Dönüş: Hayatı Parmağında Oynatan Hakikatin Gölgesi

Robert Charles Wilson'ın bol ödüllü meşhur bilimkurgu romanı "Dönüş"ü inceledik.

Ölüm, vefat, ebedî uyku, ahirete göçüş, nihai son… “Hayat”ın iliklerine kadar işleyerek yaşamlarımıza biçim ve yön veren; inançlarımızı ve doğrularımızı canhıraş savunmamıza vesile olan; kendisi de “geçici” olan şu evrende geriye sönmeyen bir ateş, bir iz, bir miras bırakma gayreti duymamıza neden olan o malum olgu.

İlk paragrafın kasti rahatsız ediciliği, farkında olun veya olmayın, sizi siz yapan değerlerinize daha sıkı sarılmanıza neden olacak, düşünce ve eylemlerinizine ister istemez tesir edecektir. Endişelenmeyin, bu yoğunlaşma geçici. Ama siz yine de tedbiri elden bırakmayın. Çünkü ilk paragraftaki ahbabımızdan bilinçsizce sakınmaya yönelirken, eylemleriniz o kaçınmanın müsebbibine duyduğunuz korku ve endişenin ölçütüne göre yönlendirilmekte olabilir. Bu etki, adı mühim değilin  (!) yaşamımıza tesiri hakkında size fikir verecektir.

Robert Charles Wilson‘ın yıldızların silinmesiyle nihai sonun hatırlatıcısına dönüşen gökkubbeyi ve onun altında yaşamaya mahkum olan insanlığı anlatığı Dönüş de işte bu tesirin nelere kadir olduğu üzerine bir roman. Endişeye mahal yok; içiniz şimdiden sıkılmasın. Dönüş, kesinlikle “hatırlatmak” ve “öğretmek” adı altında tenkit ve kafaya kakma heveslisi, didaktik tiratlar resitallerinden biri değil. Elbette, can damarı konu ve hikâyecilik tarzı kaba taslak özetlenince, okumaktan pek de keyif duyulamayabileceği önyargısı oluşabilir. Sonuçta teması itibariyle “kasvetli;” zamanda atlama dışında pek bir kurgu numarası barındırmaması ve temasıyla üslupsal bütünleşmeye girmeyen yalın dil kullanımıyla “sıradan;” tansiyonu en yüksek anların bile olağan akış içerisinde aktarımıyla “heyecansız;” hikâyedeki işlevi ve temsil ettiği tarafa göre kendilerine biçilmiş rolleri oynayan karakterleriyle “kalıplaşmış” yaftalarıyla yaftalanabilir. Gelgelelim, o yaftalanmaların gerekçesi olarak gösterilebilecek meziyetlerin toplamı, merak ve ilgiyle beslenmiş bir huşulukla kendi kendini okutmasını başarabilen bir roman meydana getirmiş.

Tyler, Diane ve Jason

Hikâyemiz romandaki insanlar için dönüm noktası sayılan ve adına “Ekim Olayı” denilen bir hadiseye çocukken Diane ve Jason ikizleriyle birlikte tanıklık etmiş olan Tyler‘ın bakış açısından aktarılıyor. Bir ekim gecesi yıldızlar kaybolur ve gece göğü kapkara kesilir. Ve bu fenomen tüm dünyanın gidişatını değiştirir. Dünya’nın dört bir yanı isyanlar, intiharlar, cinayetler ve inanç hareketleriyle dolup taşar. Bilim insanları bu olayın gezegene etkisini çözmeye çalışırken hükümetler ve şartlar sürekli değişmekte, tüm bunların ortasında kalan üç gencin hayat mücadelesiyse gittikçe tuhaflaşmaktadır.

Kurgu, Tyler’ın merkezde yer aldığı biri yaşanmış, diğeri yaşanmakta olan iki bölüm arasında gidip geliyor. Kâh geçmişe gidip kahramanımızın eskiden başından geçenlere konuk oluyoruz, kâh günümüze dönüp bir kaçak hayatı yaşayan Tyler’a eşlik ediyoruz. Tyler’ı romanın ana karakterine dönüştürense, kaderin cilvesiyle bir araya geldiği çocukluk arkadaşları Lawton ikizleri, yani az evvel bahsettiğim Diane ve Jason. Tyler’ın baskın kişiliğinin ve şahsi amaçlarının tesirinde kaldığı Jason ve hisleri dolayısıyla ilgi duymaktan kendini alamadığı Diane yüzünden bir türlü uzak duramadığı Lawtonlar, kitapta yaşanan o büyük fenomenin ve yarattığı etkilere yönelik uluslararası projelerin ardındaki isimlerden. Tyler’ın Lawton ikizleriyle bağı, ona, fenomen hakkında yürütülen özel çalışmaları yakından gözlemleme fırsatı veriyor; şahsının buna pek gönlü olmasa da…

Konumu haricindeyse Tyler’ın öne çıkan pek bir meziyeti yok. Mizacı, fikirleri ve yapabildikleri itibariyle oldukça sıradan biri; kısaca, bizden biri Tyler. Klasik tarzdaki bilimkurgularla karşılaştırınca, konumları ve mizaçları gereği etkileşim içerisinde olduğu diğer kimselerin Tyler’ınkinden daha ilginç hikâyeleri var. İlk başta, üstünkörü bir değerlendirmede, kişisel deneyimleri uyarınca romanı bambaşka çehrelere büründürebilecek onca karakter arasından vasıfsız ve edilgen Tyler’ın ana karakter olarak seçilmesi hatalı bulunabilir. Mesela, eğer olaylar Jason’un gözünden aktarılsaydı, hikâye insanoğlunun her şeye rağmen bilinmezi kavrama mücadelesinin anlatısına dönüşebilirdi. Diane’ın gözünden aktarıldığı takdirde de öteki dünya inancının çeşitliliği ve o çeşitliliğin kendini yenileyerek nasıl ve ne biçimde bireyselden toplumsallığa evrilebildiği aktarılabilirdi. Hatta Tyler’ın karşılaştığı umutsuz yan karakterlerin bakış açısına göre anlatılsaydı, hayatın ve hayatı anlamlandırdığını düşündüklerimizin beyhudeliği üzerine bir söyleme dönüşebilirdi bile. Evet, bahsini etmediklerimle beraber, Tyler haricindeki karakterlerin tamanına yakını, hikâyeleştirme potansiyeli bakımından baş karakterimizden daha fazlasına sahip.

İncelemenin münasebetsiz giriş paragrafını ve romanın ilgili durumları hatırlatma vazifesini kıstas aldığımızdaysa, Tyler’ın hikâyeyi alakasız tali yollara saptırmadan, dosdoğru hedef(ler)ine ulaştırabilecek yegane kişi olduğunu görüyoruz. Bahsini ettiğim (ve etmediğim) karakterler, genel durum karşısında belli bir kesimin ve tepkilerinin hikâyeleştirilmesine olanak tanıyarak, romanı tek taraflı kısıtlamalara sokmuş olacaklardı. Onlarla etkileşim içerisine giren Tyler içinse durum farklı. Onun gözlemden bile yoksun denebilecek tarafsızlığı, genel durum karşısındaki temel tutumların ve o tutumların temsilcilerinin portrelerinin kısa ve anlaşılır özetler halinde toparlanarak sunulabilmesine vesile oluyor. Bunu da ya zıtlaşan kutuplar arasında kalan ya da muhatabına göre karşıt görüşü temsil edene dönüşerek gerçekleştiriyor.

Örneğin, Jason ve Diane arasındaki zıtlaşma, sonraki yaşama inanan ile inanmayan iki insanın, katı akılcıllıktaki bir materyalizmci ile katı duygusallıktaki bir metafizikselcinin karşıtlığına tabi. Hemen fark edileceği üzere, ikilinin nitelikleri ve aralarındaki karşıtlığın niteliği, ima edilen kavram karşısındaki insanlığın ikiye bölündüğü iki ana tutumun romandaki tezahürü. Ve Tyler’a duydukları güven sayesinde tabiatlarını sergiliyorlar. Yoksa ikisi de temsil ettikleri tarafın ağzı sıkılarından.

Romandan bir örnek de, Ekim Olayı’yla bağlantılı gelişmeler neticesinde baba ve oğul Lawton arasında yaşanan gerilimden gelsin. Tyler’ın aralarında mekik dokuduğu bu ikilinin çatışması, hem genetiksel hem görüşsel hem de kendiyle anılan maddi varlığın mirasını aktarımlamaya çalışan ile o aktarımlamayı reddederek, hürriyetini ve kendiliğini ortaya koymaya çalışan iki kişi arasındaki mücadeleye örnek teşkil ediyor. Dış kabukta kuşak çatışması var. Ve romanın merkezindeki kavramın gölgesi altındayken bu kabuğun derinlerinde neler olabileceği hakkında düşünmeye başlıyor insan. Ana kavramın çatışmanın tetikleyicisi ve çatışmayı beyhudecileştirici rolü dikkate alınınca çocuk sahibi olmanın ve yetiştirmenin, icatlar üretmenin, kendinden sonrakilerin faydalanabileceği ya da gıptayla bakabileceği somut veya soyut şeyler bırakmanın, bunların tümden reddiyle yerine yeni değerlerin konulması veya da bireysel tercihlerle değişime uğratılarak kabulünün ardındaki gayeler…  İşte bahsi geçen bu karşıtlar, Tyler’ın yargılayıcılıktan yoksun aktarımında, en alt seviyeden en üst seviyeye kadarki tepkiler, uyandırdıkları fikirler eşliğinde yığılmadan sıralanıyor.

Bu iki örnekte olduğu gibi romandaki her şey, yıldızsız gökyüzüyle ima edilenin gölgesi altında incelenmeye ve düşünmeye değer birer ayrıntıya dönüşebiliyor. Metinüstü çıkarımsamada, hayli kişisel zevklerin icrasına yarayan ufak tefek nesnelerin varoluş amacından (Robert A. Heinleincı bilge Marslı ekolüne atıfla) yabancı bulunan medeniyetleri kendimizinkinden daha üstün, daha aşkın görme eğilimimize kadar uzanan, ömrümüz boyunca üstüne pek durmadığımız ayrıntılar ve hikmetleri üzerine bir kataloğu çağrıştırıyor roman. Elbette okuması keyifli olanından…

İşlenen konu, kişisel ve/veya kitlesel yok oluş olunca, romanda çizilen insanlık tablosu bazı okurların kişisel tasavvurları gereği fazlaca iyimser gelebilir elbet. Evet, öyle bir durum karşısında insanlığın vereceği tepkiler illaki romandaki gibi olmayabilir. Ama romanda dert edilen ana mesele de, “X durum yaşandığında” ile başlayan bir hikâyenin olası mevcut sonuçlarını kâhince öngörmek değil; uygun olasılıkların bir araya getirilmesiyle insanlığın zaten tecrübe ettiği ve etmeye devam edeceği kavram ve etkileri üzerine yoğunlaşılmasını sağlayan bir mercek (hikâye) tasarlatmak. Eh, hikâye anlatıcılığının niteliği ve niceliği bakımından doğrusu da bu zaten.

Elbette bu tasarı içerisinde, kendi gerçekliğini ikna ettirmeye yetecek kadar asgari düzeyde ve belli seviye tatminkârlıkta ayrıntı mevcut. Ki Tyler’ın hikâyesi sürerken, “Bu arada, dış dünyada…” ayarındaki o ayrıntılardan bile insanlık halleri hakkında tespitler çıkartılabilir. Örneğin, Ekim Olayı’ndan bir süre sonra insanların gündelik hayatlarına geri dönmesi. O tepkinin (ya da tepkisizliğin) gerekçesine roman içerisinde değiniliyor; çünkü nüfusun büyük bölümünün hayatları yıldızlarda değil, insan tasarımı insan dertlerine/koşuşturmacasına tabi. Açıklamanın basitliği, bir tür geçiştirmeci cevap; okurun kendine sunulan hikâyeden şüphe duymasına sebep olabilecek soru işaretini giderme çabası olarak algılanabilir. Ama kendi hayat akışımızla bağdaştıramadığımız uzak diyarlardaki krizlere karşı tutumumuz gibi genel ve zamanında, -sanırım olay Avrupa’da yaşanmıştı- otobüste rehin alınmış bir zatın işe geç kalması suretiyle yaşadığı dehşet gibi sağdan soldan öğrendiğimiz müstesna örnekleri hatırımıza getirdikçe, okura sunulan o basit cevap, hem romanın gerçekliğine hem de metinüstü anlamına güçlü bir katkı sağlamaya muktedir oluveriyor.

Romandaki zincirleme olaylar, basit sebep-sonuç ilişkilerinin hikâyeyi tahsis etmeye yetecek doğallıkta rastlantısallıklar meydana getirmesinden doğuyor. Örneğin, yoksul ailenden Tyler’ın, Ekim Olayı sonrasında büyük itibar kazanacak zengin Lawtonlar’a yakınlığı. Evet, bu büyük rastlantı, kaderin ilginç cilvesi. Ve bu rastlantının bile, “Hayat bu ya!” şaşırtıcılığından bir başka raslantıyla (zorlama gelir veya gelmez) gerekçelendiriliyor.

Sadede gelirsem, basit denklemlerden türetilmiş karşıtlıkların ve karınca kararınca yettirmelikteki hikâyeciliğin bileşiminde, toplamından daha fazlası olabilmeyi başarabilmiş Dönüş.

Çeviri, Editörlük, Kapak Tasarım

Dönüş’ün çevirisi Burak Kara‘ya emanet edilmiş. Gayet de başarılı bir iş ortaya koymuş. Editörlük kapsamında da pek bir sıkıntısı yok. Kapak konusunda dikkatimi çeken şu oldu: Yabancı Yayınları’ndan çıkan Shaun David Hutchinson imzalı “Çünkü Biz Karıncayız” ile İthaki’den çıkan “Dönüş”ün kapakları kullanılan renk ve manzara bakımından birbirlerini oldukça anımsatıyor. İkisi de kardeş yayınevleri olunca bu piştiliğin tesadüf olmadığı akla geliyor hemen.

Bitirirken

Başta 2006 Hugo, Locus, John W. Campbell Ödülleri olmak üzere toplamda yedi ödüle aday gösterilmiş Dönüş ve bunlardan dördünü kazanmış. Kendisi aynı zamanda yine “Dönüş” adını taşıyan bir üçlemenin de ilk kitabını oluşturuyor. Açıkçası, roman boyunca yaratılan ve sonunda da açık kapı bırakılan gizemlerine rağmen, devam kitaplarını merak etmedim. Hayır, romanı beğenmediğim için değil. Okuduğunuz onca takdir cümlesinin arkası duygusal tatmin manasında boş değildi. Ortaya atılan gizemin üstündeki perde tam kalkmasa da karakterlerin hikâyelerinin belli bir tatmin edicilikte nihayete erdiği kanaatindeyim. Eh, roman boyunca da ilgili kavramımızın hayatımızdaki yeri ve önemi üzerine yeterince duruldu da. Devam kitapları hususunda merakımı uyandıran şey, ilk romanın ardından nasıl bir hikâye ve ana tema üzerine gidileceği. Gizemin kaynağı gücün doğuşu ve amacı, romanın ana temasına bağlanarak mı tamamlanacak? İlk romandaki çatışmaların kökenini devreden çıkarttırarak, aklımıza gelmeyecek daha çetin soruların üstüne mi gidilecek acaba? Kendi gerçeklerimizin harici yeni gerçeklikler türetilerek mi devam edilecek? Okumadan bilemeyiz.

Ama şimdilik iyisi mi, bu tahmin oyununu bir kenara bırakıp, pek yakında çıkmasını umduğumuz ikinci kitabı beklemeye koyulmak. Yazar Robert Charles Wilson’ın tarzı ve bilimkurgu anlayışı hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz de, yine İthaki aracılığıyla Türkçeye kazandırılmış Darwinya romanına göz atabilirsiniz. Şimdilik görüşmek üzere…

  • 20
    Shares




1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Dönüş: Hayatı Parmağında Oynatan Hakikatin Gölgesi

Robert Charles Wilson’ın bol ödüllü meşhur bilimkurgu romanı “Dönüş”ü inceledik.

  • 20
    Shares

 

 

Başa dönün