Black Mirror: Ayna Ayna, Söyle Bana, Ne Gelecek Başımıza?

Gelin, Black Mirror'ın 4. sezonuna bir bakış (ve biraz da taş) atalım.

Black Mirror, ilk iki sezonuyla efsaneleşmiş, insanların kalplerini kırmış, hatta insanın ayaklarına taş bağlayıp onu umutsuzluk denizine atmış bir yapım, teknoloji kaynaklı kapkara distopyalar silsilesi. Daha önce sitemizde incelemesine yer verdiğimiz üçüncü sezonundaysa dizinin Netflix’e geçişiyle, öykülerin verdiği hissiyat değişmiş, biraz olsun hafiflemiş gibiydi. Peki dördüncü sezonda neler bekliyor bizi? Gelin bölümlere sırayla, kısa bir göz atalım.

USS Callister

Açılış sahnesi insanı şaşırtan bir bölüm. “Star Trek uyarlaması mı yoksa bu? Hem de Black Mirror’da?” diye düşündürüyor. Cesur kaptan Robert Daly ile mürettebatı çeşitli maceralara atılıyor; evrenin dört bir köşesine gidip canavarlarla savaşıyor… Taa ki, Daly çipini çıkarana dek. Daly esasında Infinity adında bir oyunun tasarımcısı. İnternet tabanlı, tüm dünyaya açık ve imkanların sınırsız olduğu bir oyun bu. Daly’nin kendi özel modu hariç tabii… (bu modun, siber zorbalık teriminin anlamını bile değiştirebileceğini düşünüyorum).

Daly’nin kendi modunda kullandığı teknoloji, White Christmas (Beyaz Noel) bölümündekini epeyce hatırlatıyor, bilinci koda aktarma olayı. Infinity’nin genel yapısının da San Junipero bölümündeki kasabaya benzerlik gösterdiği kanaatindeyim. Ayrıca, bu bölüm bana genel olarak Futurama’nın Where No Fan Has Gone Before bölümünü de anımsatmadı değil.

Başrollerde Breaking Bad’den tanıdığımız Jesse Plemons, Westworld’den bildiğimiz Jimmi Simpson ve How I Met Your Mother’dan aşina olduğumuz Cristin Milioti var. Yönetmen koltuğunda, Doctor Who ve Sherlock dizilerinde de yönetmenlik yapmış olan Toby Haynes bulunuyor. Bölümün senaristleriyse William Bridges ve dizinin yaratıcısı Charlie Brooker. İkisinin beraber senaryosunu yazmış olduğu bir diğer bölümse üçüncü sezondaki Shut Up and Dance (Sus ve Dans Et) idi. Son olarak, yapımcıların bu bölümü sadece bir başlangıç olarak gördükleri ve bundan başlı başına bir dizi bile çıkarabileceği söyleniyor.

Sürprizbozan! (SPOILER) Daly’nin ilk başta bir kaybeden, bir mazlum olarak yansıtılışını ancak sadece beş dakika içinde bu algının tam tersine çevrilmesini çok başarılı buldum. USS Callister mürettabatının da oldukça uyumlu bir ekip olduğunu düşünüyorum, onların sahnelerini izlemekten zevk aldım. Bölümün sonunda yine Breaking Bad’den tanıdığımız Aaron Paul’ü duymak da çok hoşuma gitti. Kafama yatmayan birkaç noktaya değinip bitireyim bu bölümle ilgili diyeceklerimi. Hiçbir işe yaramadığı, hepsinin aynı olduğu söylenen düğmelerle nasıl gerçek dünyaya erişebildiler? Neden Daly, komutasındakilerin hareketlerine sınırlama koymadı? Bunu adamın egosuyla açıklamanın oldukça yetersiz olacağını düşünüyorum. Ayrıca, sonunun Black Mirror çarpıcılığına pek uymadığı kanaatindeyim. Özellikle ilk iki sezonda adaleti pek hissetmezdik, bundaysa o hissiyat mevcut.

Arkangel


Korumacı ebeveynlerin epeyce arttığı günümüzde, bebek telsizleri, kameraları ve takip cihazlarının satışları gırla gidiyor. Bebeklerin veya küçük çocukların bu şekilde her an gözetlenmesi, onların kişisel haklarına aykırı mıdır? Anne babalarına sorulacak olsa bu sadece çocuklarının güvenliği içindir. Peki bu takip teknolojisi bir adım ileriye taşınsa ve çocuğa takılacak bir implant sayesinde, ebeveynler hem her an çocuklarının nerede olduğunu bilse hem de çocuklarının gözünden dünyayı görüp bazı öğelere sansür koyabilme yetisine sahip olsa? Bekar bir anne olan Marie, kızı Sara’yı kaybetme korkusu sebebiyle Arkangel (Baş Melek) adındaki firmanın bu vadettiklerinin cazibesine karşı koyamaz. Neredeyse tüm çocukluğunu kötülükten sakınarak, daha doğrusu “kötü”nün ne anlama geldiğini bile bilmeyerek annesinin koruyucu kanatları altında geçiren Sara, bir noktada bu güvenli baloncuğu patlatır.

Yönetmenin ünlü oyuncu Jodie Foster, senaristin Charlie Brooker olduğu bu bölümde, başrollerde Brenna Harding, Rosemarie DeWitt ve Owen Teague var.

Sürprizbozan! (SPOILER) Sara’nın sistem kapatıldıktan sonra merak duygusuyla kötülüğü keşfetmesini beklerdim, hatta Trick’in ona gösterdiği videolar da bu inancımı güçlendirmişti, daha sistem kapanır kapanmaz birçok yeni uyaranla karşılaştı kız. Sonra, annesinin sistemi kapatmasına sebep olan kendine zarar verme durumu var Sara’nın. Bunun da devam etmesini beklerdim. Ama neredeyse oldukça normal bir yaşam sürdü Sara. Bölüm sonundaysa annesinin nasıl ölmediğine şaşırdım. Ekran kırıldı, kadının kafası kırılmadı, hayret… Beklentilerim bir yana, “Şimdi bu şekilde bağlarlarsa çok yavan olmaz mı?” diye konuşuyorduk diziyi beraber izlediğim arkadaşımla ve çocukluktan sonrası gerçekten tahmin edilebilir bir senaryoyla devam etti. Benim Black Mirror’da sevdiğim şeylerden biri de tahmin edilemezliğiydi, bunu yaşayamadım bu bölümde.

Crocodile


Mia ve Rob adında iki genç, bir partiden dönerken arabayla birine çarparlar ve çarptıkları kişi ölür, olayı örtbas ederler. Aradan yıllar geçer, Mia artık başarılı bir iş kadınıdır ve bir ailesi vardır. Bir gün Rob onu ziyarete gelir ve suçunu itiraf etmek istediğini söyler. Bu esnada, otomatik servis arabalarından biri bir adama çarpmıştır. Shazia adındaki bir sigorta şirketi görevlisi de, insanların anılarını tarayan bir cihaz sayesinde bu kazayla ilgili bir dosya hazırlamaktadır. Bir noktada Shazia ile Mia’nın yolları kesişir. İnsan elindekileri kaybetmemek için ne kadar ileri gidebilir? Bir timsah misali suyun altında bekleyen ve zamanı geldiğinde saldıran soğukkanlı bir suçlunun öyküsü…

Anıları tarayan cihazın teknolojisini ziyadesiyle The Entire History of You (Senin Tüm Geçmişin) adlı bölümdekine benzettim. Bu bölümde anılar birebir kaydedilmemesi ve kişinin kendi erişimine açık olmamasıyla farklılık gösteriyor. Anıların subjektifliğini gösteriş biçimleri de oldukça hoşuma gitti.

Eski bölümlerden bir şey daha karşılıyor bizleri. Önce “Anyone Who Knows What Love Is” parçasının ilk notaları çalıyor, aradan pek vakit geçmeden de parçanın kendisi. Bu parçanın çalışı ne zaman hayra alametti ki?

Bu bölümde yönetmen John Hillcoat, senaristse yine Charlie Brooker. Başrollerdeyse Andrea Riseborough ile Kiran Sonia Sawar yer alıyor.

Sürprizbozan! (SPOILER) Anı cihazı gösterildiği gibi kafada parçalar yerine oturuyor, pek şaşırtmayan bir senaryoydu bence. Ancak işlenen konunun ağırlığı sebebiyle fenalık veriyordu. Sonu ise maalesef tahmin edilebilirdi. İlk bölümün sonunda bahsetmiş olduğum adalet hissi bu bölümde de mevcuttu.

Hang the DJ

Tinder-vari bir çöpçatanlık programı insanları eşlemekte ve onlara belli bir süre tanımaktadır. Elde edilen verilere göre de insanlara hayatlarını beraber geçirecekleri mükemmel kişiyi %100’e yakın bir başarıyla sunmaktadır. Amy ve Frank de bu sistemin birer parçasıdırlar. Peki sisteme boyun eğmezlerse ne olur?

Konusu itibariyle bana Lois Lowry’nin Seçilmiş Kişi’sini hatırlatan bir bölüm oldu bu. Hatta direkt olarak ilişkiler konusuna yoğunlaşan başka bir distopya olan, Ally Condie’nin Eşleşme’siyle daha da fazla benzerlik içeriyor. Ancak bu iki kitabın aksine bölümün mesajının bulanık olduğunu düşünüyorum.

Yönetmenliğini Game of Thrones ile The Sopranos’ta da yönetmenlik yapmış olan Timothy van Patten’in, senaristliğiniyse Charlie Brooker’ın yaptığı bu bölümde, başrollerde Georgina Campbell ile Joe Cole var.

Sürprizbozan! (SPOILER) Dizinin adı “Black” Mirror değil miydi? Hemen hiç karanlık değildi bu bölüm? Baskıyı hissedenler de gerçek insanlar değildi. Ortada gerçek bir tehdit de yoktu. Ayrıca bölüm içinde verilen ipuçlarının bölümün sonunun tahmin edilebilmesine sebep olduğunu düşünüyorum. Bir de, simülasyon veya bilinç kodunun kullanımına başka bir örnekti bu da. White Christmas her ne kadar sevdiğim bir bölüm olsa da, gerçekten artık o bölümdeki teknolojiyi deşmelerini bırakıp yeni bir fikir ortaya çıkarmalarını istiyorum. Ben her ne kadar bu bölümü olumsuz bir bakış açısıyla değerlendirsem de, şu an IMDB’de Black Mirror bölümlerinin reytingine göre ikinci sırada.

Metalhead

Apokaliptik bir öykü. Siyah-beyaz çekim tekniğiyle karakterlere yoğunlaşılmasını sağlıyor. Konu tam anlatılmamakla birlikte, “köpekler” adı verilen robotların canlıların izlerini sürüp onları yok ettiklerini görüyoruz. Ana karakterlerimizin neyin arayışında olduğuysa bölümün sonuna kadar açığa çıkmıyor.

Köpeklerin, Boston Dynamics’in geliştirmekte olduğu robotlara fazlasıyla benzediğini düşünüyorum. Bu robotların nasıl ayrım yapmadan herkesi, her şeyi katleden bir ölüm makinesine dönüşeceklerini ise bilemedim. Dışarıdan birisinin müdahalesiyle mi değiştirilecek kodları, yoksa kendileri kendi kodlarını değiştirebilecek kadar gelişecek mi? Yine de, bölümde bunların açıklanıp açıklanmamasının pek önemli olmadığı kanısındayım.

Yönetmen koltuğunda Hannibal ve American Gods’ın yapımcısı David Slade, senarist koltuğunda Charlie Brooker, başroldeyse Maxine Peake var.

Sürprizbozan! (SPOILER) Köpeklerin hem o kadar tehlikeli hem de o kadar kolay aldatılabilir oluşunu mantıklı bulmadım. Ayrıca, bölümün ilerleyen sahnelerinde gördüğümüz üzere sular akmaktaydı ve elektrikler vardı. Ancak bölümün ilk sahnelerinde batarya bulabilme ihtimalinden bahsediliyordu. Elektriğin varlığında bataryanın hayatı tehlikeye atmaya değecek bir şey olduğunu düşünmedim. Eh, oyuncak ayının en azından duygusal sebeplerle buna değeceğini söyleyebilirim… O sahnede bir vurgun yaşamayışımı ise bir kayıp sayıyorum. İstediğim kadar içine giremedim bölümün. Yine ilk kısma dönecek olursam, elektriğin ve suların hala mevcut oluşu, bana çöküşün çok kısa bir zamanda yaşandığını düşündürdü. Öte yandan, domuzların yok edilişinin anlatılış biçiminden bir süreç havası hissediliyordu, kafamda tam oturtamadım.

Black Museum

Black Museum, hem içinde birçok kriminolojik nesne bulunduran bir müze hem de diğer Black Mirror bölümlerine atıf, bir nevi saygı duruşu. Nish adındaki bir kadın bu müzeyi ziyarete gelir ve müzenin kurucusu Rolo Haynes ona müzedeki çeşitli nesnelerin öyküsünü anlatır. Bir perdenin arkasındaki şeyse, müzenin en çarpıcı parçasıdır.

Bu sezondaki diğer bölümlerde de White Christmas esintisi olduğundan bahsetmiştim, ama bu bölümde bildiğiniz White Christmas kasırgası var. Tabii bir de, San Junipero. Bunun en önemli sebebi, yine bilinç kodu ve aktarımı içermesi. Diğer sebepten sürprizbozan kısmında bahsedeceğim.

Anlatılan öyküleri ve bunların havasını beğendim. Penn Jillette’in Pain Addict adlı öyküsünden uyarlanmış olan doktorun hikayesi benim için en çarpıcı olandı. Genel anlamda da sezona güzel bir final yapıldığını düşünüyorum.

Doctor Who ile Sherlock’ta yönetmenlik yapmış olan Colm McCarthy bu bölümde yönetmen koltuğunda, Charlie Brooker da diğer bölümlerde olduğu gibi bu bölümün senaristi. Nish rolünü Letitia Wright, Rolo Haynes’ı ise Douglas Hodge oynuyor.

Sürprizbozan! (SPOILER) Bölümün White Christmas’a benziyor oluşunun diğer sebebiyse anlatılan öykülerin birbirine bağlanması ve anlatıcının bölümde odaklanılan teknolojilerle vuruluşu. Öte yandan bir kez daha, bu bölümde bir adalet hissi var. Aklıma takılan bir noktaya değinecek olursam Jack ve Carrie’nin ana karakter olduğu ikinci öyküde, en iyi zamanlarda bile beynimizin %40’lık kapasitesini kullandığımızdan bahsedilmesi. Kalan %60’lık kısımsa yazılmayı bekleyen boş bir tahta gibi lanse ediliyor. Beynimizin %10 kapasitede çalıştığı mitini sayılarla oynayarak bir adım ileri götürüp insaflı davranmışlar sanırım… Ancak bu mit çürütüleli yıllar oluyor. Teknoloji temelli bir dizide senaryonun, bilimsel açıdan tutarlı savlar üzerine yazılmasını isterdim.

Son olarak değinmek istediğim şeyse, bölümün kelimenin gerçek anlamıyla “Bir ben var benden içeri, benden öte, benden ziyade” sözünü işliyor oluşu. İkinci öyküde Jack’in kafasına komaya girmiş Carrie’nin bilincinin nakli; üçüncü öyküde Clayton’ın bilincinin bir kopyasının bedeni öldükten sonra bile yaşamaya devam edişi ve en sonunda neredeyse bilincinin sadece silik bir kopyası kalışı, hatta içinde bu sefer Haynes’ın bilincinin barınışı. Bu matruşkamsı kurgu hoşuma gitti.

Genel Değerlendirme

Bu sezonun bir önceki sezona göre daha başarılı olduğunu düşünsem de maalesef ilk iki sezondaki vuruculuğu hissedemedim. İlk iki sezondaki bazı sahneler, izleyeli aradan yıllar geçmiş olsa da hâlâ aklıma takılır mesela, üzülürüm. Ancak bu son iki sezonda böylesi kalıcı hisler yaşayamadım. Kara bir aynaya baktığımı hissetmedim, ancak gri, belki.

Sezon genelinde oyunculukların oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum, müzik seçimleri de gayet hoştu. Yeni sezonlardan beklentim ise, tekrar ilk iki sezondaki karanlık atmosferin yakalanması, beklenmedik yerden vurulması ve önceki bölümlerde gösterilen teknolojilerin ısıtı-öhm, biraz geliştirilip yeniden sunulmak yerine, yenilerinin ortaya konulması.

Etiketler:  




Kendi alemimde yaşıyorum, kitaplar, diziler, filmler bana eşlik ediyor. Futurama ile Breaking Bad'in yeri bende apayrı. Bir şeyler üretmekten, dil öğrenmekten ve gereksiz ancak güzel şeyler toplamaktan hoşlanıyorum. Kedileri ve kuşları seviyorum. Küçükken bilim insanı olmak amacım vardı, doğru yolda gittiğimi umuyorum. Biri ''hadi kalk, geldik'' diyene kadar düzenimi/düzensizliğimi değiştirebileceğimi sanmıyorum...

PORTAL YORUMLARI

  1. Okan Akıncı dedi ki:

    Her satırına katıldığım güzel bir inceleme bu. Black Mirror bence artık kendisini tekrar etmeye ve karamsar çizgisinden uzaklaşmaya başladı. Elinde orijinal bir senaryo varsa diziyi çekersin. Bunların elinde malzeme kalmamış, dizi sevildiği için zorlama bir şekilde devam ediyor. Sanırım Black Mirror’u da bitmesi gerektiği yerde bitemeyenler listeme yazmam gerekecek.

    1. Beyzanur Merter dedi ki:

      Yorumunuz için teşekkür ederim öncelikle ^^ Zorlama bir şekilde devam ettiği konusunda size katılıyorum. Bir sonraki sezon ilk sezonların kalitesini yakalayamazsa Black Mirror eski başarısının ekmeğini yiyen diziler kervanında başı çekecek ne yazık ki…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Black Mirror: Ayna Ayna, Söyle Bana, Ne Gelecek Başımıza?

Gelin, Black Mirror’ın 4. sezonuna bir bakış (ve biraz da taş) atalım.

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün