in

Kehribar Geçidi: Nazan Bekiroğlu’nun Kaleminden Roma İmparatorluğu’dan Ortaçağ Avrupası’na Uzanan Bir Macera

Nazan Bekiroğlu imzalı “Kehribar Geçidi”, raflardaki yerini almaya hazırlanıyor. Roma İmparatorluğu ile “yedi uyurlar” anlatısını birbirine bağlayan yeni bir macera için hazırlanın.

Kehribar Geçidi - Nazan Bekiroğlu

Nazan Bekiroğlu yeni romanı Kehribar Geçidi ile yıllar sonra yeniden okurlarının karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Timaş Yayınları etiketiyle yayımlanacak olan eser, Roma ve “yedi uyurlar” temaları üzerinden insanın güç, iktidar ve ihtişam karşısındaki hallerini, içine kodlanmış vicdanın sesini duyanların ve duyamayanların serencamını, adaletin ve vicdanın saf inançla derin bağını sorgulatan bir anlatı ortaya koyuyor.

Yazarlığının yanı sıra akademisyen kimliğiyle de tanınan Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu bugüne dek Nar Ağacı, Yûsuf ile Züleyha, Lâ: Sonsuzluk Hecesi, Nun Masalları, İsimle Ateş Arasında, Mavi Lale, Mimoza Sürgünü ve Mor Mürekkep gibi birçok eser kaleme aldı. Yıllar sonra yeni kitabı Kehribar Geçidi ile gelen yazar, sekiz yıllık bir çalışmanın ürününü okurla buluşturmaya hazırlanıyor.

Kehribar Geçidi – Nazan Bekiroğlu | Arka Kapak Tanıtım Yazısı

Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur. Kalbimden sorumsuzum sanma.

Azatlı köle Vitalis, lâhit kopyacısı Efesli Linus, yazıcı köle Simonides, tapınak kandilcisi Feliks, uykusuz çoban Fazelis, gezgin Al-Mina, barbar Yüzbaşı Geta ve boynunda beyaz madalyonuyla Kehribar, Roma’dan çıkıp sığındıkları mağarada kendilerini uykunun güvenli kollarına atmışlardı daha bir gece önce.

Forum’un, Colosseum’un, Senato’nun, İmparator Diocletianus’un, toga picta’nın, Tiber ırmağının, Şifa Tapınağı’nın, elden ele dolaşan kusurlu sikkenin, sonradan kaybedilmiş veya hiç edinilmemiş özgürlüklerin, hitabetin, kitabetin, yontunun, şifalı otların, kurtların kuşların, dağların, uzun yolculukların ve en can yakıcı dövüşlerin içinden geçip ulaştıkları o mağara hikâyeyi hikâyeye, uykusuzluğu uykuya, rüyayı rüyete ve erdemli bir köpeği yedi kişiye ekledi.

O yedi kişi ve Kehribar 309 yıl sonra uyandıklarında hiçbir şeyi bıraktıkları gibi bulmadılar. İmparator Diocleatianus’un Roma’sı yerle yeksan olmuş, Nasıralı İsa’nın dininin nişaneleri şehrin her yerini tutmuştu.

Şimdi artık tanrılar susmuş, ikonalar konuşmaya başlamış, paganların yerini ruhbanlar almış, saf inancın bağlılarına bir şeyler olmuştu.

Usta yazar Nazan Bekiroğlu’ndan ihtişamın ve sefaletin, adaletin ve zulmün başkenti Roma’yı yedi uyurların öyküsüne bağlayan bir edebi şölen Kehribar Geçidi…

Zengin karakter yapısı, incelikle işlenmiş detayları ve insanlığın bin yıllara uzanan macerasından göster-dikleriyle destansı bir roman…

Nazan Bekiroğlu Kehribar Geçidi’nde hem İslam hem Hristiyan kültürlerinde yer bulan “yedi uyurlar” anlatısı ve Roma İmparatorluğu’nun dağılmadan önceki son yüzyılı üzerine bir roman kurguluyor.

Roma üzerinden bir insanlık tarihi ve insanlık durumları okuması sunan Kehribar Geçidi aynı zamanda incelikle işlenmiş detaylarıyla Roma İmparatorluğu’nun toplumsal, siyasal ve dinsel öğelerini de resmediyor. MS. 300-600 yılları arasının Roma’sının siyasi ve dini atmosferini, İmparatorluğun üzerinde yükseldiği dayanak noktalarını, ihtişamın ve şiddetin eriştiği zirveleri, Hz. İsa’nın ilk dönem takipçilerinin saf inancıyla kurumsallaşmış dinin çatışmasını, Paganizm ve Hıristiyanlık arasındaki alışverişi, insanoğlunun dünyayla ve güçle imtihanını anlatan çok katmanlı ve çok zengin bir roman olma iddiası taşıyor.

Kehribar Geçidi - Nazan Bekiroğlu

Kitabın “Ateş Başı” adlı bölümünün ön okumasına da hemen aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Kehribar Geçidi – Ateş Başı | ÖN OKUMA

Meşe ağacının altında yedi kişiydiler şimdi. Kehribar üç gün boyunca vakti saati aksatmadan, yolu şaşırmadan, kokuyu unutmadan, çehreyi karıştırmadan gidip gelmiş, her emanetini diğerlerine bu yapraksız ağacın altında katmıştı. Kimi pençesiyle, kimi nefesiyle, kimi uykusuyla, kimi gölgesiyle karşılaşmış, altısı da erdemli köpeği bir yanından bir yönünden, isminden değil vasfından tanımıştı. İsmini sahibi söyledi. “Kehribar.” Böyle zarif bir ismi olsa da iri pençelerini, kalın boynunu, çevik belini, güçlü göğsünü her biri görmüş bilmişti. Durgun su gibi berrak gözleriyle her birinin yüzüne ayrı ayrı bakmış, henüz atlatılmamış dehşetin rengini, şu yara bereleri, şu çatlamış dudakları, yarılmış topukları görmüş, her birinin son bir kelimesi kaldığını anlamıştı ve onun da ağacın altında şimdi uslu uslu uzandığına, kulak çevirmediğine, bıyık titretmediğine bakılırsa geride bir emaneti kalmamıştı.

Çoban, “O halde gidelim kardeşlerim,” dedi. “Burada kalmamız artık tehlikelidir.” Neticede Roma nezdinde her biri bir infaz alanını dolduracak kadar suçluydu ve çoban da suç ortakları olmuştu.

Hiç kimse itiraz etmedi bu teklife, vesveseli azatlı köle bile nereye demedi. Altı kişiden her birini kendi uçurumundan şimdilik çekip çıkaran mukaddes ipin ucu çobanın çıkrığında birbirine dolanmışsa dağlar kadar güvenilesi bir yanı da olmalıydı onun ve çoban da farkındaydı bu altı kişinin kaderine yedinci olarak bağlandığının.

“Düşün önüme,” dedi. “Daha doğrusu ben önden gideyim ki siz beni takip edin. Ne de olsa dağları sizden iyi bilirim.”

Bilgisi sağlamdı çobanın ama dağları ondan daha iyi bilen biri vardı. Öyle olmasa esneyen, gerinen Kehribar çobandan önce yerinden doğrulur muydu? “Haydi,” der gibi yeniden her birinin yüzüne bakar mıydı böyle? Nitekim kiminin kolunun altına girdi kimini burnuyla itti. Kiminin yanında yöresinde dolandı durdu, kiminin yüzüne doğru kısık bir sesle havladı. Altı kişi cihetinden ise emanetlerini buraya kadar sağ salim getiren kılavuza bundan sonra da güvenmemek için hiçbir sebep kalmamıştı. Neticede arkadan iten önden çeken ele hepsi uymuş, bir köpeğin arkasına düşüp Roma’nın bu kadar uzağında bir meşe ağacının altında toplanmışlardı.

Hepsinin derleyip toplayıcısı bu kez de öne geçti. Buz gibi bir kış gününde etekleri çalı dikenlerine takıla takıla tırmandılar dar patikaları. Böyle terlemeseler çok üşüyeceklerdi. Bir süre sonra kayalar üzerlerine eğildi, ayakları her an kayacak gibiydi. Yine de Kehribar havayı koklayarak, tehditkâr uçurumların kıyısından sarkmadan, soğuk ve rutubetli ormanların derinine dalmadan, gün ışığının sızmadığı tehlikelere bulaşmadan götürdü kafilesini. Bazen yanlarında yürüyor, aralarından geçiyor, eteklerine, teki yok sandaletlerine dolanıyordu. Bazen ağırdan alıyor, arkada kalıyor, ille de gözden kaybetmeden takip ediyordu yedi insanoğlunu. Bazen de dili bir karış dışarı sarkmış, koşuyordu. Uçuyor denemezdi ama o süratle ayaklarının dördü önce bir noktada toplanıyor sonra açılıyor, sırtı bir kamburlaşıyor bir uzuyordu. Kuyruk da bu toplanıp açılmaya eşlik ediyor, bir kıvrılıyordu kendi üzerine kelep gibi, bir uzuyordu kamçı gibi. Kehribar arayı çok açtığında bir tümseğin üzerine oturup geride kalanların kendisine yetişmesini beklerken kuyruk, yayıldığı yerde bir o yana bir bu yana hızla soğuk toprağı dövüyordu. Kuyruğun sahibi biraz asabi. “Kaybolan olmasın.” Emanetleri ne zaman bir yol ayrımında kararsızca dursa, hemen yetişiyor, bir süre her iki tarafı kokladıktan, hafızasında kalan hatıraları tazeledikten sonra şaşmaz bir bilgelikle yollardan birine sapıyordu kafilesini menzile selâmetle götürebilsin diye.

Duygulu bir ressam onlara uzaktan baksaydı bir köpeği tek sıra halinde takip eden yedi kişi görebilirdi ve bu yolları Roma askerlerinin de bildiğinden endişe edebilirdi. Alçaktaki ovaları atının kulakları arasından seyretmeye alışkın komutanlardan biri peşlerinde olabilirdi şimdiden. Nitekim geride ayak izlerinin kalıp kalmadığını barbar yüzbaşı merak etti. Döndü ve geçtikleri yollara şöyle bir baktı. Bir el göklerden uzanmış, sanki izlerini silmişti. Onca yolu sanki birer gölge olup yürümüşlerdi.

Lâkin gölge de olsalar iyice yükseldiklerinde patikalar bitti. Geriye sadece dağın kendi engebeleri arasında bir görünüp bir yok olan keçi yolları kaldı. Karşılarında duvar gibi yükselen bir kayanın insan boyundaki fundalıklarla kaplı eteğinde o da tükendi ve köpek kendi etrafında bir daire çizdi. Başını kaldırarak havayı kokladı bir süre ve fundalıkların perdesi arkasında kaybolmadan önce dönüp kafilesine bir daha baktı. “Neden durdunuz? Haydi!”

Kayanın bağrında mütevazı bir kapı gibi açılan daracık bir geçidi sık çalılıkların arkasına geçebildiklerinde fark edince azatlı köle “Bu yol çıkmaz, söner gider,” diye söylense de “Güvenin Kehribar’a kardeşlerim,” dedi çoban. “Güvenin, önce Tanrı’ya sonra onun bizim için görevlendirdiği kuluna. Yol iz bilen bir kılavuzumuz var bizim.” Yine de bu yeri, ikiye yarılan Kızıldeniz gibi önlerinde açılan geçidi yadırgamayan tek canlı köpekleriydi. Sorgusuz sualsiz yazgıya teslim, yargıya muti.

Taşlık zeminde çınlayan güçlü pençelerinin, mahmuz tırnaklarının sesine bakılırsa zaten Kehribar çoktan ilerlemişti. O sesi takip ederek yedi kişi, birbirine iyice yanaşmış iki kaya duvarın arasında uzanan ılık koridorda bazen başlarını eğerek, bazen omuzlarını büzerek, bazen dimdik yürüyerek bir süre gittiler. Bazen düpedüz süründüler. Zifiri karanlığa gömüldükleri de oldu tökezledikleri de ama Kehribar’ın ayak sesleri gibi nefesi de hiç tükenmedi. Zaten kulaklarının içinde çınlayan uğultu sayılmazsa işittikleri tek ses buydu, yedisi de nefesini tutmuştu.

Neden sonra geçidin ucunda beliren zayıf kış aydınlığı gittikçe kuvvetlendi, iki kaya birbirinden hafifçe uzaklaşırken mukavim bitkiler sağlı sollu başlarının üzerinden sarkmaya başladı. Açık havaya çıktıklarında gezginin nefesi hâlâ yarımdı ama azatlı köle derin bir nefes aldı. Geçitten çıkar çıkmaz dağın bağrında bir balkon gibi yayılmış genişçe bir düzlüğe varmışlardı çünkü. Suyu soğuktan ağırlaşmış bir dere az uzakta aksa da tek kol halinde kaynayan güzel ve temiz bir pınar hemen yanı başlarındaydı.

Köpek önce uzun uzun su içti. Kafilesindeki yedi kişinin yüzüne ayrı ayrı baktı sonra ve olduğu yere çöküverdi. Ön ayaklarını uzatmış, başını kollarının üzerine bırakmış, sırtını bükmüş, kuyruğunu gövdesinin etrafına sarmış, toplamıştı. Yol buraya kadar, benden bu kadar’dı. Yedi kişi soğuk toprağın üzerine aynı anda yayıldı, atacak adımları kalmamıştı ve kılavuzlarına bakılırsa menzile varmışlardı. Hemen karşılarında dimdik bir duvar gibi yükselmeye devam eden dağın koynundaki bir mağara ise açık bir göz gibi onlara bakıyor ama Kehribar’la bakışıyordu. Bir köpeğin burnuna, kulaklarına, gözlerine, hislerine ve hatıralarına sahip olmayanların bulamayacağı kadar saklı bir mağaraydı bu ve bir insanoğlunun onu daha önce gözleriyle görmüş olmasının imkânı yoktu.

“Bu dağları iyi bildiğimi sanırdım,” dedi çoban hayretle. “Ama ne böyle bir kaya geçidi ne de böyle bir mağara olduğunu daha önce fark etmiştim. Kimseden de işitmedim.”

“İnsan gözüyle fark edilecek bir yer değil bu,” dedi gezgin. “Başka bir bakış başka bir görüş gerek bunu bulmak için.” Bir köpeğin hatırladığı yolları sadece kendisi bilir.

Yerin altında da nehirlerin aktığını, göllerin durduğunu ancak dağlarda yaşayan biri tahmin edebilirdi. Ama bütün bu coğrafyaları bilen bu kez çoban olmamıştı. Köpek, kuyruğunu hafifçe sallıyordu ve uzakta, bir inşaat maketi gibi görünen Roma’nın kandilleri yanmış olsa da dağ henüz aydınlıktı.

“Biz Roma’yı görüyorsak Roma da bizi görüyordur,” diye endişelenmek azatlı kölenin aklına gelse de böyle bir güzergâh Roma askerlerinin meşhur haritalarına işlenmiş değildi. Yine de şehre doğru baktı azatlı. Çok uzakta, küçülmüş de olsa oradaydı. Tapınaklar, saraylar ve üzerinden hafif bir duman tüten Colosseum dimdik ayaktaydı.

“Roma unutmaz,” dedi çok tanıdık birinden bahseder gibi. “Muhafızlar bizi aramayı bırakmayacaktır. Ararsa da bulacaktır.”

“Hele geceyi şu mağarada bir geçirelim. İçerisi ılıktır, korunaklıdır,” dedi çoban. “Yarın bir yol düşünür daha uzaklara kaçarız. Heybemde biraz ekmeğim var, biraz peynirim. Biraz da zeytinim.”

“Azığımızla bu gecelik iktifa edelim. Sabah olunca içimizden biri şehre gider. Kimseye görünmeden yiyecek bir şeyler alabilir belki.” Bunu söyleyen gezgindi.

“Ama önce bir ateş yakalım,” dedi çoban. “Çok soğuk. Gece daha da soğuk olacak.” Yolun teri, yorgunluğun ateşi dinmiş, tepelerinde bumbuz bir rüzgâr esmişti.

“Bu ateş Roma’dan görünmez mi?” diye sordu azatlı köle.

“Görünmez. Baksana mağaranın ağzı bizim durduğumuz yere göre ne kadar aşağıda kalıyor.”

Yedi renkle yapılmış bir resmin son düzeltme izleri, yedi farklı kalemle yazılmış bir hikâyenin son cümlesi gibi bir araya gelmiş, mağara ağzında yaktıkları büyük ateşin etrafında halka kurup oturmuşlardı şimdi. Roma’nın yangını yedi kişiyi yoldaş kılmıştı ve hepsi aynı gece aynı rüyayı görmüş olmasa da yüzleri aynı ateşe dönüktü. Hepsine bir can borçluydu Roma, hepsinin ondan bir alacağı vardı. Günlerdir tanık oldukları dehşet aynı, hepsinde aynı hasar kalıcıydı.

“Kardeşlerim,” dedi azatlı köle, uzun bir sessizlikten sonra. Yüzü gibi sesi de bir parça sakinleşmişti. Bağdaş kurmuştu, sırtını şöyle bir doğrulttu. “Ne tuhaf! İki ırmağın birleşmesi bile yeteri kadar harikulâde bir hadiseyken biz yedi ırmak nasıl da böyle birleştik, bir araya geldik? Hepimizin edecek ortak bir duası, görülecek rüyası olmalı. Bizi bir araya getiren Tanrı’ya şükürler olsun, elçisinin adı daim kılınsın. Hepimiz aynı şeyden kaçıyoruz, kurban da kesmeyeceğiz, tütsü de sunmayacağız. Ve mademki bir mağaranın ağzında yanan ateşin başında toplanmışız ve mademki önümüzde uzun, soğuk bir gece, ne getireceği belli olmayan bir sabah var o halde önce birbirimizi tanıyalım. İçimizde daha önce tanışmış olanlar da var birbirini hiç görmemiş olanlar da. Hatta itirazınız yoksa önce ben kendimi tanıtayım. Azatlı bir köleyim ben. Senatör Zosimus’un azatlısı Vitalis. Rahip Baraday’ı savunan bir konuşma yaptım.”

“Tapınak kandilcisiyim ben, Feliks. Tiber adasındaki Şifa Tapınağı’nın kandillerini yakardım yakın zamana kadar. On dokuz yaşındayım ve hayatımın hatırladığım kısmı ada tapınağında geçti. Roma nezdindeki suçuma gelince işkence tezgâhı altında ateş yakmayı reddettim ve tapınağı yakmaya kalkıştım.” Bir an sustu, sonra ekledi. “Ama başaramadım.”

“Ben bir lâhit kopyacısıyım,” diye başladı yontucu -kendisini hâlâ kopyacı sanıyordu-. “Adım Linus. Efesli Linus. Geride bıraktığım beşli heykeli, beş yontucunun infazına yakılmış bir ağıttan ibaret.”

“Ben yazıcı Yunan köle Simonides. Arena afişini yırtıp parçaladım.”

“Gördüğünüz gibi ben bir çobanım, Fazelis. Uykusuz çoban diye anılırım. Sonradan bulmadım, hep buradaydım.”

“Ya sen?” dedi azatlı köle, barbar yüzbaşıya. “İçimizden bazısı mahkemende hazırdı, aldığın cezaya tanıktı. Nasıl kurtuldun? Seni buralara kadar hangi fırtına savurdu?”

Böyle bir gecede insan kaderdaşlarına en derin sırrını açabilir, kendi dileğini bir diğerinin dileğine ulayabilir, onun ettiği duaya neyi yakardığını sormadan âmin diyebilirdi. Barbar yüzbaşıysa yüzünde yansıyan alevlere bakıyordu sadece sabit gözlerle. Koca bir dağ gibi oturuyordu, yürüdüğünde koca bir çınar oluyordu. Bakışlarında yaralı bir aslanın öfkesi, mızraklanmış bir filin kini vardı ve onun bir kez olsun doyasıya gülüp gülmediğini merak edebilirdi bu yüze bir kez bakan. Çünkü asker çehresinde alışıldık çizgilerin ötesindeki kasvet, üzerinden tüten kara duman ezelden beriymiş gibiydi. Sıkılmış çenelerinin arasından ciğerden gelen, boğuk, yaralı bir nefes işitildi. Gezgin gibi azatlı köle de üstelemedi. İkisi de bilirdi ki en çok susan en yaralı olandır.

“Peki ya sen?” Azatlı köle barbar yüzbaşıyı geçmiş, gezgine hitap etmişti.

“Görüyorum ki,” dedi gezgin. “Kendisini tanıtan herkes mesleğini belirterek başladı sözüne. Kaderim benim de baba mesleğinin yoluna yordamına uygun yaşamamı isteseydi sözlerime mor kumaş boyacısıyım diye başlardım. Ama öyle olmadı. Şimdi bir meslek adı arasam gezgin herhalde en doğrusudur ama ona da meslek demek bilmem ne kadar uygun olur? Neden burada olduğuma gelince bunu biriniz hariç hepiniz biliyorsunuz.”

İçlerinde çoban hariç onun bir taşın üzerine çıkarak anlattıklarının hiç olmazsa bir kısmını dinlemeyen neredeyse yoktu. Forum’da, pazar yerinde, tapınağın merdivenlerinde, Colosseum’un önünde, bir ırmak teknesinde karşılaşmışlardı onunla. Hepsine dokunmuştu gezgin, hepsinde bir ateş yakmış, var olanı harlamıştı. En tekinsiz niyeleri cevaplamıştı halinin diliyle. Lâkin geçmişini bir Tiber teknesinden inen yazıcı köleden başka kimse merak etmemişti, sanki havariler devrinden beri hep böyle gelmiş böyle geçmişti. Oysa onun da bu ateşin başına kadar esen uzun bir fırtınası vardı. Bir zamanlar iki ağacın gölgesi arasına sıkışıp kalmıştı ve becerip o gölgeden çıkamamıştı.

“Öyleyse anlat,” dedi azatlı köle gezgine. “Ak saçın ve sakalın yalan söylemiyorsa içimizde benden daha yaşlı olan tek kişi sensin. Üstelik en uzaktan gelen de sensin. Anlat, nedir seni yollarda sürüyen, nefesini tıkayan şey? Anlatırsan dinleyecek altı kişi var burada.”

“Anlatması zordur,” diye mırıldandı gezgin. “Ben ilk anda birbiriyle ilgisiz gibi görünen bambaşka ırmaklardan akarak geldim. Anadan babadan böyle görmedim. Benim hikâyem çok uzundur, iç içe açılıp gecelerce süren çöl masalları kadar da çetrefilli.”

“Anlat lütfen,” dedi yazıcı köle saygıyla. “Ateşin başında gece de uzun.”

“Anlat,” dedi yontucu. “Hiçbir şey diğerinden ilgisiz değildir.”

Gezgin bir müddet sustu. Sessizliğin böylesi bir hikâyenin ya tamamı bittikten sonra görülebilirdi ya da henüz başlamadan. İnsan, dünya yaşamının son gecesinde yükünü dökmek ister. O da öyle yaptı. Çıtırdayan dallar gibi köz kesmiş kütüklerden yükselen dumana da uzun uzun baktı. Ölüme yakın duranların gözlerinden okunan bir sükûnetle kelimeler ağzından ağır ağır dökülürken sırrını kendisiyle birlikte bu mağara mezarına gömmek yerine açmaya başladı.

Dağılmış, savrulmuş, sonra toparlanmış bir sesle, “Tanrı’nın ve İsa Mesih’in şanı gönüllerimizde daim olsun,” dedi. Daha ilk cümlede derin bir nefes alamamıştı. “Şu ateşin başında oturanlar esenlik içinde olsun. Denizin hikâyesi vardır. Çöller ise masal anlatır. Benim gençliğim o masalı aramakla geçti. Bana kalsa bulduğumu sonsuza değin unuturdum, ama aldığım alamadığım her nefeste kendisinden kaçtığım şeyi hatırlıyordum.”

* * *

Toplamda 608 sayfadan oluşan Kehribar Geçidi, Aralık 2021’de raflardaki yerini almaya başlayacak.

Sizler Kehribar Geçidi kitabının konusunu ve ön okumasını nasıl buldunuz? Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu’nun önceki eserlerini okuma fırsatı bulmuş muydunuz? Yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum’da paylaşmayı unutmayın.

Oyla!

Hakan Tunç

1988, Darıca. Kocaeli Üniversitesi'nden mezun. Kitap okumayı, film izlemeyi ve özellikle animeleri çok sever.

Arctic Monkeys Biletleri

Arctic Monkeys Biletleri Satışa Çıktığı Gibi Tükendi ve Karaborsaya Düştü

Zankyou no Terror incelemesi

Zankyou no Terror İncelemesi: Yaşadığımızı Hatırlayın