Nutella Soslu Bir Bilimkurgu: Bir Astronotun Sonsuz Yolculuğu

Çek yazar Jaroslav Kalfar’ın ilk romanı olan Bir Astronotun Sonsuz Yolculuğu’nun Türkçe baskısı yayımlandı, biz de sizler için inceledik.

Not: Okumakta olduğunuz bu inceleme sürprizbozan (spoiler) içerir.

Çek yazar Jaroslav Kalfar’ın ilk romanı olma özelliği taşıyan, buna rağmen şimdiden bilimkurgu camiasının en prestijli ödüllerinden biri olan Arthur C. Clarke Award’a aday gösterilen Spaceman of Bohemia, geçtiğimiz gün İthaki Yayınları tarafından Bir Astronotun Sonsuz Yolculuğu adıyla yayımlandı. Biz de yurt dışında bir hayli ses getiren bu eserin sıcağı sıcağına bir incelemesini yazalım dedik.

Bu kitabın bende değişik duygular uyandırdığını söylemeliyim. Okumakta olduğunuz bu yazıyı kaleme almadan önce ne yazacağıma karar vermek benim için bir hayli zor oldu. Dilimin döndüğünce kitapta sevdiğim ve sevmediğim pek çok şeyi özetlemeye çalışacağım. Haydi başlayalım.

Küçük Ama Cesur Ülkenin Astronotu

Hikâyemiz Çekya’da[1] başlıyor. On milyon nüfuslu bu küçük ülke, bir ilki başaracak uzay programıyla herkese o kadar da “küçük” olmadığını ispatlama derdine düşecektir. Büyük Köpek Galaksisi’nden gelip Samanyolu Galaksisi’ne giriş yapmış olan bir kuyrukluyıldız, Güneş Sistemimizi kozmik tozdan bir kum fırtınasına maruz bırakmıştır. Venüs’le Dünya arasında ortaya çıkan Chopra adlı benzersiz bir toz bulutu gecelerimizi mor bir zodyak ışığıyla boyamaya başlamıştır. Chopra elbette incelenecektir ama Çekya bunu, uzay konusunda yılların tecrübesi olan büyük ülkeler de dâhil, herkesten önce incelemek için JanHus1 adlı bir uzay aracı ve bir astronot gönderecektir. Böylece Jakub Prockazha’nın yolculuğu başlar. Bu, küçük ve uzayda tecrübesiz bir ülke için çok büyük bir başarıdır. Buradaki amaç sadece bilim değil, herkesten önce oraya gitmek ve tüm dünyanın saygısını kazanmaktır. Jakub ise şimdiden ulusal bir kahramandır.

Bu kitap aslında uzaydan çok yazarın ülkesi hakkında. Jakub, yolculuğu sırasında sık sık anılara ve düşüncelere dalarken biz de Çekya’nın tarihi hakkında bilgi edinme fırsatı buluyoruz. Çeklerin ulusal kahramanı Jan Hus’un Katolik Kilisesi’ne karşı çıkması, Nazilerin Çekya’yı işgal etmesi, savaştan sonra komünist yönetimde yaşanan olaylar, Kadife Devrim ve ülkenin kapitalizme geri dönmesi… Roman bu konuda işini oldukça iyi yapıyor ama yazar bu bölümlerde gereğinden fazla ayrıntıya girdiği için bilimkurgudan uzaklaştığı da oluyor. Bu bölümlerle ilgili başka bir sorun da uzay yolculuğuyla bağlantının sadece kısmen kurulabilmiş olması.

Hanus

Kitapta en çok sevdiğim şey, Jakub’un karşılaştığı uzaylıydı. Onun bir ismi olmasa da Jakub ona Hanus ismini verir. Hanus biraz bilge, biraz da vurdumduymaz bir tiptir. Ayrıca Nutella müptelasıdır. Üstelik ilginç bir uzaylı betimlemesidir. Sekiz adet kıllı bacak, şişkin bir fıçıyı andıran gövde, her bacakta üç eklem yeri, deriden karman çorman fırlamış ince gri tüyler, sayılamayacak kadar çok sayıda göz ve iki kalın insan dudağı. Üstelik bu dudaklar ruj kırmızısı renginde (şaka değil). Görüntüsü size korkutucu gelmesin. O mantıklı, biraz esprili ve görmüş geçirmiş biri. Nutellayı gördüğündeyse kendini kaybediyor. Onun Jakub’la olan sohbetleri, Jakub’a “sıska insan” diye hitap etmesi “keşke daha fazlası olsaymış” dediğim kısımlardı. Hanus bu romanda biraz daha büyük bir rol oynayabilirdi. Böylesine muazzam bir karakter yaratıp da onunla ilgili olan kısımların böylesine yüzeysel bırakılması büyük haksızlık.

Aynı şekilde Hanus’un geldiği dünya da yüzeysel bir şekilde anlatılmış. Hâlbuki bu sıra dışı dünyanın hikâyesi başlı başına bir roman olabilirdi ve çok da güzel olurdu. Kalfar, oldukça iyi bir bilimkurgu konusunu ele almış ve ondan sadece bilimkurgu olmayan bir romana bilimkurgu sosu eklemek için faydalanmış. Bunu açıkça ifade etmem gerekiyor. Bir Astronotun Sonsuz Yolculuğu bence gerçek bir bilimkurgu romanı değil. Bir aşk romanı, bir dram romanı, bir tarihî roman, bir eve dönüş romanı olabilir, fakat bir bilimkurgu romanı değil. Yolculuğu bir uzay yolculuğu değil de dünya üzerinde uzak bir yere yolculuk, Hanus’u da bir uzaylı değil de başka bir ülkeden bir yabancı olarak kurgulasak kitaptan yine de aynı tadı alabilirdik.

Bu durum kitabın ortasından itibaren kendisini iyice hissettiriyor. Oraya kadar ben de kafamda “Nasıl bir bilimkurgusal fenomenle karşı karşıyayız” sorusuyla okudum. Hatta Chopra fenomeni ve Hanus’un varlığının altından Stanislav Lem’in Solaris’ine benzeyen bir hikâye çıksa şaşırmayacaktım. Yolculuğun kendisi en başta Arthur C. Clarke’ın 2001: Bir Uzay Efsanesi’ne de biraz benziyordu. Yani ilginç bir konuydu. Bunun dışında Kafka’dan, PKD’den ve Bradbury’den de esinlenmeler var. (Kitabın tanıtım metninde Milan Kundera da anılmış ama onun hiçbir eserine aşina olmadığım için bir şey söyleyemeyeceğim) Rusya’nın hayalet uzay görevleri de Kayıp Kozmonotlar[2] efsanesinden uyarlanmış ilginç bir konu. Bu efsane, bilimkurgu eserleri için iyi malzeme sağlıyor ama Kalfar sadece konuyu bir sonraki bölüme bağlayabilmek için kullanmış. Yeri gelmişken belirteyim, her türlü gizemci düşünce ve komplo teorisinin internet aracılığıyla yaygınlaştığı, ayrıca ABD-Rusya ilişkilerinin yeniden gerildiği günümüzde bu efsanenin yeniden ilgi çekmeye başlaması ve Kalfar’ın da bundan faydalanması şaşırtıcı değil.

Yazarın zaten bilimsel gerçekçilik gibi bir derdi yok. Mesela Venüs’e yakın bir uzaklıktaki Jakub’un Dünya’yla sesli ve görüntülü görüşme yapması mümkün değil. Çünkü radyo dalgaları da dâhil olmak üzere evrendeki hiçbir şey ışık hızını aşamaz. Aradaki mesafe uzadıkça gönderdiğiniz sinyalin gitmesi ve yanıtın gelmesi için beklediğiniz süre artar. Andy Weir’in Marslı ve Artemis adlı romanları bu konuları da işleyen gerçekçi eserler.

Çek tarihinin önemli figürlerinden Jan Hus’un da gerçek yaşam öyküsünde uzak bir yere sürüldüğü ve onun yerine ona benzeyen bir başkasının idam edildiği bilgisi yok. Böyle bir şey gerçekten yaşandıysa bile bunu destekleyen kanıt yok. Yine de yazarın hikâyeyi böyle değiştirmesi için haklı sebepleri var. Kitabın sonunda açığa çıkıyor.

Jakub’un Dramı

Romanın akışındaki ve olay örgüsündeki bazı sorunlara rağmen Jakub Prochazka’nın dramatik geçmişinin kurgusu ve yazarın karakter yaratmadaki ustalığı takdire şayan. Jakub’un hayat hikâyesi romanın içinde başlı başına bir roman. Öncesi ve sonrasıyla Kadife Devrim süreci, bu sürecin Prochazka ailesi üzerindeki etkileri, Jakub’un çocukluk travmaları, gençliği, eşi Lenka’yla tanışması ve ona duyduğu aşkla ilgili kısımlar o kadar iyi ki bilimkurgu olan kısımlarla bu kısımlar aynı yazarın elinden mi çıkmış diye merak ettim.

Yazar bu kısımları iyi düşünülmüş karakterlerle işlemiş. Lenka, Ayakkabılı Adam ve Jakub’un dedesi, en baştan en sona kadar kendilerinden beklediğim şekilde hareket ettiler. Jakub ise eve dönüş yolculuğunda bambaşka bir insana dönüştü. Onunla birlikte Lenka da kendisini ve ilişkisini sorguladı. Jakub en başta uzaya gözünü kırpmadan giden cesur ve idealist bir insanken dönene kadar gördükleri, yaşadıkları, öğrendikleri ve tabii ki Hanus, onu başka biri yaptı.

Kitabı okumayı bitirdiğimde önce bu romanı “eksik kalan bir şeyler var” diyerek eleştirmeyi düşündüm ama sonra bir daha düşününce anladım ki yazar, okurlarından böyle hissetmelerini istemişti. Bu sonsuz bir yolculuktu ve bundan bir kesit almak, kaçınılmaz olarak bir şeylerin eksik görünmesi anlamına gelecekti. Bazı şeyler ağzımızda buruk bir tat bırakabilir ama hayat böyledir. Her zaman her şey mükemmel değildir. Hatta nadiren mükemmeldir.

Son Söz

Gökay Sıra çevirisiyle, Emre Aygün ve Ömer Ezer de editörlükleriyle bizleri bu geri dönüş yolculuğunun parçası hâline getirmekte çok iyi bir iş çıkarmışlar. Son derece anlaşılır, akıcı, temiz bir çeviri örneği. Hatta anlamını bilmediğim bazı Türkçe sözcükleri de öğrenmiş oldum. Çünkü doğru sözcükleri bulmak için çok çaba sarf etmişler. Ufak tefek imla hataları var ama sözünü etmeye değmez.

Bir Astronotun Sonsuz Yolculuğu, Türkiye’deki okurlara da hitap eden bir kitap, çünkü yazarın hem ülkesine duyduğu sevgiyi hem de ülkesine serzenişini ifade ediyor. O ülkesine kızan, öfkelenen, sitem eden ama onu sevmekten ve büyük işler başardığı hayal etmekten vazgeçemeyen bir yazar. Sanırım bu, pek çoğumuzun Türkiye için hissettiği şeylerin aynısı. Jaroslav Kalfar hislerini okuruna da hissettirmek için kitabın konu bütünlüğünü ve cevaplanmamış soruları feda ediyor ama böylece amacına ulaşmayı başarıyor.


Dipnotlar

[1] Çek Cumhuriyeti 2016’da resmî adını Çekya olarak değiştirdi.

[2] Kayıp Kozmonotlar ya da Hayalet Kozmonotlar 60’lı yıllarda çok ilgi çekmiş bir komplo teorisidir. Bu teoriye inananlara göre Yuri Gagarin uzaya giden ilk insan değil, olsa olsa sağ dönen ilk insandır. Sovyet uzay programı ondan önce de uzaya kozmonotlar göndermiş ama hepsi uzayda ölmüştür. SSCB yönetimi bu insanlarla ilgili her türlü bilgi ve belgeyi ortadan kaldırmıştır. Hatta bu teorinin bir başka versiyonuna göre Gagarin, uzaydan sağ dönen ilk insan dahi değildir. Uzaydan sağ dönen ilk insan Vladimir İlyuşin’dir. Korku filmi gibi bir iddiası olan bu komplo teorisi için gerçekçi bir kanıt bulunamamış, hatta bazı kanıtların uydurma oluğu anlaşılmıştır. SSCB’nin kanıtları ortadan kaldırdığına dair bir bulguya da ulaşılamamıştır. Bu komplo teorisinin başka versiyonu daha vardır: “SSCB’nin hayalet uzay programı devam etti ve Ay’a ilk insanı ABD’den daha önce gönderdi, hatta Mars’a da insan gönderdi, Mars’ta şu an Ruslar var.”

  • 17
    Shares




1986’da Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu. 1998’den beri ailesiyle birlikte Adana’da yaşıyor. 2010’da Mustafa Kemal Üniversitesi Muhasebe Önlisans bölümünden ve 2013’te Anadolu Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu. Katı bilimkurguya bayılıyor, kendi çapında öyküler yazıyor. Şu sıralar en büyük hobisi yeni diller öğrenmek ve bir gün tüm dünyayı görebilmek istiyor.

Nutella Soslu Bir Bilimkurgu: Bir Astronotun Sonsuz Yolculuğu

Çek yazar Jaroslav Kalfar’ın ilk romanı olan Bir Astronotun Sonsuz Yolculuğu’nun Türkçe baskısı yayımlandı, biz de sizler için inceledik.

  • 17
    Shares

 

 

Başa dönün