B: The Beginning – İki Ayrı Telden Saz Çalan İki Farklı Konsept

Netflix'in polisiye ve fantastik türleri harmanlayan animesi "B: The Beginning"i sizler için inceledik.

Production I.G. stüdyosunu bilir misiniz? İyi hoş stüdyodur kendileri. Özellikle Psycho-Pass isimli animeden sonra gayet gönüllere girmeye başarmış olan Production I.G.’nin sonradan yaptığı işler, hem aynı marka üzerinden hem de başka marka üzerinden  Psycho-Pass’e benzer işlerdi. İster aynı başarıyı yakalamak için deyin ister adamların sevdiği tarz bu olduğu için. Production I.G. bu kaliteyi bir daha tutturamadı.

Aynı marka üzerinden dediğim yapım elbette Psycho-Pass’in 2. sezonu. İlk sezonu yazmış olan Urobuchi Gen isimli üstattan sonra sırf tuttu diye alelacele ondan ayrı başka bir ekip ile 2. sezonunu çıkarmaya yeltenmişti Production I.G. ve tabii ki sonuç başarısızlık oldu. Kötü bir yapım olmasa da, kesinlikle ilk sezonun kalitesine yanaşmıyordu ve ilk sezonun karbon kopyası tadındaydı resmen. İlk sezondaki gibi bir antagonist koyma çabaları olsa da, onun başarısız bir kopyası olmaktan öte olamadı.

Farklı marka üzerinden kastettiğim eser ise yazımızın konusu olan “B: The Beginning“den başkası değil.  İlk başlarda gördüğümde keçi sakallı bir ana karaktere denk gelmiştim. O karakter, anime için acayip bir gizem olacak havası veriyordu. Dikkatimi çekebilmişti ama elbette Netflix’imin olmadığı dönemlerdi o zamanlar. Geç de olsa Netflix’im oldu ve B: The Beginning’i deneyimleme fırsatına kavuştum. Eh, giriş kısmını fazla uzatıp siz okuyucuların vaktini daha fazladan çalıp sıkmak yerine inceleme kısmına geçelim artık.

Hikâye

Cremona isimli bir şehirde geçen hikâye, birilerini öldüren ve olay mahaline “B” şeklinde imza bırakan bir suçlu ile başlıyor. Yakalanmasını geç, kişinin kim olduğunu bile bulamamaları ile oldukça zorlu bir davaya düşen ekibe sonradan eski tecrübeli birini geri getirir. Keith isimli bu karakter davaya pek o kadar ilgili değildir ama. Aradığı başka bir şey vardır. İlk başta aradığı şeyin bu dava ile ilgili olduğunu görse bile genelde davadan bağımsız hareket eder. Bir yandan da vinayetleri işleyen karakterin gözünden başka bir konseptte hikâye sunuluyor bizlere. Evet aranan katil belli. O da iki ana karakterden biri. Bir yandan bu karakterin yaşadığı birtakım olaylar, bir yandan bu katili arayan polis ekibi, bir yandan da takıntı haline getirdiği kız kardeşinin cinayetinin arkasındaki gerçeği bulmaya çalması, bir yandan da kim olduğunu bile bilmediği başka birini araması. Ha tabii katilin peşinde olduğu bir grubun da bu katilin peşinde olması ile belli belirsiz sebeplerden şehre bir takım suç organizasyonları düzenleyenler de var.

Nasıl ama. Tam bir kaos. Şöyle ki; bunca özetlediğim şeyin arkasında iki tane farklı konsept yatıyor. Biri akıl oyunları ile düzenlenmiş polisiye olaylar konsepti ve diğeri de içinde Japon mitinden Tanrıların olduğu fantastik konsept. Bu iki farklı konsept birbirinden tamamen alakasız gibi duruyor değil mi? Öyle çünkü. Gerçekten de orijinal bir fikir bu iki farklı konsepti bir eser içinde işlemeye çalışmak. Ama şöyle çok önemli bir sorun var; bu eserin sahip olduğu bölüm sayısı 12.

GÖZ ATIN  Kült Filmler Anime Tarzıyla Nasıl Görünürdü?

Bu iki konseptin getirdiği bu kaosu yeteri kadar işleyebilmek için ne yazık ki 12 bölüm yeterli kalamıyor. İlk bölümden nasıl bir karmaşaya sahip olacağını gösteriyor anime. Bu bölüm ile beraber gizem havası alıp acaba arka planda neler dönüyor ve nereye varacak bunca hikâye diye düşünmeye itmeye çalışılmış. İlk bölümü o yüzden anime için fena bir izlenim oluşturmayarak sağlam bir işin çıkacağına dair bir umut yeşertiyor. Benim için öyle oldu en azından.

Ama gel gör ki sonraki bölümlerde anime hangi konuya tam olarak odaklanacağını pek kestiremedi. Hikâyenin polisiye kısımlardaki karakter tablosu ile gerçekleşen birtakım olaylara kendinizi veremiyorsunuz. Bunun sebepleri ise animenin bu karakterleri tanıtmıyor oluşu. Gelişen olaylar da animenin başlaması ile beraberinde başlıyor. Önceden bir evrenine ısındırma ve karakterleri tanıtma gibi bir çabanın içerisinde olmayınca böyle bir sıkıntı ile karşılıyorsunuz. Animeler bunu yapmak zorunda değil diyebilirsiniz. Öyle. Ama B: The Beginning için durum böyle değil. B: The Beginnig elinde çok fazla materyal barındırıyor. Hangisine odaklanacağını bilemeden kimi materyali hemen harcıyor da. Bunun dışında evrenine ısındırmadan hemen bu kaos ortamına sürüklediğinde ister istemez kendini hikayeye veremiyorsun ve umurunda olmuyor.

Üstüne de ikide bir konseptler arasında geçiş yaparak düzgün bir odak noktası oluşturamama gibi sorun da ortaya çıkıyor.

Hikâyenin ilk 3 bölümü Psycho-Pass’i andırıyor bu arada. İşin fantastik kısmı hariç tabii. Polis ekibinde oluşturulan kadrodaki hava tam bir Psycho-Pass havası çünkü. Production I.G. bu havayı yine vermeye çalışıp çaktırmadan yeni bir Psycho-Pass olmaya çalışırken bir yandan da fantastik bir konsept koyması ile birçok anime kitlesini çekmek istediği belli. Kaldı ki bu iki konsept arasındaki hikâye bağı pamuk ipliği gibi. Aralarında bir alaka yok yazarsam yine yalancı çıkmam sanırım. Hikâyenin başında her ne kadar bir bağ varmış gibi görünse de, son bölümlere doğru iki konsept arasında ilgi alaka kalmıyor. Yani sevgili okurlarım, bu konseptlerden biri çıkarılsa diğer konsept tek başına anlamsız olmuyor. O yüzden keşke sadece polisiye konseptine odaklanılsaymış dedim açıkçası. Çünkü işin fantastik kısmında ne orijinal bir numara var ne de klişe olmaktan öteye gidebiliyor. Çok basit kısacası. Polisiye kısmında da öyle ahım şahım bir durum yok açıkçası ama en azından 12 bölüm ile daha düzgün bir senaryo işleyişi ve odaklanışı ile en azından güzel bir yapım ortaya çıkarabilirlermiş.

Bu iki konsepte bir değinelim sıra sıra.

Polisiye kısmı ilk 3 bölümde bir suç organizasyonun peşine düşüyor. Bu suç organizasyonun aradıkları katil ile ilişkili olduklarına da inanıyorlar. Bu suç organizasyonu ise zaten katilin peşinde ve katil de aynı zamanda bunların peşinde. Her ne kadar evrenine ve karakterlerine bir ısındırma olmasa da ilk 3 bölüm ile anime aslında eldeki konuyu güzel bir şekilde bölerek odak oluşturmayı başarmış. Tüm konseptler iç içe bir olayın içinde. Birbirine bağlı. Bu bölümlerdeki tek sıkıntı gelişen olaylara kendinizi verememeniz oluyor. Bir boşluk hissediyorsunuz.

Amma velâkin bu 3 bölümden sonra hepsi “Eşeği Saldım Çayıra” tadında dağılıyor. Her bir konsept bir yana dağılıyor. Daha da kötüsü bu bölümlerde anime neye odaklanacağını kestiremiyor. İzlediğiniz şey çorba gibi geliyor bir yerden sonra. Hangi bölümde tam olarak ne yaşandı onu hatırlayamıyorsunuz. Akılda kalıcı bir şekilde kurgulanmamış.

— SPOILER BAŞLANGICI —

İşin polisiye kısmında Keith’in esas katilin kim olduğunu öğrenip yüz yüze geldiğinde büyük bir mantıksızlık söz konusu. Keith ve katil, silahlarını birbirlerine çekiyor ama katil elindeki silahın namlusunu boş bir yere doğru uzatıyordu. Bunu çok sonra fark eden Keith, katilin silah uzatmasındaki esas amacın kendisini öldürmek yerine, olay yerine gelecek olan kız polisi vurmakmış. Bunu yapmasındaki sebebini de “Sen zamanında cinayet kadar anlam veremediğim bir şey yok diyordun, hadi görelim bakalım şimdi ne yapıyorsun,” demekle açıklıyor. Zamanında Keith karakteri Gilbert karakteri ile (yani katil ile) sohbet ederken Keith cinayetin anlamsızlığından bahsedip durmuş. Gilbert karakteri ise buna gayet alınmış ve bunca bölümlük çaktırmadan tezgâh kurup durmuş ona.

Ve animeye göre de Keith’in olay yerine gelecek olan kızı kurtarmak için Gilbert’ı öldürmesinden başka çaresi yok. Eğer öldürmezse kız içeriye girdiğinde Gilbert kıza ateş edecek. Böylece Keith de cinayet işlemiş oluyor Gilbert’ı öldürerek. Başka çare yokmuş gibi.

Şimdi şöyle ki, birkaç sorun var. Öncelikle birbirleri arasında yarım metreden bile az mesafe olan iki karakter birbirine silah doğrultuyor. Bu kadar yakın mesafeden Keith iki saattir nasıl oluyor da o silahın kendisine doğrultulmadığını fark edemiyor? Hayır, izlerken ben de fark ettim hemen çünkü. O namlu Keith’e doğru tutulmuyordu ve ben de “Ben mi yanlış görüyorum acaba?” diye şaşırmıştım.

Hadi bunu geçtim. Sonrasında Gilbert söylediği için namlunun nereye ve hangi amaçla doğru tutulduğunu anlıyor ve kızı kurtarmak için çareyi Gilbert’ı öldürmekte buluyor. İkinci sorun burada başlıyor işte. Daha demin de yazdım, bu iki karakter arasında yarım metre mesafe bile yok. O kadar yakınlar birbirlerine. Keith karakteri ne diye Gilbert’ın silah doğrulttuğu kolunu kapıp engellemiyor o da muamma. Hayır kendi güvenliği için olamaz. Silah ona doğrultulmuyor zaten. Kız hemen hemen geliyor olsa belki anlam verebilirdim ama yine de anlamsız. Ama Keith’in durumu çakması ile kızın o bölgeye gelmesi arasında yine baya süre geçiyor. “E hadi abi tut kolundan engelle işte,” diyor insan. Ama yapılmıyor. Anime illa Gilbert’ın istediğini verip katilin kazandığı sonla bitirmeye ve çok derin bir anime olduğunu kanıtlama çabasında çünkü. Ama o tonla saydığım mantık hataları ve hikâyedeki büyük kopukluklar yüzünden de değil ne yazık ki. Ki anime zaten olabildiğince mutlu son ile bitiyor. Hani pek bir anlamı yok.

Olabildiğince mutlu son demişken; bir de işin fantastik kısmındaki sonuna gelelim. Kokuu karakteri son anlarda baya zor durumlara düşüyor. Hani sanıyorsun ki bu anime kötü son ile bitecek Kokuu için. Açıkçası izlerken istiyordum da bunu. Çünkü o vakte kadar serinin bir numarası yoktu. Fantastik kısmın ise hiç yoktu. Bari buradan teselli olayım demiştim kötü son ile. Ama bir yandan da böyle bir risk alacaklarından da şüphe ediyordum açıkçası. Kokuu karakteri baya trajik bir şekilde kötü sonuna çok yaklaşmışken bir anda her şey 180 derece dönüyor. Hani öldüğüne kesin gözle bakabildiğimiz sevdiği karakter bile yaşıyor ve sonunda da hayatlarına mutlu mesut devam ediyorlardı. Sanarsınız ki Walt Disney çizgi filmi izliyoruz. Tamamen cıvık bir şekilde bitişinden sonra da credits anında bir karakter ortaya çıkıyor ve anlıyorsunuz ki 2. sezon da var. Ama açıkçası hiç umurumda olmadı tabii. Zaten işin polisiye kısmı tamamlanmış ve 2. sezon da artık kendini fantastiğe verecek kendini sadece. Ve fantastik yönü de dediğim gibi, numarası yok.

— SPOILER SONU —

GÖZ ATIN  Steins;Gate 0: Kurisu'nun Peşinde

Karakterler

Hikâye başlığı altında yazdığım şey aslında karakterlerin durumuna da özetliyor az çok. Kendi evrenini tanıtıp ısıtmadan olaylara giriş yaparak sadece hikâyede sorun oluşturmazsın çünkü. Karakterlerde de sorun olur. İlk başlarda kimin nesi olduğu belli olmayan karakterlerle bir dizi olaylar dönünce doğal olarak karakterlere de ısınamıyor ve onlara da kendinizi veremiyorsunuz.

Özellikle sadece birtakım olaylar zincirleri ile görüp tanıdığımız karakterler nedense 3 bölüm sonra birbirleri ile içli dışlı oluyor bir bölümde. Hem neden diyorsun ve hem de o hava için gerekli altyapı oluşturulmadığından dolayı kendini hiç o havaya veremiyorsun da.

Keith ile kız polis karakteri arasındaki ilişkide 4. bölümde tek taraflı olarak hemen bir ısınma söz konusu mesela. Bir de son bölümlere doğru polis ekibinin bir anda Keith ile içli dışlı olup Rıza Baba gibi “Bu meslekte yaşamak da ölmek de ekip işidir,” moduna girmesi var ki hiç samimi gelemiyor. Bu da az bölüme sahip olunduğu için aradaki ilişkiye temel dahi atılmadan bu aşamalara hızlıca getirmelerine sebep olmuş.

Kısacası; sahip olduğu 2 konsept ve bu 2 konsepti işlemesi için yeterli sayıda bölüm olmadığı için aynı durum karakterleri de gayet olumsuz etkilemiş.

Onca söylediğim olumsuzluktan sonra yazıdaki olumsuz havayı azaltmak için biraz da övülmeye değer yanlarından bahsedeyim o vakit.

Serinin en büyük ilgi çekici yanının görsellik olduğu su götürmez. Seri hakkında bir fikriniz dahi olmasa bir posterine denk gelseniz görselliği ile sizi çeker ve merak edersiniz.

Ve öyle de gerçekten. İlk bölümdeki aksiyon sahnesindeki efektler ve animasyonların akıcılığı ile serinin görsel olarak emin ellerde olduğunu hemen hemen anlıyorsunuz. Karakterlerin aksiyon anlarındaki el kol hareketlerindeki o akıcılık ve efektler sayesinde dövüşler size tatmin edici bir hissiyat veriyor. Animasyonların başarısı da dövüş sahneleri dışında da belli oluyor. Kokuu karakterindeki gözlerin büyüyüp küçülmesi, karakterlerin mimikleri ve hareketlerindeki doğallık iyi gerçekten.

Renkler ise bazı sahnelerde ekranı yalattıracak derecede görselliği güçlü ve canlı kılmış. Renklerin dağılımı ve ışıklandırma ile de ortaya çıkan renk paletindeki ayrı canlılık da cabası. Bunlar atmosfere de bir o kadar sokabiliyor. Ama mekân olarak. Yoksa hikâye olarak yazdığım gibi.

Özellikle son bölümdeki polisiye kısmındaki o mekân havası son derece başarılıydı. Yer yer de çizimlerin gayet detay olarak şaşırttığı anlar da cabası.

Polisiye kısmında oluşturulan atmosfer, renk paleti ve kadraj Keith karakterinde iken sahnelerde yapılan ayarlar özellikle polisiye havasını yansıtıyor.

Fantastik konseptte yer alan tasarımlar ise özellikle renkli olması ile serinin sahip olduğu polisiye türünden ne kadar alakasız olduğunu gayet gösteriyordu. Bu yüzden izlerken yine şaşırıp duruyorsun “Bu seri polisiye mi yoksa shounen fantastiği mi?” diye.

Sunumu gayet başarılı olan bir yapım kısacası B: The Beginning. Özellikle dövüş anlarında.

Müzikler

Bir tanesi bile aklımda kalmayan bir albüme sahip. İzlerken müzikler ilgi çekecek nitelikte değiller. Atmosfer adına da iyi hoş bir deneyim sunduğunu hatırlamıyorum. Akılda kalıcı olmaması bir kenara izlerken hoş gelen bir müzik bile yok. O kadar unutulası bir deneyim yaşattırıyor. Müzik adına olumlu olarak diyebileceğim tek şey; credits anında çalan şarkı.

Hem polisiye hem de fantastik türünü bir arada barındıran bir yapımda bu ciddi bir sıkıntı. Güzel müziklerin sık sık çıktığı türlerdendir bu iki tür. Polisiye kısmında özellikle insan bir şey bekliyor.

GÖZ ATIN  Mousou Dairinin: Bir Satoshi Kon Paranoyası

Aksiyon

Aksiyon açısından seri fena değil. Dövüş olarak ilk bölümde hiçbir numarası olmasa da, efekt ve animasyonlar sayesinde verdiği hissiyat iyi olunca bir umutlandırıyor insanı. Sonrasında da az çok ümitlendiğin şeyi de alıyorsun.

3. bölümde iki karakter arasında gerçekleşen dövüş sanırım serideki dövüşler arasında zirve olanı idi. Yağmurlu bir havada ve su yüzeyinde gerçekleşen savaş anında yer yer yavaş çekimin devreye girip yağmur damlalarını detaylıca görmek ve karakterlerin hareket edip koreografi gerçekleştirirken yüzeydeki suyun hareketlenip dalgalanması ile aksiyon sunumundaki yönetmenlik gayet başarılı.

Dövüşün de koreografi olarak kesilmeden akıp durma süresi de fena sayılmaz. Genelde animelerdeki dövüş sekansları 2-3 hamleden sonra dakikalarca kesilir. B: The Beginning ise bir dakikaya yakın sürede kesintiye uğramadan süren bir iki dövüşe sahip. Zaten efekt ve animasyonlar sayesinde iyi bir hissiyat verdiğini yazmıştım.

Genel Olarak

B: The Beginning, iki tane birbirinden farklı konsepti yetersiz bölüm sayısı yüzünden ne hikâye ne de karakter yönünden sağlam temel atmadan ve seyirciye ısındırmadan kendini direkt olayların içine attığından hikâye ve karakterler açısından başarısız bir yapım oluyor. Bu iki farklı konseptin aynı zamanda da birbirinden çok dağınık bir şekilde ele alınmaya başlamasıyla seri çorbaya dönüyor. Başarılı genel görselliği ve iyi sunuma sahip olup izlettirmesine rağmen, B: The Beginning kötü bir yapım olmaktan kurtulamıyor.

  • 49
    Shares


Günlük hayatını en çok oyun, çizgi film, manga ve film ile yaşayan ve tükettiği yapımlar hakkında da yalnız olup konuşacağı kimseleri olmadığı için inceleme ve görüş yazıp duran sıradan bir şahsiyet. Ev kuşu da sayılırım.

B: The Beginning – İki Ayrı Telden Saz Çalan İki Farklı Konsept için 6 yorum

  1. Netflix animeleri beni pek mutlu etmiyor. Bünyesinde barındırdığı bilinen animeler dışındakiler hep bir, nasıl desem, Hollywood etkisi altındaki yapımlar olarak karşıma çıkıyor. Sanıyorum B de beklediğimi veremeyecek eserlerden bir diğeriymiş.

    Yazınız için teşekkürler. Bir de ufak eleştirim olsun :slight_smile:

    Cümleyi "bir yandan"lar ile bağlamak yerine bir yerde “diğer yandan” kullanmayı tercih edebilirsiniz. Aynı yapıyı cümlede üç kere kullanınca cümleyi iki kez okumak zorunda kalıyor insan. Benzer şekilde yorucu da oluyor. Farklı biçimlerle cümlelerinizi bağlarsanız daha lezzetli ve zengin bir inceleme olacaktır :slight_smile:

    Netflix TR artık anime konusundaki kısırlığını kırsın lütfen. Umduğumu çok az bulabiliyorum.


  2. Yedek dedi ki:

    Aslında Netflix animesi demek doğru mu bilmiyorum. Çünkü yapımcılığını dahi üstlenmemiş Netflix. Sadece lisansını almış. Aynı birçok animeye yapıldığı gibi.

    Yazılarımda uzun ve okuyucunun kafasını karıştıracak cinsten cümleler kurmam zaten en büyük sorunlarımdan. Genelde devrik oluyor bir de. Öyle olunca tam bir şenlik oluyor üstüne. Eleştiriniz için teşekkür ederim.


  3. Sizi, çok ama çok iyi anlıyorum. Benzer dertlerden muzdaribiz :sweat:


  4. Yedek dedi ki:

    Zamanla geçer diye kendimi avutup duruyorum ama hadi bakalım.


  5. Marvin42 dedi ki:

    Yazınızın çoğu noktasına katıldığımı söylemek ve yeni yılda buna benzer,kaliteli anime eleştrilerinin limana daha sık uğramasını umduğumu belirtmek isterim.


B: The Beginning – İki Ayrı Telden Saz Çalan İki Farklı Konsept

Netflix’in polisiye ve fantastik türleri harmanlayan animesi “B: The Beginning”i sizler için inceledik.

  • 49
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Anime / Çizgi, İnceleme
Yerli Öyküye Özgün Bir Katkı: Bir Dükkânı Beklemek

Öykücülüğümüzde önemli bir boşluğu tamamlayan "Bir Dükkânı Beklemek" üzerine konuştuk. Uğur Nazlıcan'dan şaşırtıcı ve heyecan...

Kapat