Destanlar Çağı: Tanrıların Çağı Sona Erdi

Michael J. Sullivan’ın “İlk İmparatorluğun Efsaneleri” serisinin ilk kitabı Destanlar Çağı’nı sizler için inceledik.

Fantastik eser okumayı her zaman çok sevmişimdir. Hep böyle pılımı pırtımı toplayıp bambaşka bir diyara yolculuk yapıyormuşum gibi gelir bana. Farklı insanlarla tanışmak, farklı yerler görmek ve farklı hikayeler her zaman heyecanlandırıyor beni. Destanlar Çağı’na da aynı heyecanla başladım ve bir an önce bana anlattığı hikayeleri sizinle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle Destanlar Çağı romanının, “Riyria Vahiyleri” adı altında çıkan kitap serisinin aynı evrende ama yüzyıllar öncesinde geçen “İlk İmparatorluğun Efsaneleri” serisine dâhil olduğu bilmekte fayda var. Yani bu seri basım olarak yeni olsa da kronolojik olarak çok daha eskiyi anlatıyor. İthaki’nin ilk seriyi değil de her şeyin başlangıcını anlatan bu seriyi basması kafa karışıklıklarını gidermesi açısından bana göre oldukça doğru bir karar.

Lafı daha fazla uzatmadan kitabı incelemeye geçelim öyleyse buyurun.

Irklar ve Terimler

“Yemin ederim ki dolunaylar sırf tanrılar yaptıkları hınzırlıkları daha iyi görebilsinler diye var.”
 -Brin’in Kitabı

Sullivan’ın kurduğu dünyada ırk isimleri alıştıklarımızdan oldukça farklı olsa da aslında gayet tanıdıklar. Seride geçen beş insansı ırktan en önemlileri Fhreyler, Rhunlar ve Dhergler.

Rhunlar, Sullivan’ın insanlara verdiği isim. İnsanlar Fhrey’lerin kendilerine izin verdikleri topraklarda yaşayıp çoğalıyorlar. Birkaç yüz kişi bir araya gelerek Dahl adı verilen yerleşim yerlerinde hayatlarına devam ediyorlar. İnsanlarla ilgili pek özel bir şey yok aslında. Büyüye eğilimleri yok, Fhrey’lere tanrı gözüyle bakıyorlar ve çoğu zaman hayatta kalma mücadelesi veriyorlar.

Serinin Fhrey olarak nitelendirdiği ırk birçok açıdan benim gözümde Elflere benziyor. Zarif, uzun boylu, yakışıklı veya güzel ve ortalama bir insandan çok daha yetenekli. Elfler kadar iyi yürekli olmamaları bir yana onlar gibi de sonsuza kadar yaşamıyorlar. 2500-3000 yıl arasında süren ömürleri yüzünden insanlar tarafından ölümsüz ve tanrı oldukları sanılıyor. Fhrey’lerin de bu bakış açısını kabullenmesi şöyle dursun kendi aralarında bile üstünlük taslıyorlar. Toplamda 7 kabileye bölünmüş Fhrey ırkından biri olan Miralyit kabilesi “sanat” ismini verdikleri büyü yapabilme yeteneğini kullanabilen tek kabile olması dolayısıyla kendini diğer kabilelerden dolasıyla bütün ırklardan üstün görüyor.

Dherg’ler hakkında pek bir bilgimiz yok aslında. Tek bildiğimiz Fhrey’ler ile savaştıkları ve sanat yüzünden yok olmuş ya da yok olmanın eşiğine gelmişler. Fhrey’lerden kaçmak için sürekli yer altında yaşadıkları için Fhrey’ler onlara köstebek manasına gelen “Dherg” adını vermişler. Dış görünüşlerine dair bir bilgimiz olmasa da inşaat ve silah yapımında usta olduklarını, uzun yaşadıklarını ve yetenekli zanaatkârlar olduklarını biliyoruz. Eh bu da bize birazcık cüceleri hatırlatıyor.

Karakterler

Kitabın karakter kısmının oldukça zengin olduğunu belirterek başlamalıyım sanırım. Daha kitabın başında Shegon, Malcom ve Raithe gibi önemli karakterleri tanıtıp dünyanın işleyişi hakkında fikir sahibi olmanızı sağlıyor. Daha sonra ise Nyphron, Gryndal, Konniger gibi karakter ile bu dünyayı çok daha genişleterek sizlere sunuyor. Kitabı okurken karakterlerin üzerlerinde titiz bir şekilde düşünüldüğü çok belli.

Kitabın en sevdiğim yanlarından biri ise sanırım güçlü kadın karakterler görmek. Evet, dünyayı ve Dahl’ı erkekler yönetiyor olabilir, ama onların arkasındaki kadınların gücünü görmemek imkansız. Persephone’i gibi, Arion gibi, Brin gibi, Maeve gibi kadın karakterler kenara çekilip erkeklerin dünyayı kurtarmasını izlemek bir yana dursun çoğu zaman onlara liderlik edebilecek kadar güçlüler.

Özellikle bir kişiye parantez açmak istiyorum; Tura’nın öğrencisi mistik Suri. Henüz daha 13-14 yaşında olmasına rağmen ettiği akıllıca laflar, kurdu Minna ile diyalogları, orman ile konuşmaları ve düzenli bir hayat yaşayan herkese deli gibi bakmasıyla Suri okuması inanılmaz eğlenceli bir karakter olmuş. Henüz daha onunla tanışalı bir hafta oldu ama ona bir şey olursa kitaptaki herkesi ve her şeyi yakarım!

Kız bunu görünce alçak bir sesle ekledi. “Cidden bir söğüdün altında fazla zaman geçiren insanların kendilerini suda boğdukları olur. Bu da sana onları sık sık suyun yakınına koyan tanrıların niyetini düşündürür.”

GÖZ ATIN  Ursula K. Le Guin'in Düşüncelerine Bir Bakış: "Dünyanın Kıyısında Dans" Türkçede

Hikayemizin Özeti

Bahsettiğim gibi Rhunlar, Fhrey’lerin gözetimi altında yaşamak zorunda ama yaşadıkları topraklar Fhrey’lerin topraklarına kıyasla oldukça elverişsiz. Bu hayata daha fazla katlanamayan “Bakır Kılıç” Herkimer oğlunu da alıp yasak topraklara girmiş hatta bununla da kalmayıp bir geyik öldürmüştür. Kendilerini yakalayan Shegon adlı bir Fhrey onların canını affetmiş ve silahlarını bırakıp ait oldukları yere, nehrin öteki yanına geçmelerini istemiştir. Kılıçlarını teslim etmeyecek kadar gururlu ve bir tanrının karşısına çıkacak kadar salak olan ikili sonunda hem içlerinden birinin hem de ufak bir yardımla bir tanrının öldürülmesine neden olmuştur.

Bir tanrı öldürülmüştür ve artık dünya olduğu gibi kalamaz. Rhunlar, Fhrey’lerin tanrı olmadıklarını keşfeder ama yine de onların yapabileceklerinin gayet farkındalardır. Fhrey’ler ise bu tanrı katilini bulmalı ve herkes için bir ders vermeleri gerektiğini düşünür.

Bütün bu hengamede kendi Dahl’lında sıradan bir hayat süren Persephone’ye bir gün Suri adında bir mistik gelir ve çok büyük bir kötülüğün yaklaşmakta olduğunu söyler. İkisi birlikte ulu ağaç Magda’ya akıl danışmaya giderler ve Magda onlara şu sözlerle yardım eder; “Tanrılara kucak aç, yaralıyı iyileştir, kurdu takip et.”

Tanrılarla olan savaş artık kapının eşiğindedir ve bu savaşın bir soykırıma dönüşmesini önleyecek bir avuç kahramandan başka bir çaremiz yoktur.

Peki, nesi farklı?

“Babam hep ateşlerin ancak canları sıkıldığında tehlikeli olduklarını söylerlerdi,” diye devam etti Raithe. “Yalnız bırakıldıklarında sinirlenirler ve kötülüğe başvururlar. Bir ateşi mutlu etmenin en iyi yolu yiyecekleri yalamasına ve öyküler dinlemesine izin vermektir.”

Bir fantastik eseri okurken en çok yapmayı sevdiğim şey onu diğerlerinden farklı kılanın ne olduğunu düşünmek. Destanlar Çağı kitabını okurken ise cevap her sayfada adeta yüzüme çarpıyordu. Sullivan’ın yarattığı dünya diğer bildiğimiz bütün evrenlerden çok daha mistik bir dünya. Dünyanın ormanlarında yolculara yollarını kaybettirmekten oldukça keyif alan leşhiler, insanları ve hayvanları ele geçiren morvinler var. Hatta ateşin bile başlı başına ruh olduğu bir dünyadan bahsediyorum.

Bu kadar fazla ruhun olduğu bir dünya bir büyücülük dünyasından çok bir şaman dünyası olduğunu söylemem yanlış olmaz herhalde. Zaten daha önce de kendisini çok sevdiğimi belirttiğim Suri, bahsettiğim şaman dünyasının harika bir meyvesi.

Her kitapta büyülerin sağanak gibi yağdığı ve kehanetler saçtığı bir dünyadan sıkılanlar için durup ağaçları dinlediğiniz, kehanet öğrenmek için kemiklerden yardım aldığınız, ruhların yardımına ihtiyaç duyduğunuz Destanlar Çağı gerçekten ilaç gibi geliyor.

Bir diğer fark ise büyü sisteminde. Büyü herkes tarafından kullanılabilen bir şey değil, sadece Fhrey’lerin Miralyit kabilesine ait olan insanlar büyü yapabiliyorlar ve onlar da buna “sanat” diyorlar. Büyünün bu kadar ender olması onu değerli kılıyor. Ayrıca büyü sanıldığı kadar basit değil aksine hala çözülemeyen bir olgu. Büyü yapabilen insanlar bile bazı şeyleri kontrol edemiyorlar mesela. Bir büyü yapmak için akış dokudukları sırada saçları düğüm oluyor ve buna engel olamadıkları için saçlarını kazıtmak zorunda kalıyorlar. Bunlar küçük detaylar gibi gelebilir ama büyü yapabilmenin karmaşıklığını anlattığı için seviyorum böyle ayrıntıları.

GÖZ ATIN  İthaki Modern Klasikleri'nin Yeni Üyesi "Öksüz Brooklyn" Yakında Bizlerle

Peki ya çeviri? Editörlük? Kapak?

Emre Aygün’ün editörlüğünü ve Cihan Karamancı’nın çevirmenliğini yaptığı Destanlar Çağı oldukça akıcıydı ve söylemem gerekirse neredeyse hiç editörlük hatasına rastlamadım. Özellikle çeviriye bir parantez açmak istiyorum; kitapta Dahl içerisindeki evlere “alaçuk” gibi terimler kullanılması, dümdüz çeviri yapılmak yerine bazı kelimelerin çevrilmeden olduğu gibi bırakılması oldukça doğru ve güzel kararlar olmuş. Kitapta hiçbir kelimenin üstünde iki kere kalmadan okuyorsunuz.

Kapağı tasarlayan Hamdi Akçay ise orijinal kitap kapağını renklerle daha canlandırmış ve orijinalinden çok daha güzel görünmesini sağlamış. Kapağın, serinin asıl karakterleri Persephone, Raithe, Malcom, Suri ve Minna’nın belki de kaderlerini değiştiren ağaç Magda’nın önünde resmedilmesi oldukça basit ama bir o kadar da güzel bir karar. Yani hem çeviri hem de kapak oldukça başarılı.

Uzun lafın kısası

Destanlar Çağı gerçekten harika bir giriş kitabı. Hem karakterler ilgi çekici, hem kitabın başında bir tanrının ölmesiyle başlattığı hikayesi soluksuz bir heyecanla sonuna kadar devam ediyor, hem kurguladığı evren inanılmaz güzel, hem de size diğer kitapları sabırsızlıkla beklemek için birçok sebep veriyor. Bu aralar okumak için farklı bir fantastik eser arıyorsanız “İlk İmparatorluk Efsaneleri” serisinin ilk kitabı Destanlar Çağı’nı okuyun ve siz de İthaki’nin bir sonraki kitabını çıkarmasını bekleyen benim gibilerin arasına katılın.

1994’de Erzurum’un soğuk bir kış gününde doğan, beyaz saçlarını ailesinden genetik yoluyla alan biri. Daha geçen seneye kadar dünyayı kurtarabileceğini sanan Çevre Mühendisi. Film, kitap, dizi, karikatür oyun ve müziğin her türlüsüne ilgisi vardır ama parası yoktur. Denize ve denize yazılan bütün şiir, öykü ve hikayelere aşıktır. Bağımsız ve amatör olan bütün yapımlar onun için tutkudur. Onu her yerde ‘’Tavşan’’ diye bulabilirsiniz.

Destanlar Çağı: Tanrıların Çağı Sona Erdi

Michael J. Sullivan’ın “İlk İmparatorluğun Efsaneleri” serisinin ilk kitabı Destanlar Çağı’nı sizler için inceledik.

 

 

Başa dönün
Daha fazla Edebiyat, İnceleme
Assassin’s Creed Romanlarında Sıra Kara Sancak’ta

Assassin's Creed romanları, Black Flag oyununun hikâyesini konu alan Kara Sancak ile kaldığı yerden devam...

Kapat