çok sevdiği balon dönüşlerine dek – hepsini, nesrinin kendisi şiirle işlenmiş olan bir yazarın becerisi ve doğallığıyla kaydetmektedir. En iyi dörtlükler siz onları okurken kendilerini söylemeye koyulur; tıpkı insan ve yer adları gibi ve bu yüzden, insan Tolkien’in her cilde koyduğu haritaları bile sesli olarak okuyabilir. Müzik ise hiçbir zaman dışarıdan gelmez; bu dünyanın tam ortasından, İlyada ve Nibelungenlied’in dünyasından fışkırdığı gibi fışkırıyor. Tolkien’in insanları işte böyle şarkı söyler.

Kitaplar, Houghton Mifflin tarafından yayımlandıktan sonra, Birleşik Devletler’de ağır ama düzenli bir biçimde sattı, fakat son birkaç yılda satışlar hızla artmaya başladı. Ballantine Books, Tolkien’in onayladığı, bir önsöz ve bazı yeni malzemeler içeren ucuz bir baskı da yayımladı.

Tolkien’in yazdıklarına yönelik asıl ilgi üniversite ve kolej öğrencileri arasında olmuştur. Öğrenciler kendi tuhaf ve değişik çalışmalarını da hazırlamaktadır, ve eğer onların Yüzüklerin Efendisi’ne bağlanmasının ardında onun iyi bir kitap olmasından başka bir neden varsa – canı cehenneme; bizim o ya da bu gençlik yorumcularımızdan biri yakında buna dikkat çekecektir zaten. Fakat Tolkien’in popülerliğinin ardında, Yüzüklerin Efendisi’nin gerçek gücünü ilgilendirdiği için öne çıkarmak istediğim olası bir neden var.

Genç insanlar genellikle gerçek ve uyduruk arasındaki farkı sezer. Ama bilmezler – bu farkı bilmeye ve dile getirmeye çalıştıkları zaman, yetişkin olmuşlardır ve bu halin her tür acısını ve belasını yaşamaya başlamışlardır. Budalalar ya da deliler tarafından yollarından çelinebilirler, fakat vaazlarının bir kelimesini bile hissetmeyen bir vaizi, onları aldatan şarlatanı, kendine inanmayan toplumu hissedebilirler. Kalplerine uydurup herhangi bir şeyi soktukları nadir görülür.

Tolkien, dünyasına ve onda yaşayanların hepsine inanıyor. Bu, elbette, büyüklüğün garantisi değildir – eğer Tolkien iyi bir yazar olmasaydı, bu inanç onu büyük yapmazdı – ama bu olmadı mı sanatta ya da başka bir şeyde büyüklük yoktur ve beni içinde yaşadığımız bu dünyadan söz etmeye zorlayan edebiyatta, bunu çok az bulmaktayım.

Yazar açısından bu inanç yoksunluğu, sanırım, gerçek vücut ve ruhlarına gerçekten olan gerçek şeyleri değişik kılıklardaki kuklaların dans edip şarkı söylediği sıkış tıkış küçük sahnelere doldurmaya uğraşan birçok kitabı başarısız kılan şeydir. Fakat ben Tolkien’in, hiçbir yerde değil, kendi içinde varolan Orta Dünya’da gezindiğine inanıyorum ve Elflerin üzüntüsünü anlıyorum, Mordor’u gördüm.

İşte kitabın birliğinin, Tolkien’in dünyasını parçalarının toplamından, marifetli bir icattan, kolay bir güç meselinden daha büyük kılan derin kendine güvenin kaynağı budur.

Yazarın beceri ve yaratıcılığının ötesinde, filoloji, mitoloji ve şiir bilgisinin ötesinde, Yüzüklerin Efendisi aşk, gurur ve bir parça çılgınlıkla yaratılmıştır. Bu şekilde yaratılan çok fazla edebiyat yok, fakat bazı geceler beni vaktimin bu kadarıyla bile kandırıyor gibi geliyor bana. Bu yüzden Yüzük öyküsünü ve birkaç başka kitabı birçok kez okudum, ve onların hiçbirini okumamış olan çocuklarımı kıskanıyorum, ve eğer daha okumadıysanız sizi de kıskanıyorum ve iyi eğlenceler diliyorum.

Tolkien’s Magic Ring,”
Holiday, Haziran 1966

çeviren Sabri Gürses
Tolkien’in Ağacı‘ndan (Çeviribilim Yayınları, 2013)

* Tolkien’in Ağacı kitabının önsözünde yer alan “Elektrikli Testere ve Ejderha” başlıklı yazıyı buradan okuyabilirsiniz!




Tolkien’in Büyülü Yüzüğü | Peter S. Beagle

Sevgili Sabri Gürses’in dilimize kazandırdığı Peter S. Beagle’in “Tolkien’in Büyülü Yüzüğü” makalesiyle karşınızdayız!

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün