Yerli Bilimkurguda Yeni Bir Adım: Sentromer

Yerli Bilimkurgu Yükseliyor'un kurucularından Sezai Özden'in ilk kitabı "Sentromer: Ötekiler" raflardaki yerini aldı. Ön okuması haberimizde.

Yerli Bilimkurgu Yükseliyor topluluğunun kurucusu ve editörlerinden Sezai Özden, kendi adını taşıyan ilk romanı Sentromer: Ötekiler ile raflardaki yerini aldı. Distopya ve ütopya alt türlerini harmanlayan eser, aynı zamanda şimdilik ikileme olarak düşünülen yeni bir serinin ilk cildi.

Paradigma Polisiye etiketiyle okurlarla buluşan kitabın arka kapak yazısı şöyle:

Tuhaf bir ormanda uyanan bir grup insan. Bu insanları toplamakla görevlendirilmiş bir avcı. Avcıdan önce onlara ulaşıp köyüne götürmeye uğraşan savaşçı bir kadın ve bu durumu düzeltmeye çalışan kararlı bir yargıç. Birbirlerinden ve olanlardan habersiz, evlerinin yolunu bulmaya çalışan insanların aklında ortak bir soru vardır; ‘Bir orman ne kadar büyük olabilir?

Bilimkurgunun altbaşlıklarını harmanlayan yazarın, serinin ilki olan kitabını, son sayfasına kadar düşmeyen bir tempoda okuyacaksınız.

Sentromer: Ötekiler’de ayrıca çizerliğiyle de tanıdığımız Sezai Özden’in bizzat kaleme aldığı illüstrasyonlar ve haritalar da yer alıyor. Bunun yanı sıra bir de sözlük var. Düzeltisini Yunus Emre Eroğlu‘nun üstlendiği, 328 sayfadan oluşan kitap raflardaki yerini aldı bile. Romanın ön okumasına hemen aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Sezai Özden’e başarılar, sizlere de keyifli okumalar diliyoruz.


SENTROMER: ÖTEKİLER
ÖN OKUMA

GECE KELEBEKLERİ

Sol dizinizi ve sağ avuç içinizi toprağa dayayın, onu hissedin. Toprağa bakarken gözlerinizi açık tutun. Hazırsanız, şimdi benimle birlikte tekrar edin.

“ …ve Işık elini kaldırdı. İşaret parmağını ileri uzatıp Azur’a şöyle dedi: ‘Soyunu devam ettirebilmen için sana bu toprakları veriyorum. Buranın ismi bundan böyle, Işıklı Topraklar olsun. İnsanların, senin peşinden yürüsün. Bu topraklarda insanlarının ihtiyacı olan her şey mevcut! Sakın ola bu topraklardan ayrılmasınlar, burayı terk etmesinler. Onlara de ki: Bu toprakların dışında, yalnızca ölüm ve karanlık vardır. Bu toprakların gerçek sahibi olan Işık’ın sözlerine karşı gelenler için, çölün kavurucu öfkesi vardır. Mayeza için çalışsınlar ve gerekirse Mayeza için canlarını feda etsinler. Mayeza’da onları bekleyen ne güzellikler vardır!’(Emirler Kitabı- İlk Emir- 1/1)”

***

“Bunu yapmak zorunda değilsin artık! Başladığında gözlerimi kapatıyorum ben.”

“Ama sesleri duyuyorsun! Görüntüler gözümün önündeyken kapalı tutamıyorum. Zaten çok uzun sürmüyor. Artık etkilemiyor bile!”

“O yüzden mi diz çöküyorsun? Artık etkilenmediğin için!”

“Bu sadece alışkanlık… Görüntülere ve seslere tahammül etmenin başka yolu var mı? Hem, sen de yapıyorsun!”

“Yapıyorum çünkü ölmek istemiyorum. Söyledikleri şeye inanmayı çok uzun zaman önce bıraktım. Diğerlerine uyum sağlamazsak başımıza neler geleceğini biliyorsun! Etrafta kimse olmadığında yapmıyorum. Yaptığım şey sadece hayatta kalmak için. Bak, sen bile bunu şimdi öğreniyorsun. Benim gibi yapabilirsin. Çevrende kimse olmadığı zaman yapmana gerek yok.”

“Bunu yaptığımda garip bir rahatlama hissediyorum. Bilmiyorum fakat Mayeza gerçekten var olabilir diye düşünüyorum. O kadar insan boşuna mı inanıyor?”

“Mayeza’ya gidip gelen birisiyle tanıştın mı hiç?”

“Hayır ama!”

“Ben de tanımıyorum fakat sürekli oraya gidenlerden bahsediliyor. Kim gidiyor, orada ne yapıyor, hiç bilmiyoruz. Gelenleri tanımıyoruz ama bolca giden tanıyoruz.”

“Canım sıkıldığı için yaptım zaten. Uzun süre oturmaktan her yerim ağrımıştı. Hem ben, sadece görüntüleri izliyorum. Konuşulanları duymuyorum bile! Mayeza’dan bahsederken görünen manzara çok hoşuma gidiyor. Şimdi biz, kaçtığımız için Mayeza’ya gidemeyecek miyiz?” diye sorarken, bir yandan elindeki paçavrayla saydam bir taşı parlatmaya başlamıştı beyaz saçlı olan. Bunu yaparken etrafına bakınıyor, orada olmaktan keyif almadığı belli oluyordu. Kendi kendine bir şeyler mırıldanırken, sürekli kıpırdanıyordu.

“Bunu sorduğuna inanamıyorum! Sence gidebilir miyiz?” diye yanıtladı, kızıl saçlı olan.

“Bilmem! Dediğim gibi, canım sıkıldı ve konuşmak istedim sadece. Sessizce oturmak canımı sıktı gerçekten. Sence daha ne kadar beklemeliyiz? Şu ana kadar çoktan gelmiş olmalıydı! Karanlıktan nefret ettiğimi biliyorsun!” dediğinde, beyaz saçlının sesi biraz yükselmişti.

“Biraz yavaş olsana Garr! Sesini neden yükseltiyorsun? Bütün Görenler’i buraya toplamak mı istiyorsun? Biraz daha bekleyelim. Çok değil, sadece yeteri kadar. O gelmezse, yola ikimiz devam ederiz.” dedi, kızıl saçlı olan. Gelmeli! Gumm sözünü her zaman tutar! diye düşünürken, söktüğü bitki kökünün toprağını temizliyordu.

İçinde bulundukları orman, sık çalılıklarla ve devasa büyüklükte ağaçlarla kaplıydı. Zifiri karanlık olmasına rağmen, kendilerini görebilecek bir şeylerden korkuyorlardı. Bu yüzden, gövdesine yaslandıkları ağacın altına oturmadan önce epey bir çalılık biriktirip kendilerini gizlemeye çalışmışlardı. Bunun yeterli olmayacağını bildiklerinden, vücutlarının açıkta kalan yerlerini çamura bulamışlardı. Çamur, hem böceklerin ısırmasına karşı koruyor hem de vücutlarının karanlıkta parlamasını engelliyordu. Kıyafetleri, lime limeydi ve kirli bedenlerini kapatan çamur, toprakla bütünleşmelerini sağlamıştı.

Beyaz saçlı ve daha zayıf olanın ismi Garr’dı. Öylesine zayıftı ki derisi kemiklerinin üzerine yapıştırılmış gibiydi. Uzun, darmadağın ve hiç yıkanmamış gibi gözüken saçları, kurumuş bir çalıyı andırıyordu.

Biraz daha iri ve kaslı olanın ismi Surr’du. Kızıl ve kahverengi arasında olan saçları, diğerininki kadar kirli ve dağınıktı. Üzerlerindeki paçavralara karşın dizlerine kadar olan siyah postalları yeniydi ve bu, tezat bir görüntü oluşturuyordu.

İki yuvarlak kasnak üzerine oturtulmuş, gözlerini göstermeyecek koyulukta camları olan, neredeyse yüzlerinin yarısını kaplayan gözlükleri, kafa derilerine yapıştırılmış gibi görünen kayışlarla başlarına sabitlenmişti.

Garr, kendini elindeki taşı parlatmaya odaklamaya çalışıyordu fakat üzerinde gezinen irili ufaklı böcekler buna izin vermiyordu. Son birkaç saat içinde onlarcasını öldürmüştü.

“Böceklerden nefret ediyorum Surr! Sen nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun? Al işte, bir tane daha!” derken, iri bir böceği tam kulağına girerken yakaladı ve parmaklarının arasında ezdi. Ezilen böceğin, parmak uçlarında bıraktığı yapışkan artığı toprağa sürerek temizledi. “Bunlar bizi canlı canlı yiyecekler. Çamuru bile yiyorlar! Sence yerimizi değiştirsek mi? Daha ne kadar dayanabilirim, bilmiyorum! Böcek olmayan bir yerde beklesek.”

“Ormanda böcek olmayan bir yer bulabilir miyiz sence Garr? Aptal olma! Biliyorsun ki bölgenin her yeri böcek kaynıyor. Böceklerle beslenen hayvanları öldürdüklerinde böyle olacağını biliyorlardı. Senin de bu duruma alışmış olman gerekiyordu. Bu yeni bir şey değil ki! Çok uzun zamandır böceklerle yaşıyoruz. Artık onları anlamaya çalış. Böceklerle arkadaş ol!”

GÖZ ATIN  Dave Eggers'ın Çember'i Artık Türkçe

“Anlamaya çalışmak mı? Bizi canlı canlı yerlerken, böcekleri anlamamı mı bekliyorsun? Ciddi misin sen?”

“Evet! Çok ciddiyim. Eğer onlarla bağ kurmaya çalışsaydın, durumun aslında bu kadar kötü olmadığını anlardın. Annem hep, ‘Bütün canlılar kardeştir.’ derdi ve bu doğru. Biz onlarla kardeşiz. Biz de onlar gibi toprağa kazılmış deliklerde yaşıyoruz. Biz de onlar gibi beslenmek için bir şeyler yiyoruz, içiyoruz. Çok benziyoruz Garr. Biz de birer böcek sayılırız! Tek farkımız, onlardan daha iri olmamız.”

“Sen onlarla kardeş olabilirsin ama ben değilim! Beni yemeden önce, onlardan binlercesini öldüreceğim. Eğer beni yemeyi başaramazlarsa hepsini öldürmeyi bile becerebilirim belki!”

“Bırak şimdi böceklerle uğraşmayı Garr. Zaten bu gece buradan kurtulacağız. Taşların yanında mı? Umarım yanlış taşları almadın!”

“Taşlar doğru… Bak, bu parçasını epeyce parlattım ve ısıttım. Sorun olmayacak!”

Umarım! diye geçirdi içinden Surr ve yeni bir bitki bulmak için otları karıştırmaya devam etti.

Surr, bekledikleri süre içerisinde bez çantasını, yenebilecek bitkilerle neredeyse doldurmuştu. Topladıkları, hem besleyici hem de susuzluğu giderici bitkilerdi. Yola çıktıklarında onlara fazlasıyla ihtiyaçları olacağından emindi.

“Sence kaçtığımızı anlamışlar mıdır?” dedi Garr, elindeki taşı parlatmaya devam ederken.

“Anlasalardı, burada rahat bir şekilde oturuyor olabilir miydik? Anlamadıkları kesin. Kuleye bakarsan anlarsın. Işıklar sabit, hiçbir hareketlilik yok ve henüz Görenler’den birine de rastlamadık. Şimdilik tehlikede değiliz, endişelenme! Bu ağacın dallarını süslemeyeceğiz ya da Ateş Çukurları’na gitmeyeceğiz!” derken, temizlediği kökün yumrularını bez çantasına koydu ve yeni bir bitki bulmak için etrafına bakınmaya başladı.

“Ben Gumm’u merak etmeye başladım. Ya başına bir şey geldiyse. Ya yakalandıysa!”

“Merak etme! Ona bir şey olmaz. Gumm, akıllıdır. Mutlaka gelecektir. Telaşlanmayı bırak artık.”

Garr, kırmızı saçlı arkadaşının bu umursamaz tavrına sinirlendi. “Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun Surr? Kök toplamayı bırak da konuş benimle. Gumm, neden bu kadar gecikti sence? Doğru yeri tarif ettiğine emin misin?”

“Evet eminim. Gumm’a, Tıkırdayan Ağaç’ta buluşalım dedim… Bizim bölgemizde bir tane Tıkırdayan Ağaç var ve şu anda altında oturuyoruz. Daha fazla konuşma ve sessiz olmaya çalış!” Surr, kafasını kaldırıp yaslandığı ağacın dallarına kısa bir süre baktı ve kök toplamaya devam etti.

“Beklemek için daha iyi bir yer söyleyebilirdin. Bu sallanan iskeletlerin altında beklemek sinirlerimi bozuyor.”

“Buna mecburuz! Kulaklarını ve gözlerini kapatırsan rahatsız olmazsın!”

Tıkırdayan Ağaçlar, dallarında onlarca irili ufaklı insan iskeletinin sallandığı ağaçlardı. Sallandıkça birbirine çarpan kemiklerin çıkardığı seslerden dolayı bu ismi almıştı. Bölgeden kaçmaya çalışırken yakalananların bazıları bu ağaçlara asılırdı. Kaçmaya teşebbüs edecek olanların cesaretini kırmak için her bölgede bir tane vardı.

“Söyleyebileceğim başka bir yer var mı? En bilindik yer burası. Ormanın başka bir yerinde buluşamazdık. Burası en iyi buluşma noktası. Biraz sabırlı olsan iyi edersin. Gelmek üzere olabilir! O da bizim gibi bir an önce buradan kurtulmak istiyor. Biraz bitki kökü sök, seni sakinleştirir!” dedi Surr. Bir an önce sakinleş. Yoksa seni bayıltıp, burada bırakmak zorunda kalabilirim Garr… “Hem söylesene, neden bu kadar sabırsızsın? Henüz zamanımız var.”

Surr da göründüğü kadar sakin değildi fakat soğukkanlı olması gerektiğinin farkındaydı. Hata yaparlarsa, Tıkırdayan Ağaç’ın dallarından birini süsleyeceklerini biliyordu. “Uzun zamandır bugünü planlıyoruz, bunu Gumm da biliyor. Erzak çantamız da onda. Mutlaka gelecek.” dedi ve yeni bir kökü temizlemeye başladı. “O taştan başka var mı çantanda?”

“Ağırlık yapmasın diye küçük bir tane aldım! Sence dışarıda bu taşlara ihtiyacımız olur mu?” derken, sürekli çevresine bakınmaktan başka hiçbir şey yapamıyordu. Elindeki taş, silinmekten parıldıyordu fakat o silmeye devam ediyordu. Beklemek, sinirlerini iyice bozmuştu.

“Benim hiç bu toprakların dışına çıkıp geri geldiğimi gördün mü? Saçma sorular sormayı bırak artık. Bunu dışarı çıkmadan nasıl bilirim?” dedi Surr.

“Bu orman beni iyice korkutmaya başladı. Kemik seslerinden sinirlerim bozuldu. Karanlıktan nefret ediyorum. Karanlık ormanlardan daha çok nefret ediyorum. Kötü bir şeyler olacak, hissediyorum. Bir an önce yola çıkalım ve tünele gidelim. Burada beklemekten daha iyidir. Bence Gumm gelmeyecek, boşuna bekliyoruz!” dedi ve parlattığı taşı elinden bıraktı.

Surr, küçük ısırıklarla bir kökü dişliyor, arada bir ağzında biriken toprakları tükürüyordu. “Sabırlı ol Garr! Sen de bu köklerden toplamalıydın. Dışarıda neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Yiyecek bulamayabiliriz.”

“Dışarının buradan daha iyi bir yer olacağını sanmıyorum!” dedi Garr. Bir yandan, bez çantasını karıştırıyordu. Çantasını karıştırmayı bitirdiğinde elinde başka bir taş belirdi. “Beni anlamıyorsun! Bu karanlığa daha fazla tahammül edemiyorum!” dedi ve parlattığı taşı, çantadan çıkardığı diğer taşın üzerindeki oyuğa yerleştirdi. Taşlar aynı anda bir lamba gibi yanmaya başladığında orman, beyaz ışıkla aydınlandı. Taşın çıkardığı ışık, ortamı karanlık hâlinden daha korkunç bir şekle bürüdü. İkisi de kocaman, yuvarlak camlı gözlükleriyle dev sineklere benziyordu. Başlarının üzerinde tıkırdayıp sağa sola sallanan iskeletlerin gölgeleri ağaçların üzerinde yüzerken, bütün ağaçlar çevrelerinde dans etmeye başlamıştı. Sallanan iskeletlerse, bütün dişlerini göstererek kendilerine sırıtıyordu.

“Ne yaptığını sanıyorsun aptal?” diye bağırırken, bir hamlede Garr’ın elindeki taşları alıp hızlıca birbirinden ayırdı. “Senin daha akıllı olduğunu düşünmüştüm!” derken Garr’a bir tokat savurdu. Garr, çevik bir hareketle tokattan sakındı fakat bacağına gelen tekmeden kaçamadı.

“Canımı yaktın Surr! Bunu yapmak zorunda mıydın?”

“Seni aptal! Umalım ki Görenler bizi fark etmemiş olsun. Yakalanırsak, ‘Keşke daha çok tekme atsaydın.’ diyeceğini biliyorsun. Sen de sırıtan iskeletlerle birlikte sallanmak mı istiyorsun yoksa? Kendine gel ve sakin ol! Bunlar, tünele kadar bende kalacak. Ancak o zaman alabilirsin!” dedi sinirli bir şekilde ve taşları çantasına yerleştirdi.

GÖZ ATIN  Sizi Uzayın Derinliklerine Götürecek 15 Mikro Bilimkurgu Öyküsü

Orman yeniden karanlığa gömüldüğünde Surr, bir şey olmamış gibi yeni bir kök temizlemeye başlamıştı fakat yakalanma korkusuyla, kendisi de kısa aralıklarla etrafına bakınmaya başlamıştı.

“Çok karanlık! Biraz aydınlık olmasından bir zarar gelmez diye düşündüm! Ayrıca çalışıp çalışmadıklarından emin olmam gerekiyordu! İhtiyacımız olduğunda karanlıkta kalmak hiç de iyi olmazdı değil mi? Korkuyorum Surr! Ben senin kadar cesur değilim. Bu orman beni korkutuyor! Ben buradan da korkuyorum, madenlerden de! Sürekli yağan yağmurdan, Işıklı Kule’den; her şeyden!”

“Çalışmıyor olsalar bile bunun için artık çok geç. Benim yanımda da taşlar var. Sendekiler çalışmazsa benimkileri kullanırız. Ayrıca korkuyor olman iyi bir şey. Başını belaya sokmazsın. Bu yaptığını saymıyorum tabii! Biraz sakin kalıp sabırlı olursan, korktuğun her şeyi bu gece arkanda bırakacaksın. Korkmanı gerektirecek hiçbir şey kalmayacak. Birkaç saat sonra özgür olacağız ve istediğimiz herhangi bir yere gidebileceğiz. Bizi bulamayacakları kadar uzak bir yere. Kimsenin bize emirler veremeyeceği, itip kakamayacağı bir yere. Görenler’in ve açlığın olmadığı bir yere. Kendimiz için yaşayabileceğimiz bir yere. Bu yüzden, biraz sabırlı ol ve bana güven.”

“Bütün bunları nereden biliyorsun? Biraz önce dışarısı hakkında bir şey bilmiyorum dedin! Ya dışarısı daha kötüyse! Ya burayı özletecek kadar kötüyse! O zaman ne yapacağız Surr?”

Surr, soruya cevap vermek için acele etmeyi düşünmüyordu. Dışarısı hakkında sadece dedikodular vardı. Bildikleri tek şey madenlerde çalışmaktı.

“Sorunun cevabını yolda vereceğim Garr, bana daha fazla soru sorma. Bu gecelik yeter. Kendimizi yola hazırlayalım. Yola çıkma zamanı geldi. Gumm’u daha fazla bekleyemeyiz. Ayrıca, yiyeceğimiz Gumm’la birlikte hayal oldu. Bitki kökleri ile idare edeceğiz!”

“Biraz daha beklesek olmaz mı?” dedi Garr. Endişeli görünüyordu ve hâlâ çevresine bakınıyordu.

“Hayır, gitmeliyiz. Zamanımız azalıyor. Az önce korkuyorum diye ciyaklayan sendin. Hadi toparlan. Biraz daha beklersek ormandan çıkmadan hava aydınlanacak.” dediğinde Surr, ayağa kalkmış ve gidecekleri yöne hareketlenmişti.

Garr, istemeyerek de olsa tembel hareketlerle kalktı ve Surr’un peşinden yürümeye başladı. Sürekli arkasına bakınıyor, hâlâ arkadaşının geleceği umudunu taşıyordu. Neden gelmedin Gumm? Bu senin son şansındı!

Gökyüzü, genelde olduğu gibi bu gece de bulutluydu. Bu yüzden yıldızları görmek bir ayrıcalık hâline gelmişti. Orman, boyları on metreyi aşan ağaçlarla ve dikenli çalılarla kaplıydı. Ağaçlar çok sıktı ve neredeyse bir ağaca çarpmadan yürümek imkânsızdı. Tıkırdayan Ağaç’ta sallanan iskeletlerin seslerini arkalarında bıraktıklarında, ormanın derin karanlığı kendilerine eşlik etmek için üzerlerine sinmişti. Karanlığın, gizlenmeleri, Görenler’den saklanmaları için yeterli olmadığının farkındaydılar. Onlardan saklanmak için görünmez olmaları gerekiyordu. Olabildikleri kadar sessiz, becerebildikleri kadar görünmez olmak! Bunları sağlayamazlarsa, başlarına neler gelebileceğini ikisi de çok iyi biliyordu.

“Bastığın yerlere dikkat et!” dedi Surr. Önden gidiyordu ve ormanı Garr’dan daha iyi tanıyordu. “Çürümüş bitki yaprakları epeyce kaygan. Ayrıca otların arasında gizlenmiş çukurlar da var. Düşüp bir yerini kırmanı istemem. Yoksa seni taşımak zorunda kalabilirim ve bu bize pahalıya patlar!” Bu işi tek başıma yapmalıydım! Daha hızlı hareket edebilirdim!

Ormanın derinliklerine ilerledikçe ağaçlar ve çalılıklar daha da sıklaşıyor, rahat yürümelerini engelliyordu. İkisi de birkaç kez ayak bileklerini kırmaktan son anda kurtulmuştu. Uzun dikenli çalılıklar kıyafetlerini parçalamış, vücutlarında derin çizikler açmış; bu çiziklerden boşalan kan, üzerlerindeki kurumuş çamurda çeşitli desenler oluşturmuştu.

Garr su kabının neredeyse yarısını içmiş, Surr ise epey bitki kökü kemirmişti. Bitki kökleri su saklardı ve susuzluğu büyük ölçüde giderirdi. Bu yüzden su kabına henüz dokunmamıştı.

Ormanın derinliklerine ilerledikçe hava iyice ısınmıştı. Sabah olmak üzereydi ve acele etmeleri gerekiyordu. Isınan hava, akşamdan kalma soğuk hava ile birleşince, yerin bir metre üzerinde yüzen bir sis tabakası oluşturmuştu. Bastıkları yerlere daha fazla dikkat etmek zorunda kaldıklarından yürüme hızları epey düşmüş, vakit kaybetmişlerdi. Yorulmuşlardı fakat hava aydınlanmadan önce ormandan çıkmaları gerekiyordu.

Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen ormanda ağaçlar seyrelmiş, dağlar artık görünür olmuştu.

“Çok yaklaştık! Hatta neredeyse geldik. Dağları görüyor musun? Bir duvar gibi önümüzde duruyorlar. İşte, oraya gideceğiz!” dedi Surr. Soluklanmak için olduğu yere oturdu. “Burada biraz dinlenelim ve sonra bu işi bitirelim. Bu dağları geçtikten sonra özgürüz.” diyerek gülümsedi. “Artık buna inanıyorum Garr. Başardık! Tüneller karşımızda artık!” diyordu fakat çevresini kolaçan etmeyi de ihmal etmiyordu.

Kısa bir yürüyüşten sonra sık bir çalılığın içinden geçtiklerinde ağaçlar bitmiş, ormanı arkalarında bırakmışlardı. Yapmaları gereken tek şey, ormanı bir çember gibi kuşatan dağları aşmaktı. Bunun için de yüksekliği birkaç yüz metreyi bulan bu dağlara açılmış tünelin içinden geçmekti. Tünelin girişini gördüklerinde, ikisi de birbirlerine bakıp gülümsedi.

“Biraz sonra özgürüz!” diyordu Garr. Sesindeki coşkuyla, anında bir çocuğa dönüşmüştü. “Bu kadar kolay olabileceğini düşünemezdim. Ama hâlâ içimdeki bu garip hissi çözemedim. Sanki ters bir şeyler olacak!”

“Hayır! Hiçbir şey olmayacak. Artık kurtulduk!” diye yanıtladı Surr. Buna inanmak istiyordu. Çok yakınız!

“Öyleyse gidelim. Bu tüneli geçmeden bunu anlayamayacağız nasıl olsa!” dedi Garr ve Surr’dan önce tünele doğru hareketlendi.

Surr, şaşırmıştı. Cesareti yerine geldi. Bu iyi bir şey! Garr’ın peşinden hızlı adımlarla yürüdü.

Çok geçmeden tünelin girişine gelmişlerdi. Giriş kapısı, küp şeklinde devasa bir beton blok üzerine oyulmuştu ve sonuna kadar açıktı. Tonlarca ağırlıktaki metalden yapılmış gibi duran kapının açık olması en büyük şanslarıydı ve bu, onlara zaman kazandıracaktı. Tünelin yüksekliği bir buçuk insan boyundaydı ve yan yana beş kişi rahatlıkla yürüyebilirdi. Beton bloğun her iki yanında, uzunlukları en az elli metreyi bulan ve yukarıya doğru daralan, dört köşe siyah granitten yapılmış iki sütun vardı. Üzerine oyulmuş garip şekiller olan sütunlar, tuhaf bir şekilde ürkütücü görünüyordu.

GÖZ ATIN  Bilimkurgu Klasikleri'nde Yeni Kitap Belli Oldu: Zaman Makinesi

“Sence bu işaretler nedir Surr?”

Surr, elini şekillerin üzerinde gezdiriyordu. “Hiçbir fikrim yok ve bunu anlamak için zaman kaybetmeyeceğiz… Acele edelim! Hava aydınlandığında tüneli geçmiş olmalıyız.”

“Sence bu dağların arkasında ne var Surr?”

İkisi de tünelin ağzında durmuş, içerideki kör karanlığa bakıyordu.

“Bunu birazdan öğreneceğiz!” dedi Surr ve bildiği tek yer olan topraklara son kez baktı. Aralarında kilometrelerce mesafe olmasına rağmen bulutlara değiyormuş gibi duran Işıklı Kule, tüm kasvetiyle hemen arkalarında göğe uzanıyordu. Umarım güzel şeyler vardır!

Tünele ilk adımı atan Surr oldu. Garr hemen arkasında yürüyor, iki adımda bir dönüp arkasına bakıyordu. “Sence kapı neden açıktı?” derken, birilerinin kendilerini duyabileceğini düşünüp neredeyse fısıldamıştı.

“Hiçbir fikrim yok!” diye cevap verdi Surr. “Buradan kimsenin kaçmayacağını ya da kaçamayacağını düşünüyorlardı belki de. Bilmiyorum! Yürümeye devam et ve arkana bakmaktan da vazgeç artık!”

Karanlık, çok geçmeden ikisini de yutmuştu. Tünel artık hem karanlık hem de soğuktu. Çantalarından Parlayan Taşlar’ı çıkarıp tamamen kör olmadan önce tüneli aydınlattılar. Işık, soğuk tüneli biraz olsun çekilir kılmıştı.

Uzun bir yürüyüşten sonra “Sence tünel ne kadar uzundur?” diye, sordu Garr. Sessizlik, soğukla birleşip sinirlerini iyice germişti.

“Bilmiyorum fakat çok fazla kaldığını sanmıyorum!”

“Keşke bilseydik, çok soğuk!” dedi Garr, titreyen çenesine hâkim olmaya çalışırken.

“Dayanmalısın. Üşüme diyemem, ben de üşüyorum. Sabırlı ol biraz.”

“Buradan çıkamadan, soğuktan öleceğiz Surr!”

“Öyle bir şey olmayacağını biliyorsun, kendine gel. Sakin ol!”

Bir süre sonra ikisinin de titremeleri iyice artmıştı. Neredeyse birbirlerine sarılarak yürüyorlardı. Taşların cılız ışığında tünelin duvarları, kusursuz şekilde pürüzsüz görünüyordu.

Duvarlarda, bel hizasında, dört parmak genişliğinde, tünel boyunca devam eden bir oyuk açılmıştı. On beş, yirmi adımda bir, aydınlatma için bırakılmış küçük odacıkların içinde ayrık şekilde duran Parlayan Taşlar’ı gören Surr, daha yakından görmek için sağındaki duvara yaklaştı ve duvarların, yumruk büyüklüğünde açılmış deliklerle dolu olduğunu fark etti.

“Bunları gördün mü Garr? Duvar deliklerle dolu!”

“Evet, bu taraf da aynı! Hatta tavanda, yerde bile delikler var Surr. Daha önce nasıl fark edemedik ki? Acaba böcekler mi yapmış, ne dersin?”

“Bilmiyorum ve merak etmiyorum doğrusu. Fakat böceklerin bu sert kayayı kemirdiklerini de sanmıyorum. Mutlaka bir işe yarıyordur!” dedi Surr. Ancak duvarlara bakmaktan kendini alamıyordu.

“Çok üşüyorum Surr! Sence daha ne kadar yürürüz?” Soğuktan titreyen çenesi artık istemsizce açılıp kapanırken Garr, kelimeleri araya sıkıştırmaya çalışıyordu.

İliklerine işleyen soğuk rahatça yürümelerini engellemiş, hızlarını iyice kesmişti. Çıkışı görme umuduyla sürdürdükleri yürüyüş, artık hiç bitmeyecek gibi görünen, dondurucu bir işkenceye dönüşmüştü.

Titremesi iyice artan Garr, birdenbire durdu ve ışığı yere tuttu.

“Yerdeki karaltıları gördün mü Surr? Bak, şurada bir tane daha var! Sanki birileri tünelin içinde ateş yakmış gibi! Külleri hâlâ duruyor!”

Surr, soğuktan titreyen çenesini sabit tutmaya çalışırken yerdeki karaltıyı inceledi. Sonra dudaklarını, “Bilmiyorum!” der gibi büzüştürüp Garr’a baktı ve yürümeye devam etti.

Birbirlerine sarılmış hâlde konuşmadan yürüyorlar, bir an önce tünelin çıkışını görmek istiyorlardı. Şimdi özgür olmaktan çok, üşümemek için savaşıyorlardı.

“Ben korkmaya başladım Surr! Sence bu tünelin gerçekten bir çıkışı var mıdır?”

“Çıkışı olmayan bir tünel ne işe yarar ki?” diye cevap verdi Surr. Soğuktan titreyen bedenini kontrol etmekte zorlanıyordu. Ne kadar süredir yürüdüklerini kestiremediklerinden, bir tahmin yapmaları da oldukça zordu. Bildikleri tek şey, ışığı gördüklerinde kurtulmuş olacaklarıydı.

“Tünelin bu kadar uzun olması doğal çünkü dağların altından geçiyoruz…”

“Bak! Yere bak! İşte, şurada!” dedi Garr, Surr’un konuşmasını keserek.

“Bu çok ilginç!” dedi Surr, Garr’ın gösterdiği yere yönelirken. “Parlayan Taş bu! Yanındakiler… Bunlar kemik mi?”

“Bizim gibi kaçmaya çalışanların kemikleri olduğuna eminim Surr!” dedi ve yere eğildi. Parlayan taşa uzanmak için bir adım attı. Bastığı yerden, “çıt” diye bir ses geldiğinde irkilip geri çekildi. İkisi de kımıldamadan öylece kaldı. Dikkat kesilip sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştılar.

“Bu ses de neydi?” diye sordu Garr. Daha fazla görüş mesafesi yaratmak için elindeki Parlayan Taş’ı havaya kaldırmıştı.

“Bilmiyorum!” diye cevap verdi Surr. “Devam ediyoruz! Daha hızlı yürüyeceğiz!“ dediği anda tüneli dolduran boğuk bir ses hareket etmelerini engelledi. Surr nefesini tuttu. Bir yandan da eliyle Garr’ın ağzını kapatıyordu. “Sessiz ol! Ses duvarlardan geliyor!“

“Korkuyorum Surr!”

“Bir şey yok, devam edelim!” dedi Surr. Aynı anda daha güçlü ve mekanik bir ses tünelde yankılandı. Seslere bir yenisi eklendiğinde Garr ve Surr, kafese kapatılmış fareler gibi sağa sola seğirtmeye, ne yapacaklarını bilmez bir hâlde kendi etraflarında dönmeye başlamışlardı. Ses artık her yerden geliyordu. Kulakları tırmalayan metalik sesler çoğalmış, buna eklenen diğer sesler de gürültünün şiddetini arttırmıştı. Artık hangi yöne gideceklerini bilmiyorlardı. Yalnızca panik hâlinde, gürültünün kaynağını anlamaya çalışıyorlardı. Sesler bir anda kesildi ve sadece kendilerine yaklaşan uğultu kaldı. Garr ve Surr soğuktan değil, artık korkudan titriyordu.

Uğultu iyice yaklaşıp gürültüye dönüştüğünde, duvarda gördükleri deliklerin her birinde parmak kalınlığında borular belirdi. Tıslama sesiyle birlikte etrafa yayılan garip kokulu bir gaz ciğerlerini doldurdu. Nefeslerini tutup bir yandan buna anlam vermeye çalışırlarken, vızıldamayı andıran bir sesle çakan kıvılcımlar, boruların üflediği gazı tutuşturdu.

Boruların her biri öfkeli alevlerini Garr ve Surr’un üzerine kusarken tünel, bir güneş kadar parladı ve tekrar karanlığa gömüldü.

Bütün bunlar, ikisinin de acı çekemeyeceği kadar kısa sürmüş ve alevler, çığlıklarını bile yutmuştu.

Arta kalan kemiklerden ince dumanlar yükselirken, tünel yeniden soğumaya başlamıştı.

Editör
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Yerli Bilimkurguda Yeni Bir Adım: Sentromer için 8 yorum

  1. Teşekkürler Kayıp Rıhtım, teşekkürler İhsan Bey.:slightly_smiling_face:


  2. mit dedi ki:

    Biz teşekkür ederiz ön okumasını bizlerle paylaştığınız için :slight_smile: Okurunuz bol olsun. Darısı ikinci kitaba.


  3. B_Hotan dedi ki:

    Hemen listeme ekliyorum. Böyle çalışmalar görmek çok güzel :slight_smile:


  4. Pardus dedi ki:

    İlgimi çekti. Aklımda bulunsun. :smiley:


  5. Hem YBKY E-Dergi’ye yazıyorum, hem Paradigma’nın genel yayın yönetmeni Yunus Emre Eroğlu’nu tanıyorum. Ben bu kitabın çok iyi olacağını düşünüyorum. :sweat_smile::+1::+1::+1: Bir gün kendi haberimi de böyle görmek isteğiyle, başarılar dilerim. @Sezai_Ozden Okuru bol olsun.


Yerli Bilimkurguda Yeni Bir Adım: Sentromer

Yerli Bilimkurgu Yükseliyor’un kurucularından Sezai Özden’in ilk kitabı “Sentromer: Ötekiler” raflardaki yerini aldı. Ön okuması haberimizde.

 

 

Başa dönün
Daha fazla Edebiyat
Çevirmen Işık Ergüden’den Yapı Kredi Yayınları’na Açık Mektup

Işık Ergüden, yeniden basılan çevirilerinden aldığı telif hakkını %2'ye düşürme kararı alan Yapı Kredi Yayınları'nı...

Kapat