Buz Prenses: Polisiyenin Donduran Hali ve “İnsanlar Ne Der?”

İsveçli polisiye yazarı Camilla Lackberg'in ilk romanı olma özelliğini taşıyan "Buz Prenses" kitabını inceledik. Donduran rüzgârlara hazır olun!

“Polisiyenin Kraliçesi” olarak anılan Camilla Lackberg’in ilk romanı Buz Prenses , İsveç’in soğuğu üzerinde kan ile süslediği bir trajediye okuyucuyu ortak ediyor. Peki bizleri nasıl bir roman bekliyor? Buz Prenses kitabının incelemesi ile karşınızdayız!

” Ev kasvetli ve boştu. Soğuk her yere işlemişti. Küvette ince bir buz tabakası vardı. Teni mavimsi bir renk almaya başlamıştı. Orada bir prenses gibi yattığını düşündü: Buz Prenses.

Oturduğu yer buz gibiydi ama üşümek onu rahatsız etmiyordu. Adam elini uzatıp ona dokundu. Bileklerindeki kan uzun süre önce pıhtılaşmıştı. Onu hiç bu kadar çok sevmemişti. Artık bedenini terk etmiş olan ruhunu okşuyormuşcasına kolunu okşadı.
Giderken arkasına bakmadı. Veda etmiyordu, tekrar görüşeceklerdi.”

Başlangıçtaki alıntı moralinizi bozmasın. Henüz hikâye başlamadan önce, kitabı açtığınız anda karşınıza çıkacak ilk paragraftı bu. “Polisiyenin Kraliçesi” olarak da anılan, Fransa’da polisiye yazarlık konusunda ödül sahibi Camilla Lackberg’in ilk romanı ile karşınızdayız.

Buz Prenses , tasvirleri, sürükleyiciliği ve olay örgüsüyle sanki bir ustalık işi gibi. En sevdiğim türlerden birisi olan polisiye romanların en önemli yanı sürükleyicilik seviyeleridir. Ancak burada, sürükleyiciliği hakkını vererek tarif etmek gerek.

Buz Prenses, henüz ilk saniyesinden bu paragraf ile okuyucuyu kitabın içine hapsederek, genç bir yazar olan Erica Falck’ın tam yanına yerleştiriyor. Son söz söylenene kadar da dışarı çıkmanıza izin vermiyor. Çıkmak da istemiyorsunuz aslında. Çünkü bu kitabın muadillerinden (Örnek verirsek: Grange romanlarından) çok önemli bir farkı var. Arka arkaya gelen kanlı cinayetler yerine romandaki karakterlerin günlük hayatlarını, duygularını çok ama çok ön plana koyuyor bu kitap. Komiser Niemans gibi çok etkileyici ama uçuk bir başkomiser yok, sade insanlar ve dertleri var başrolde.

Soluksuz Cinayetlerin Değil, Erica’nın Öyküsü

Romanın ana karakteri Erica Falck, 35 yaşında, hiç evlenmemiş genç bir kadın. Biyografi yazarı olan Erica, çocukluk arkadaşı Alex Wijkner’in cinayete kurban gittiğini öğrenmesinin ardından, Alex’in ailesinin ricasıyla eski dostunun geçmişini deşmeye başlıyor. Alex’in 25 yıl önce gizemli bir şekilde aniden taşınmasından önce ikiz kardeş kadar yakın olmuş olsalar da Erica, araştırması derinleştikçe aslında Alex’i ne kadar az tanıdığını fark etmeye başlıyor. Erica, psikolojik sorunları olmayan veya geçmişinde gizemli sırlar barındırmayan, yazarlık yaparak para kazanmaya çalışan genç bir kadın. Aynı kasaba halkının kalanı gibi bizden biri.

GÖZ ATIN  Agatha Christie'nin "Cinayet Randevusu" Adlı Kitabı İlk Kez Türkçe

Patrik Hedstörm ise hikâyenin komiseri. Tabii ki de Erica’nın da bir noktada kaçınılmaz partneri haline gelecek olan karakter. Geçmişte dillere destan olacak gizemleri çözmüş kurt komiser değil, tam aksine megalomanyak bir amirin saçma sapan ve uç beklentilerini karşılamaya çalışan hırslı, sempatik bir polis. Erica ile tanışıklığı ise, ilkokul yıllarına dayanıyor.

Kurban Alex Wijkner ise, ortalama üstü, varlıklı denilebilecek bir ailenin büyük kızı. Henüz çocukluk yıllarından itibaren karşı konulamaz bir çekiciliği ve buna eşlik edecek mesafeli bir karakteri olduğunu vurgulanan Alex, çok zor gülümseyen, geçmişinde okuması bile çok zor gelen bir trajedi barındıran Buz Prenses .

Buz Prenses Camilla Lackberg

Güçlü Yan Karakterler

Bir balıkçı kasabası olan Fjällbacka’nın halkı, dedikoduların ardı arkasının kesilmediği, genellikle yaşlı nüfusun hakim olduğu çok küçük, içine kapanık bir kasaba. Bu yüzden de, hikâyede adı geçen neredeyse her karakterin birbirleri ile, özellikle de Erica ile genelde çocukluktan gelen bir tanışıklığı var. Bu da Buz Prenses ’i, cinayetlerin arka arkaya geldiği kanlı bir romandan çok, Alex’in sırlarını araştıran Erica’nın samimi, içten öyküsü haline getiriyor. Ayrıca Erica’nın da bir kitap yazarı olması ve kitap boyunca yazım konusunda yaşadığı sıkıntılara yer verilmesi de, Camilla Lackberg’in, kitap içine kendi yansıması olarak Erica’yı yerleştirdiği hissiyatına sebep oluyor.

Kitap boyunca hikâyeye dahil olan bütün karakterlerin iç hesaplaşmaları, pişmanlıkları, o anki duyguları o kadar insani bir şekilde tasvir ediliyor ki öykü samimi ve sıcak bir hava kazanmaya başlıyor. Soğuk ve trajik bir öyküyü anlatmaya çalışırken başarıyor hem de bunu. Öyküde sadece belli kısımlarda, Erica veya Patrik’in soruşturması derinleştirmek için başvurduğu yan karakterlere bile ana karaktermiş edasıyla yaklaşıyor Lackberg. İlginç özelliklerinden, varsa dertlerinden hemen bahsederek o karaktere de bağlanmamızı, sempati duymamızı sağlıyor.

GÖZ ATIN  Yerli Polisiye Dergisi 221B'nin "Darbe Günlerinde Polisiye" Sayısı Çıktı!

“İnsanlar Ne Der?”

Romanın en dikkat çekici noktasının, samimi dil ve çok detaylı tasvirler sayesinde sağladığı sürükleyicilik olduğundan bahsettik. Gerçekçiliği arttıran başka bir detay ise bir noktadan sonra göze iyice batmaya başlayan “İnsanlar ne derdi?” sorusu.

Çoğunluğu yaşlı ve tutucu insanlardan oluşan Fjällbacka halkının ciddi ciddi en büyük endişesi, “İnsanlar ne der?” konusu ve aileleri, sevdikleri hakkında çıkabilecek dedikodular. Abartı derecede tutucu olan ve modern zamana, değişen değerlere adapte olmakta zorlanan veya reddeden aile büyüklerinin iç dünyaları da Lackberg’in detaylı tasvirleriyle hayat buluyor.

Bu karla kaplı, sakin kasaba korkunç bir sırra yıllardır ev sahipliği yapıyor. Üstü örtülen, yok sayılan kan donduran olaylar, hepsinin sebebi başlayacak olan dedikodular, ” İnsanlar ne der?” korkusu. Bu durum da, kasabanın aile büyükleri yani aslında eski nesil ile ana karakterler olan genç insanlar arasındaki dünya görüşü ve ahlak anlayışı farklarının ne derece ciddi olduğunu anlamamıza da çok yardımcı oluyor. Ve biz buradaki “genç nesil” olduğumuz için de, insanlar ne der endişesinin önemi, karakterlerimize ne kadar dehşet veriyorsa, bizde de aynı etkiyi bırakıyor.

Kusursuzca Bağlanan Kurgular

Lackberg, kitap boyunca birbiriyle alakalı olduğu iması verilen ekmek kırıntılarını o kadar uzağa saçıyor, öyle bir karmaşa haline getiriyor ki hepsinin nasıl bağlanacağını tahmin etmek imkansız hale geliyor. Ben, açıkçası kitabın son 100 sayfasını bir gecede gözümü kırpmadan okudum ve son ana kadar bütün olayların düzgün bir şekilde bağlanacağına dair şüphelerim vardı. Çünkü kalan sayfa sayısı gittikçe azalıyor, ancak her cevap daha fazla soru yaratıyordu. Ve kitabı ikinci kez okuduğum halde, son ana kadar gerçeğin ne olduğunu ve katilin kimliğini hatırlayamadım. Fakat Lackberg, ilk kitabı olmasına rağmen hayran bırakacak şekilde tüm düğümleri çözmeyi, her noktayı birbirine kusursuzca bağlamayı başarıyor.

Camilla Läckberg

Camilla Läckberg

Sürekli bağlantılıymış gibi görünen ancak bir türlü iç içe geçmeyen bu yap-boz parçaları Erica ve Patrik ile empati yapmayı da iyice kolaylaştırıyor. Kitap boyunca okur yerine olayları kenardan, görünmez bir şekilde izleyen biri olarak hissetmeniz çok daha olası. Son olarak, bütün bu olayların arasında kasabanın soğuğu Erica’yı ne kadar üşütüyorsa, sizin de o kadar içinize işliyor.

GÖZ ATIN  Margaret Atwood Yazdığı İlk Kitabı "Evlenilecek Kadın"la Raflarda

Yazıyı noktalarken, Doğan Kitap imzasıyla çıkan romanın Elif Günay’ın çevirisiyle edebi dilini çok iyi koruduğunu belirtelim. Ancak bazı noktalardaki bariz ve göze çarpan imla hataları, bu kadar güzel yapılmış bir çeviriye maalesef gölge düşürüyor.

Buz Prenses’ in Türkiye’deki çıkış tarihi 2012. Yine ülkemizde 2013 yılında yayımlanan Vaiz ise Erica ve Patrik’in hikâyesini devam ettiriyor. Eğer kitabı alır ve Erica ile Patrik’e doyamazsanız Vaiz imdadınıza yetişecektir. Buz Prenses ile başlayan seri Fjällbacka alt başlığı toplamda 10 kitaptan oluşuyor.

Polisiye ve gerilim romanlarını seviyorsanız Buz Prenses size keyifli bir deneyim yaşatmaya aday başlangıçlardan.

Peki siz daha önce Camilla Lackberg ile tanışmış mıydınız? Esere ve yazara dair yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum’da bizimle paylaşmayı unutmayın.

* * *

* Bir Polisiye Romanda Olsaydın, Hangi Rolde Olurdun?




1995 yılındaki doğum anımdan itibaren hep biraz hayalperest ve düş dünyalarına ilgili oldum. Yeditepe Üniversitesi Gazetecilik bölümü mezunuyum. Küçüklüğümden beri buna iten şey Warcraft evreni oldu, son dönemde tanıştığım Witcher evreni de kalbimde onun yanına yerleşti. Felsefe, psikoloji ve korku kitaplarını da fırsat buldukça -Lovecraft başta olmak üzere- okurum. Okumak, yazmak, fikirlerimi paylaşmak ve bunlar üzerine tartışmak benim için bir rahatlama yöntemidir.

Buz Prenses: Polisiyenin Donduran Hali ve “İnsanlar Ne Der?” için 3 yorum

  1. Geçen yaz Buz Prenses ve Vaiz’i aldım ancak okumayı hep erteledim. Elimdeki kitap biter bitmez Buz Prenses’e başlayacağım.

    Bazı polisiyelerde yazar, olayları birbirine bağlamayı son 50-100 sayfaya (400-500 sayfalık kitaplardan söz ediyorum) sığdırmaya çalışırken, bazı olayları bağlamayı ya unutur, ya da iyi bağlayamaz. Bir acelecilik göze çarpar. Karakterler saçmasapan işler yapar. Kısaca, olayları birbirine iyi ve mantıklı bir biçimde bağlamak maharettir.


  2. Caleina dedi ki:

    Evet, kesinlikle katılyıorum ^^ Bunda da son 40-50 sayfaya kalmış olmasına rağmen, tabiri caizse domino taşları gibi her şey arka arkaya bağlandı. Hem de çok alakasız gözüken şeyler.

    Okuyunuz o kitabı, ertelemeyiniz ^^


Buz Prenses: Polisiyenin Donduran Hali ve “İnsanlar Ne Der?”

İsveçli polisiye yazarı Camilla Lackberg’in ilk romanı olma özelliğini taşıyan “Buz Prenses” kitabını inceledik. Donduran rüzgârlara hazır olun!

Başa dönün