Gelenekçi Fransız Romanına 20. Yüzyıldan Bir Darbe: Günlerin Köpüğü

Fransız Edebiyatı'nda taşların yerinden oynadığı 20. yüzyıla Boris Vian'ın gözünden bakmaya ne dersiniz? Baştan uyaralım, Günlerin Köpüğü’yle ilgili spoiler içeren incelememiz, Fransız Edebiyatı'nın çeşitli eserlerinden de sürprizbozanlar içerme hakkına sahiptir.

Roman, Fransa’da ilk ortaya çıktığında çok kuralcı ve katıydı. Belli örgüleri vardı ve bunları kesinlikle aşamazdınız. Zaman ve mekân hiçbir şekilde okurdan habersiz değişmemeliydi mesela, okur sağlam bir zemin üzerinde yürüyüp önünü çok açık bir şekilde görmeliydi.

Daha sonra akımlar çıktı; klasisizm, romantizm, realizm, naturalizm… Realistler, Fransız İhtilali’yle edebiyat zincirlerini eline alan romantiklere, “Siz gerçekleri yansıtmıyorsunuz, gerçekler o kadar da toz pembe değil,” dediler ve sazı ellerine aldılar. Balzac 90 roman yazdı, İnsanlık Komedisi’ni (La Comédie humaine) oluşturdu ve en ilginci de bu romanları gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine bakarak yazıyor oluşuydu. Sonra natüralistler geldi ve Emile Zola, Maupassant, Huysmans, Céard, Hennique, Alexis gibi isimler Zola‘nın Médan‘daki evinde toplanıp, “Abi yeterince gerçekçi yazamıyoruz,” dediler. Flaubert, Madame Bovary‘de karakterin arsenik içtiği kısmı yeterince gerçekçi anlatabilmek için kendisini öldürmeyecek kadar arsenik aldı. Emile Zola, Germinal‘i yazarken maden işçilerinin neler yaşadığını daha iyi anlamak için madende çalıştı. Thérèse Raquin’in konu edindiği sokağı önceden gidip inceledi, uzunluğunu ve genişliğini adımlarıyla hesapladı, her bir kaldırım taşını ve her bir tuğlayı tek tek gözlemleyip sonrasında da yazmaya koyuldu.

Emile Zola

Fransız natüralistler kendilerini işe bayağı kaptırmıştı sizin anlayacağınız.

20. yüzyıla geldiğimizde işler değişti. Çünkü Dünya Savaşı çıktı. İnsanlık ilk defa böyle bir katliamla karşı karşıya kalmıştı. Toprak için ülkeler birbirine giriyor, insanlar ölüyordu. Batı toplumu bu olaydan sonra kendine gelemedi. André Gide aldı eline kalemi ve Kalpazanlar’ı yazıp roman tekniklerini darmaduman etti. Okur artık eskisi kadar sağlam bir zeminde yürüyemiyordu, önü de çok açık değildi, el yordamıyla bir şeyleri bulması gerekiyordu. Olay örgüsü sabit bir şekilde gitmiyor, anlatıcı bakış açıları değişiyor, okur birinci tekil şahıstan Tanrısal bakış açısına kadar sık sık bir o yana bir bu yana savruluyordu.

Fakat asıl tantana İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu zaman koptu. Varoluşçular Jean Paul Sartre‘ın önderliğinde Paris’in Saint-Germain bölgesindeki kafelerde Simone de Beauvoir, Raymond Aron, Michel Leiris, Maurice Merleau-Ponty ve Georges Bataille gibi birçok ünlü isimle varoluşçuluğun özlerini tartışıp felsefelerine bir temel ve benlik kazandırdılar. Sonra Albert Camus geldi, varoluşçuluğu absürdizme taşıdı. Sartre‘la derin felsefi ve siyasi tartışmalara girdiler, özel hayatlarında birtakım sorunlar oldu ve bu iki eski arkadaş azılı rakiplere dönüştüler. Camus‘nün absürdizmi varoluşçuluk ve nihilizmden ayrı sayılamayan ama onlarla tam olarak da bağdaştırılamayan bir akımdı.

Albert Camus

Absürdizmin özü, hayatın saçma oluşuydu. İnsanın içindeki ölümsüzlük arzusuna hayatın verdiği cevap, absürttü. Bu konuları Yabancı, Düşüş, Veba, Sisifos Söyleni ve Başkaldıran İnsan gibi kitaplarında derinlemesine inceledi ve anlattı. İntiharın, absürt hayata verilmiş daha absürt bir cevap olduğunu söyledi. Peki bu absürt dünyada kapana kısılmış insan ne yapmalıydı? Sisifos’un yaptığını… İnsan hiçbir sonuç alamasa bile savaşmaya devam etmeli ve absürdü kabullenmeliydi. O kayanın tekrar düşeceğini bile bile onu dağın zirvesine yuvarlamaya devam etmeliydi.

İki dünya savaşının Fransa üzerindeki etkisi çok travmatiktir. İsmini hatırlayamadığım bir belgeselde yaşlı bir kadın neden hep sırtını duvara verip camdan dışarıyı seyrettiğini şu cümleyle anlatır: “Almanlar tekrar gelebilir.”

Fransızlar bu karamsar dünyadan bir çıkış yolu aradı ve Yeni Romancılar, Absürdistler, Varoluşçular imdada yetişti. Bu noktada Boris Vian, Günlerin Köpüğü ile yardıma gelen süvari birliğinin başını çekiyordu. André Gide‘in zeminini bozduğu roman, Günlerin Köpüğü‘nde tamamen zeminsiz ve kaypak bir hâl alır. Okur artık yürürken sürekli tökezleyip düşmeye başlamış, zifiri karanlık içinde yolunu bulmaya çalışmıştır. Zaman ve mekân kavramının kaybolduğu kitapta Vian‘ın bir karakteri bir bölümde evdeyken, hemen sonraki bölümde aniden arkadaşıyla kafede oturup konuşabilir hâle gelmiştir artık. Okuyucudan izin almasına, onu önceden bilgilendirmesine gerek kalmamıştır. Okur hazıra konamaz, olay örgüsünü kavrayabilmek için “o” kitabı takip eder ve kitabın başvurduğu hileleri savuşturmaya çalışacak hâle gelmiştir artık.

Boris Vian

Âşık olmak isteyen ve çalışmayı kesinlikle sevmeyen bir adamla, Colin’le başlıyor hikâye. Arkadaşı Chick’in, sevgilisi Alise’le ne kadar mutlu olduğunu görüp, onlara özeniyor ve en sonunda da Chloé ile tanışıyor. Başlangıçta her şey normal, fakat ilerledikçe işler değişiyor. Sokaklar bataklık hâlini alıyor, yürürken karakterlerin ayakları batıyor, din adamları caz müziği eşliğinde ilahiler okuyor ve İsa, Meryem ve Tanrı düğün misafirleri oluyor. Colin‘in biricik aşkı Chloé hastalandığında, Colin‘in evi daralmaya başlıyor, evin güneş ışığında gezmeyi seven faresi pencereler daralıp ışık azaldıkça mutsuzlaşıyor, solan fayansları bacaklarıyla temizlemeye çalışıyor.

Jean-Sol Partre’ın kitaplarını, parmak izlerini, kıyafetlerini bulmak için canını dişine takan ve bu uğurda bütün malını mülkünü harcayan Chick ve sevgilisi Alise, diğer yanda da biricik aşkının akciğerinde çıkan nilüfer diğer çiçeklerden korksun ve ölsün diye eve sürekli yeni çiçekler alan Colin anlatılıyordu. Evin, ünlü Gouffé‘nin yanında çalışmış aşçısı Nicolas, Chloé hastalanıp ev küçülmeye başladığında birden yedi yaş yaşlanıyor, sık sık da evin tatlı faresiyle sohbetler edip solan fayansları temizlerken yara olmuş bacaklarına pansuman yapıyordu.

Kitapta her an her şey olabiliyordu. Karakter bir el savuruşuyla camdan içeri giren güneş ışığının açısını değiştirebiliyor, kırılan camlar kendi kendilerini onarabiliyor, kırık bir sandalyeyi birilerinin tamir etmesi için iş ilanı verilebiliyordu. Bir altın madeninde dakik hırsızları yakalamak için Colin onların geleceği saatte madenin bir girişinden diğerine koşturuyor, hırsızı yakaladığı zaman da tek yapması gereken bağırmak oluyordu.

Jean-Paul Sartre

Vian‘ın caz aşkı, Sartre‘la (aslında Partre) olan dostluğu ve ona hayranlığı, din ve sistem eleştirisi kitabın her yerinden fırlıyordu.

En sonunda da bir kedi ile bizim farenin bütün yaşananların kritiğini yaptığı bir bölümle sona eriyordu.

Dediğimiz gibi kitap kaygandı. Bir bölüm böyleyken, öbür bölüm tamamen farklı bir hâl alıyordu. 21. yüzyıl okurları olarak bu değişikleri tahayyül etmek zor gelebiliyor ancak; giriş-gelişme-sonuç, birbirine bağlı bölümler, okura yol gösteren kitapların süregeldiği bir dönemden sonra gelen böylesi bir kitap bütün edebiyat dünyasını alt üst edip ezber bozuyordu.

Basım, Çeviri ve Editörlük

Elif Ertan’ın çevirisi oldukça iyiydi, dipnotlarla Vian’ın hayatındaki ögelerin kitapta nasıl yansıtıldığını anlatıyordu. Vian’ın uydurma kelimelerini de Türkçeye gayet güzel yedirmiş; itfaiyecist, yürek sökücü, vs. gibi. E Yayınları da bu güzel çevirinin hakkını güzel bir basımla vermiş.

Kitabın editörlüğünü Emrah Yaralı yapmış. Kelime, harf hataları yoktu ama baskıda birkaç silik harf vardı. Bir de birbirini takip eden paragraflarda bazı kopukluklar gözüme çarptı. Ama bu Vian’dan mı kaynaklı yoksa baskıdan mı emin değilim. Yazarın bu kitabı iki günde tamamladığını da göz önünde bulundurmak lazım.

İşte böyle bir kitaptı Günlerin Köpüğü. Gide‘in açtığı, geleneksel romancılığa darbe indirme yoluna kendini adamış ve bu yolda da hatırı sayılır başarılara imza atmıştı.

  • 11
    Shares




15 Mayıs 1996 İstanbul doğumlu. Edebiyata olan sevgisi babasıyla Sirkeci'ye gidip kitap aldığı çocukluk günlerinde başladı. Gazetenin birinin verdiği kuponları biriktirerek aldığı kitap setinin içerisinde, okuduğu ilk ciddi eser olan Suç ve Ceza ile tanıştığında on iki yaşındaydı. O gün Dostoyevski de, Edebiyat da onun için bambaşka bir boyuta ulaştı. Süperkahramanları sever, küçük bir çocukken koltuktan koltuğa zıplayıp "Ben Örümcek Adamım!" dediği rivayet edilir. Buna rağmen hiçbir zaman süperkahraman olmak istememiştir. Arada sırada meramını anlatmak için hikaye yazmayı sever. Fransız Dili ve Edebiyatı okuyor.

Gelenekçi Fransız Romanına 20. Yüzyıldan Bir Darbe: Günlerin Köpüğü

Fransız Edebiyatı’nda taşların yerinden oynadığı 20. yüzyıla Boris Vian’ın gözünden bakmaya ne dersiniz? Baştan uyaralım, Günlerin Köpüğü’yle ilgili spoiler içeren incelememiz, Fransız Edebiyatı’nın çeşitli eserlerinden de sürprizbozanlar içerme hakkına sahiptir.

  • 11
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Edebiyat, İnceleme
Brandon Sanderson’ın Kitabı Kâğıt Sıkıntısı Yüzünden Basılamadı

Brandon Sanderson'ın "Sissoylu: Çağların Kahramanı" kitabının özel edisyonu Amerika'daki ulusal kâğıt sıkıntısı yüzünden basılamadı.

Kapat