Genç Kareli Öyküler: Sahi Ya O Aile Albümleri Nerelerde Şimdi?

Yirmi bir bin ferdi olan samimi bir aile ve çekilen fotoğraflar, anlatılan hikâyeler… Tolga Gümüşay’ın yakın zamanda yayınlanan kitabı “Genç Kareli Öyküler”i inceledik.

Bisikletlerimizle sokakların tozunu attırırdık. Hep o yasaklı ağaçlara tırmanır meyvelerini şapırdata şapırdata yerdik. Okula gitmek için zar zor kalkar, sevdiğimiz çizgi film için erken saatte uyanırdık. Sokaklardan kimi zaman ütülmüş bilyelerin hüznüyle kimi zaman ütülen bilyelerin gururuyla eve dönerdik. Çeşit çeşit oyunlarımız da vardı: Futbol, körebe, seksek, saklambaç, kukalı saklambaç, yakar top, ip atlama, elim sende vesaire…

Mesafeler daha uzak, arkadaşlıklar daha yakındı. Sevinçler daha gerçek, küskünlükler daha kırılgandı. Büyülü bir gerçekliğimiz vardı. Büyüklerin kirli gerçekliğinin bulaşmadığı.

Bir de kış geldiğinde aile toplantıları yapılırdı ki sormayın gitsin. Ha akranımız varsa ne âlâ, yoksa hmmm. O kekler, kurabiyeler ve börekler yenir, çaylar içilirdi. En son kahveler yapılır ve anında birinin aklına aile albümleri düşerdi. Çekmecelerden, raflardan çıkarılır dağıtılırdı. Falancanın gençliği filancanın zayıflığı yorumları şaşkınlıkla karşılanırdı.

Sonra bir anı düşerdi birinin aklına. Fotoğraflardan filizlenen bir anı. Önce o fotoğraf herkese gösterilir sonra ise değme yazarlara taş çıkarır üslupta anlatılmaya başlanırdı. Bu hikâyeler samimi olurdu, umut içerirdi; bazen de kahkaha! Yeni bir anı akla düşsün diye çabalardık: “Bu kim? Bu nasıl biriydi?” diye sorular sorardık. Bazen devamı gelir bazen biterdi. Sahi ya o aile albümleri nerelerde şimdi?

Teknolojinin gelişimiyle kazanımların olduğu gibi kayıpların da olduğu malumunuzdur. Aile albümleri yerlerini sosyal paylaşım platformlarına bıraktılar. Gün boyu çekilen kareler kahveler eşliğinde paylaşılır oldu. Uzak mesafelerdeki tanıdıklarımızın anlık fotoğraflarını görebilme olasılığının doğması kazanımımız; albümlerinin raflarda ve çekmecelerde tozlanmaya yüz tutmaları, aynı zamanda akılda kalıp gün yüzüne çıkamayan o samimi anılarsa kaybımız. Bu kaybınsa farkına varamadığımı, “Genç Kareli Öykülerle tanışınca anladım. Demem o ki Tolga Gümüşay’ın bu kitabı o aile albümlerindeki gibi samimi fotoğraflar ve anlatılan anılar gibi de hikâyeler içeriyor.

Hayat Güzeldir

“Hayat Güzeldir” (La vita è bella) isimli filmi seyrettiniz mi? Seyretmediyseniz zaman ayırmanızı tavsiye edebilirim. Filmde, İtalya’da yaşayan ve bir kitapçı olan Guido’nun hikâyesi anlatılıyor: Savaş gibi kirli bir gerçekliğin oğlunun büyülü dünyasına bulaşmaması için elinden gelen her şeyi yapan bir babanın yaşadıklarını konu alıyor. İşte Tolga Gümüşay’ın öyküleri tam da bu insanların etrafında geçiyor: Güzel insanların, umudunu kaybetmeyenlerin, büyülü gerçekliği taşıyanların hikâyeleri. Gelin hep birlikte birkaçının konularına da şöyle bir göz atalım.

Stockholm’de kış tatili yapan bir ailenin hikâyesi “Batman” adlı öyküde anlatılıyor. Çocuklarının gidebileceği yerlerin kapalı olmasından dolayı hüzünlü bir tatil geçiren aile, karla oynayarak kendilerini teselli ediyorlar. Bir anlık eğlence, kahkahalar içinde kar tepelerine tırmanarak ve yuvarlanarak geçen dakikalar, ailenin küçük oğlu Rüzgâr’a oyuncağını kaybettiriyor. Ve baba eksi 20 derecede oyuncağı aramaya başlıyor.

Mahallenin Çocukları”nda ise yazar zamanın kapılarını aralıyor ve teknolojinin daha gelişmediği yahut yavaş yavaş gelişmeye başladığı dönemlerde sokaklarda sabahtan akşama kadar top peşinde koşturan veya evcilik oynayan çocukların öyküsü anlatıyor (Sahi ya o çocuklar nerelerde şimdi? Sanki sokaklar daha da bir boş kaldılar). Bünye olarak zayıf olan Sedat’ın kaleci olması ve haliyle bir sürü gol yemesi sonucunda oyuncu değişikliğine giden takımın kalesini Nuran koruyor; herkesi şaşırtan bir yeteneği olduğu da ortaya çıkıyor.Ve Sedat da Nuran’ın yerini alarak evcilik oynayanlara katılıyor, nazik sorular soruyor, yemek tariflerini ilgiyle dinliyor.

Yine bir mahalle hikâyesi olan “Sakız ile Cingöz”de ise baş kahramanlarımız iki yavru kedi. Babalarını ve annelerini kaybeden titiz mi titiz Sakız ve hayta mı hayta Cingöz isimli kedilere mahallenin çocukları sahip çıkıyor. Hatta Bakkal Adem, Titiz Kasap, Balıkçı Suat, Tesisatçı Erhan ve Madam Anush’un katılmasıyla da hem daha büyük hem de daha eğlenceli bir aile oluyorlar.

Konularını elimden geldiğince anlatmaya çalıştığım dört hikâyenin yanı sıra sizleri bu derlemede birbirinden güzel 18 “durum” öyküsü daha bekliyor. Ayrıca Gümüşay’ın eserlerinin her daim umut içerdiğini de belirtmeliyim: Özellikle bu durum sonlara doğru iyice belirginleşiyor.

Aynı zamanda yazarın kişileştirme sanatını ve yansıma sözcüklerini bu eserde ustaca kullandığını düşünüyorum:

“Yağmur tamamen dinmişti. Pırıl pırıl bir gökkuşağı mahallenin üstünde neşeli bir yay çiziyor, yükselen çocuk cıvıltılarına eşlik ediyordu.” Mahallenin Çocukları

“Kendini bildi bileli Boğaz kıyısında, balıkçıların arasında olmayı, iyot kokusunu içine çekerek denizle bir ürpermeye, kabarmaya, sallanmaya bayılırdı.” Dalga Terbiyecisi

“Elektrik trafosunda yükselen bir cızırtı… kâğıt toplayıcısının paslı tekerleğine sıkışmış gıcırtı… bir kepengin gerisinde vurulan çekicin tak takları…” Karanlık

Anı Yakalama

Gümüşay’ın çevredeki canlı ve cansız varlıklara insani özellikleri ustaca eklemesi boşuna değil yahut yansıma sözcükleri kullanması. Bunlar fotoğrafçılığından gelen çevresine karşı duyarlılığının öykücülüğüne yansımasından kaynaklanıyor; çünkü bir şehrin fotoğrafını çekebilmek için o şehirle aynı havayı solumanın, beraber nefes alıp vermenin ve aynı kalp atımlarına sahip olmanın gerektiğine inanıyorum. Böylelikle birkaç minik saniye sonra şehrin bahşedeceklerini önceden fark edip anı yakalamanın fırsatı doğuyor. Aynı durumun doğa, insanlar, hayvanlar ve benzeri ögeler için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Hatta ünlü fotoğrafçı Eugene Smith konuyla ilgili şöyle diyor:

“Ben bir fotoğraf çekmek için aylarca dolaştığımı bilirim. İspanya’yı çok severim. Bu ülke içerisinde istediğim pozları çekebilmek için 10 bin kilometre yol kat ettim. Madrid’de fotoğraf çekebilmek için öncelikle İspanya tarihini iyi bir tarihçi kadar öğrenebilmek gayreti ile yüzlerce eser okudum. Toplumu, insanları, yaşayışlarını araştırdım. Ondan sonra fotoğraf makineme elimi attım ve bir foto muhabiri olarak çalışmaya başladım. Başarının sırrını öğrenmek istiyorsanız siz de bu yoldan yürüyünüz… İnsanların fotoğraflarını çekmek istiyorsanız öncelikle o insanları tanımayı öğreniniz. İnançlarını, tavır ve hareketlerini, hislerini anlamaya çalışınız. Biliniz ki kültürünüz ve meşgul olduğunuz konu hakkındaki bilginiz ne kadar derin olursa, başarı oranınız da o kadar büyük olur.”

Kitapta her öykünün başında birer fotoğraf bulunuyor. Farklı tasarımdaki çerçeveler içinde yer alıyorlar. Arka fonda ise eski duvar görüntüleri olmasıyla fotoğraf sergisi izlenimi yaratılıyor. Fakat kuşe kâğıda basılmaması çözünürlük açısından bir düşüş yaratıyor. Bu düşüşün ise çerçevelerle ve eski duvar görüntüleriyle tolere edildiğini düşünüyorum. Kaldı ki kuşe kâğıdının hem maliyete külfet bindireceği hem de eserin ağır olmasından dolayı okuma keyfini düşüreceği de malumunuzdur.

Öykülerinin zaman ve mekân unsurlarıysa fotoğraflara bağlanıyor. Zamansal olarak Aralık 2010 ile Kasım 2017 arasındaki tarihleri içeriyor. İlkbahar döneminde çekilenlerse neredeyse yarısını oluşturuyor; aynı hikâyelerindeki umudun hep ön planda olması gibi yenilenen ve tekrar canlanan doğanın yine umudu temsil ettiğini düşünüyorum. Mekânsal olarak ise Stockholm’den tutun da Kenya’ya, Kastamonu’dan tutun da Erzurum’a, Ortaköy’den tutun da Kadırga’ya kadar geniş bir yelpaze çiziyor. Çoğunluklaysa İstanbul semtleri yer alıyor.

Fiziki unsurlardaysa alışık olduğumuz (14×21) roman yahut öykü derlemelerinden farklı olarak 20×20 özel ebatları ilk göze çarpan bir durum. Bu ebatlar sayesinde fotoğrafların dizayn edilmesini kolaylaşırken göze daha hoş bir görüntü de sağlanıyor.

Tanıtım bülteninde “Yirmi iki öyküden oluşan bu koleksiyon, eserleri gençler tarafından da çok sevilen Tolga Gümüşay’ın kareli öyküleri arasından yapılmış özel bir seçkidir,” derken bu öykülerin daha önce dijital platformda paylaşıldığını söylüyorlar. Ve en çok beğenilenler arasından seçildiğini de belirtiyorlar. Bu haberin yeni hikâyelerle buluşmak isteyen okurlarını üzeceği malum. Fakat benim gibi eserleri fiziki okumanın keyfini bir kenara bırakmayanlardansanız; fotoğraflarıyla ayrı, hikâyeleriyle ayrı bir bütünü oluşturan “Genç Kareli Öyküler”in farklı deneyimini tatmanızı tavsiye edebilirim.

Altın Kitaplar aracılığıyla okuyucu sunulan, 144 sayfa ve 22 kareli öykü içeren “Genç Kareli Öyküler”de emeği geçenlerden de bahsetmeden geçmeyelim. Editörlüğünü Volkan Avcı, kapakla iç sayfa tasarımını Kadir Kaya, grafik uygulamayı Mustafa Köse ve editoryal desteği Burçin Baran üstleniyor.

Yazarın “Genç Kareli Öyküler” isimli eserinin yanı sıra 6 Yıl Tam Pansiyon, Pembe Tuvalet, Anormal, Hiç Kimsenin Kenti, Hazırlıksız adlı romanları ve Geleceği Görme Ortaklığı, Keskin Naneli Öyküler, Kareli Öyküler isimli öykü derlemeleri de bulunuyor. Aynı zamanda “Tolga Gümüşay ile Hiç Kimsenin Kenti” belgeseli de İZ TV’de yayınlanıyor. Eğer Tolga Gümüşay’la tanışmadıysanız sizleri yirmi bir bin fertle büyük bir aile olan Kareli Öyküler Facebook sayfasına davet etmek istiyorum; orada geçmişten gelen albümlerdeki resimler gibi kareler ve o anılar gibi sımsıcak hikâyeler sizleri bekliyor.

Kahveler eşliğinde keyifli okumalar…

  • 17
    Shares




1986 Kırcaali doğumluyum. Kırcaali, İzmir, Ankara ve Bolu gibi bir yol haritam oldu. Bu yolculukta Veteriner Hekim oldum ve çalışmaya başladım. Evlendim ve şeker mi şeker kızım dünyaya geldi. Aynı zamanda bilimkurgu ve fantastik eserler arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuğum var. Çok sevdiğim eşim ve biricik kızım Asu ile günümü gün ederken edebiyatın gel-git etkisiyle kendimi Kayıp Rıhtım'da buldum.

Genç Kareli Öyküler: Sahi Ya O Aile Albümleri Nerelerde Şimdi?

Yirmi bir bin ferdi olan samimi bir aile ve çekilen fotoğraflar, anlatılan hikâyeler… Tolga Gümüşay’ın yakın zamanda yayınlanan kitabı “Genç Kareli Öyküler”i inceledik.

  • 17
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün