Yüzüklerin Efendisi Önsöz | J.R.R. Tolkien

Aşağıda okuyacağınız metin Yüzüklerin Efendisi’nin 1966 yılındaki yeniden basımı için J.R.R. Tolkien tarafından yazılan önsözün tercümesidir.

Bu, Büyük Yüzük Savaşı’nın tarihçesi oluncaya kadar anlatılarak büyüyen ve kendisinden önceki kadim günlere dair birçok ayrıntı içeren bir hikâyedir. Hobbit’in yazılmasından hemen sonra ve 1937’deki yayınlanmasından önce başladı. Ama aslında yola bir devam hikâyesi yazmak için koyulmamıştım çünkü ondan önce birkaç yıldır kafamda şekillenmeye başlayan “Kadim Günlerin” tarihçesini ve mitolojilerini tamamlamayı ve onları bir düzene sokmayı istiyordum. Bunu daha çok kendi kişisel heveslerimi tatmin etmek için istiyordum ve başkalarının bu çalışmayla ilgileneceğine dair çok az umudum vardı. Özellikle de öncelikli olarak dilsel ilhama dayandığı ve elf dillerinin “tarihi” hakkında gerekli altyapıyı sunmak için başladığı düşünülürse…

Tavsiye ve görüşlerini istediğim kişiler bana dönüş yaptıklarında o küçük umudum yerini tamamen ümitsizliğe bıraktı. Bunun üzerine hobbitler ve onların maceraları hakkında daha fazlasını öğrenmek isteyen okuyucularımdan gelen isteklerden de cesaret alarak hikâyenin devamını yazmaya döndüm. Fakat yazdığım hikâye karşı konulamaz bir şekilde eski dünyaya doğru çekilmeye başladı ve onun bir uzantısı oldu. Öyleydi de… Asıl büyük hikâyenin başlangıcı ve ortası anlatılmadan önceki bitişi ve göçüşüydü.

Bu süreç, hâlihazırda daha eski meselelere göndermeler içeren Hobbit’in yazılmasıyla başlamıştı zaten: Elrond, Gondolin, Yüksek elfler ve orkların yanı sıra daha yüksek ya da derin veya daha karanlık şeylerin uyanışına dair ipuçları: Durin, Moria, Gandalf, Ölüm büyücüsü, Yüzük. Tüm bu göndermelerin öneminin keşfi ve kadim zamanlarla olan ilişkileri Üçüncü Çağ’ı ve doruk noktası olan Yüzük Savaşı’nı ortaya çıkardı.

Hobbitler hakkında daha fazla bilgi isteyen kesim en sonunda istediklerine kavuştu fakat bunun için çok uzun bir süre beklemeleri gerekti. Çünkü Yüzüklerin Efendisi’nin yazılışı 1936’dan 1949’a kadar düzensiz aralıklarla sürdü ve bu zaman zarfında yerine getirmem gereken, erteleyemeyeceğim pek çok görevim vardı. Aynı zamanda hem öğrenci hem de öğretmen olarak tüm dikkatimi alan başka konular da mevcuttu. Elbette ki bu gecikme büyük ölçüde 1939’da başlayan savaştan da kaynaklanıyordu. O yılın sonunda hikâye Birinci Kitap’ın sonuna bile varmamıştı.

Sonraki beş yılın karanlığına rağmen hikâyenin tamamen terk edilemeyeceğini fark ettim ve azar azar, genellikle de geceleri üzerinde çalışmayı sürdürdüm; ta ki Balin’in Moria’daki mezarına gelinceye kadar… O noktada yazmaya uzun bir süre ara verdim. Tekrar devam ettiğimde aradan neredeyse bir yıl geçmişti ve Lothlórien ile Ulu Nehir’le ilgili kısıma geldiğimde takvim 1941’in sonlarını gösteriyordu. Bir sonraki yıl şu anda Üçüncü Kitap’ı oluşturan meselelerin ilk taslakları ile Beşinci Kitap’ın birinci ve üçüncü bölümlerinin başlangıçlarını yazdım. Anórien’deki işaret kuleleri yakılıp, Théoden Harrowdale’e vardığında tekrar durdum. İlham gelmiyordu ve düşünecek hiç zamanım yoktu.

GÖZ ATIN  Gandalf: En Çok Lazım Olduğunda Ortadan Kaybolan O Kişi

11944 yılında yönetmekle, ya da en azından kayıtlara geçirmekle yükümlü olduğum bir savaşın yarım kalmış kısımlarını ve karmaşıklıklarını geride bırakıp, kendimi Frodo’nun Mordor’a yaptığı yolculuk üzerinde çalışmaya zorladım. Sonuç olarak bu bölümler de Dördüncü Kitap’ı oluşturdu, yazıldı ve sıraya konulmuş bir biçimde o sıralar Güney Afrika’da, RAF’da (Royal Air Force / Kraliyet Hava Donanması’nda) bulunan oğlum Christopher’a gönderildi. Her şeye rağmen hikâyenin bugünkü sonuna erişmesi bir beş yıl daha aldı; bu süre zarfında evimi, sandalyemi ve kolejimi değiştirdim ve her ne kadar günlerim artık eskisi kadar karanlık olmasa da hiç de daha az zahmetli değillerdi.  Nihayet ‘sona’ erişildiğindeyse bütün eserin tekrar gözden geçirilmesi ve büyük ölçüde yeniden yazılması gerekti elbette. Aynı zamanda daktiloya dökülmesi ve daha sonra tekrar dökülmesi gerekiyordu; benim tarafımdan. On parmak daktilo kullanabilen, profesyonel birinin ücretini karşılayabilecek durumum yoktu.

Yüzüklerin Efendisi, basıldığı günden itibaren pek çok kişi tarafından okundu. Bu noktada hikâyenin yazılma sebebi ve anlamıyla ilgili aldığım ya da okuduğum bazı görüş ve tahminlere dair bir şeyler söylemek istiyorum. Öncelikli sebep bir öykü anlatıcısının okuyucuların dikkatini çekecek, onları eğlendirecek ve belki de zaman zaman heyecanlandıracak veya derinden duygulandıracak, oldukça uzun bir hikâyede kendisini denemek istemesidir. Nelerin çekici veya duygulandırıcı olacağına dair rehber olarak sadece kendi hislerime sahiptim ve bu yolda pek çok rehber kaçınılmaz olarak hata yapardı.

Kitabı okuyanların bazıları, ya da en azından bir göz atıp inceleyenler onu sıkıcı, saçma veya rezil bulduklarını söylemişler. Bu konu hakkında hiçbir sorun ya da şikâyetim yok. Ne de olsa ben de onların çalışmaları veya yazmayı tercih ettikleri şeyler hakkında aynı şeyleri düşünüyorum. Fakat hikâyemi eğlenceli bulan kişilerin bile memnun olmadığı bazı şeyler var. Bu belki de bu kadar uzun bir hikâyede herkesi her noktada memnun etmenin mümkün olmamasından kaynaklanıyordur. Ya da aynı noktada herkesi mutsuz edememekten… Bana ulaşan mektuplardan anladığım kadarıyla bazı paragraf veya bölümler kimine göre eserin değerini düşürürken kimine göre ise özellikle beğenilmiş. Hepsinin arasındaki en eleştirel okura, yani bana gelirsek ben bile bugün pek çok irili ufaklı kusur bulabiliyorum. Fakat kitabı incelemek ya da yeniden yazmak gibi bir zorunluluğum olmadığından tüm bu eleştirileri sessizlikle geçiştireceğim. Diğerleri tarafından dikkate alınmış bir tanesi hariç: Kitap çok kısa.

GÖZ ATIN  Roverandom: Küçük Bir Çocuğun Kederinden Muazzam Bir Kurguya

Daha derin anlamlara ve ‘mesajlara’ gelecek olursak, yazarın kesinlikle böyle bir niyeti yoktur. Bu ne bir alegori ne de güncel bir olaya dayanıyor. Hikâye kendi kökleri içerisinde büyürken (geçmişe doğru) hiç beklenmedik dallar çıkarıverdi. Fakat kendisi ile Hobbit arasındaki bağ Yüzük’ün kendi önlenemez seçimi tarafından başından itibaren belirlenmişti. En can alıcı bölüm olan “The Shadow of the Past / Geçmişin Gölgesi,” hikâyenin en eski parçalarından biridir. Kaçınılmaz bir felakete dönüşecek olan 1939 yılından çok daha önce yazılmıştı ve savaş önlenmiş olsaydı bile hikâye o noktadan itibaren çizgisini aynen koruyarak gelişmeye devam edecekti. Çünkü kaynağı çok önceden beri aklımda olan, hatta bazıları çoktan kâğıda dökülmüş şeylerdi. 1939’da başlayan savaş onun çok azını ya da hiçbir şeyini değiştirmedi.

Gerçek savaş ne süreç ne de sonuç bölümünde efsanevi savaşa benzer. Eğer gerçek savaştan ilham almış olsaydım ya da savaş hikâyeyi yönlendirseydi kesinlikle Yüzük’e el konulur ve Sauron’a karşı kullanılırdı. Sauron yok edilmez, aksine esir alınırdı ve Barad-dûr yıkılmaz, fakat işgal edilirdi. Saruman Yüzük’ü ele geçirmekte başarısız olduğunda araştırmalarındaki eksik noktaları tamamlar, bu bilgileri yüzükler hakkındaki irfanıyla birleştirerek kendisi için bir Büyük Yüzük yapar ve tek başına Orta-Dünya’nın hükümdarı olmaya çalışırdı. Böyle bir çatışmanın sonucunda her iki taraf da hobbitlere kin ve nefret kusardı, hobbitler ise köle olarak bile uzun süre sağ kalamazdı.

Diğer ayarlamalar alegoriyi veya güncel konuları sevenlerin zevklerine ve görüşlerine göre yeniden düzenlenebilirdi. Fakat ben varlığını sezecek kadar yaşlanıp bezdiğimden bu yana, alegorinin her türlü tezahüründen bütün kalbimle nefret ederim. Okuyucuların düşünce ve tecrübelerine değişik şekillerde uyarlanabilirliğinden ötürü, ister gerçek ister değiştirilmiş olsun, tarihi tercih ederim.

Sanırım pek çok kimse bu “uyarlanabilirliği” alegoriyle karıştırıyor. Fakat bunlardan biri okuyucunun özgür iradesine, diğeriyse yazarın maksadına dayanmaktadır. Bir yazar elbette yaşadığı tecrübelerden tamamen etkilenmeden kalamaz. Fakat bir hikâye tomurcuğunun hangi tecrübeleri gübre olarak kullanacağı çok karmaşıktır ve bu süreci çözmeye çalışmak yetersiz ve belirsiz tahminlerden öteye gidemez.

Aynı şekilde, her ne kadar çekici olsa da, bir yazar ile eleştirmenin hayatı kesiştiğinde ortaklaşa tecrübe ettikleri düşünce hareketlerinin ya da dönemsel olayların her ikisi için de en güçlü ilham kaynakları olduğunu varsaymak da yanlıştır. Bir insanın savaşın ne kadar zalimce bir şey olduğunu anlaması için gerçekten de onun gölgesi altında yaşaması gerekebilir; ama yıllar geçtikçe görülüyor ki 1914 yılında, henüz çok genç bir yaşta savaşa yakalanmak ile 1939 ve sonrasındaki yıllarda savaşa karışmanın hiç de daha az çirkin olmadığı sıklıkla unutuluyor. 1918 yılında biri hariç tüm yakın arkadaşlarım ölmüştü.

GÖZ ATIN  Fantastik Yaratıkların Edebiyatta Bıraktıkları İzler

 

Olaya daha az iç karartıcı bir açıdan bakalım: Bazıları “The Scouring of the Shire/ Shire Temizliği” isimli bölümün hikayemi tamamladığım dönemlerde İngiltere’nin içinde bulunduğu durumu yansıttığını düşünüyor. Yansıtmıyor. Bu bölüm, Saruman’ın olayların içine girmesiyle zaman içinde biraz değişikliğe uğramış olsa da hikâyenin başlangıcından beri planlanmış olan temel noktalarından biridir. İçerisinde herhangi bir alegorisel anlam ya da politik gönderme yoktur. Elbette içerisinde zayıf da olsa (tamamen farklı ekonomik nedenlerden dolayı) tecrübeye dayalı bazı şeyler ve çok daha fazlası var.

Çocukluğumu geçirdiğim bölge henüz 10 yaşıma gelmeden aşağılık bir biçimde yok edildi. Motorlu arabalar o zaman nadir bulunan şeylerdi (hiç görmemiştim) ve insanlar hâlâ banliyö rayları döşüyorlardı. Geçenlerde gazetelerden birinde uzun zaman önce bana çok önemli görünen fakat şu anda iyice köhneleşmiş olan bir mısır değirmeninin hemen yanı başındaki havuzla birlikte çekilmiş bir fotoğrafını gördüm. Genç  değirmenciden hiçbir zaman hoşlanmamıştım. Fakat onun babası olan yaşlı değirmencinin sakalı siyahtı ve ismi de Kumlukişi değildi.

Yüzüklerin Efendisi şimdi yeniden basılıyor ve bu da bana değişiklikler yapma fırsatı doğurdu. Hataların ve tutarsızlıkların birkaçı düzeltilmiş metindeki yerini korudu ve dikkatli okuyucuların bildirdikleri birkaç noktada iyileştirme girişiminde bulunuldu. Tüm yorumları ve istekleri dikkate aldım. Bazıları size geçiştirilmiş gibi görünebilir çünkü bu notlarımı düzenli tutamamamdan kaynaklanıyor. Fakat bu isteklerin çoğu sadece kitaba ilave edilen fazladan eklerle karşılanabildi. Aynı zamanda bu yardımcı kısımlar diller hakkında daha detaylı bilgiler veren kısımlar gibi orijinal baskıya ekleyemediğim pek çok materyali de içeriyor. Diğer yandan bu baskı size bir önsöz, girişe yapılan bir ekleme, bazı notlar ve kişiler ile yerlerin isimlerini içeren bir indeks de sunuyor.

J.R.R. Tolkien
Ekim, 1966

* * *

Orta Dünya’da Gördüğümüz En Güçlü 8 Kılıç




Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Yüzüklerin Efendisi Önsöz | J.R.R. Tolkien için 4 yorum

  1. Yazı için teşekkürler. Tam da orta dünya ile ilgili bir şey aklıma takılmıştı, iyi denk geldi.(2.soru)
    Aslında kendimi ‘fan’ olarak tanımlayacak kadar bu evrene ilişkin derin bilgim yok ancak oyunlarıyla, filmleriyle, kitaplarıyla öylesine baglandım ki bu evrene, diğer tüm fantastik türdeki yapıtları ‘Belki YE ye benziyordur, bir umut’ diyerek okumaya başladım. Ancak hiçbiri aynı tadı vermiyor. En azından şimdiye kadar okuduklarım, ki o da çok az bir miktara tekabül ediyor ki 5 yılda ancak bu kadar olabiliyor :slight_smile: Neyse dağıtmadan sorayım : Orta dünya’ya en yakın hissedeceğim seri hangisi olabilir? Ama elf, cüce gibi bilindik ırkları kullanılmaması gerekiyor, bu tür kitaplardan istemsizce kaçınıyorum. 2.sorum ise Yüzüğü Gandalf neden reddetti? Şimdi bu tür konular ohoooo yıllar önce konuşulmuş da şimdi herkese eskimiş gelebilir ama herkes o dönemlerde okuyamayabiliyor veya o yıllarda daha doğmamış bile olabiliyor :slight_smile: Son olarak forumda yeniyim, bu konuda bunları sormam yersizse kopyala yapıştır yapıp uygun yere yazarım, onu da belirteyim.


  2. Melkor dedi ki:

    Merhaba. Gandalf’ın yüzüğü almamasının sebebi bir Maia olması ve yüzüğün, kendi iradesini ele geçirerek inanılmaz bir güce kavuşabilmesi riskidir. Gandalf bile yüzüğün iradesiyle baş edip edemeyeceğinden emin olamamıştır. Kısacası yeni Sauron olmaktan korkmuştur.


  3. Filmde biraz uydurmuşlar o zaman. Gandalf frodoya yüzüğü iyilik icin kullanırım, ortaya çok büyük bir güç çıkar diyordu. Çok mantıksız gelmişti. Sizin dediginiz gibi düşünmüştüm ben de . Şu an ingilizcemi ilerletebilmek için gıdım gıdım ilerlesem de YE okumaya çalışıyorum ve Gandalf daha ilk bölümde Bilbo’ya 'No, dont give the ring to me ’ diyor. İngilizceden pek anlamam ama sanki ahenkte bir korku, çekinme var gibi gelmişti ve defalarca tekrarlamıştım bu cümleyi. Cevabınız için teşekkür ederim :smiley:


  4. Çeviri harika olmuş, ellerinize sağlık. Yüzüklerin Efendisi’nin nasıl ve gerçek hayattan bağımsız bir şekilde yazıldığını net bir şekilde öğrenmiş oldum.


Yüzüklerin Efendisi Önsöz | J.R.R. Tolkien

Aşağıda okuyacağınız metin Yüzüklerin Efendisi’nin 1966 yılındaki yeniden basımı için J.R.R. Tolkien tarafından yazılan önsözün tercümesidir.

Başa dönün