Günün Sonu Yok: Mütevazı Hayatlardan Kesitler

Karakterlerinin iç dünyasında ve zorlu hayatlarında harika bir yolculuğa çıktığımız, onların kırılma anlarına ortak olduğumuz ve mütevazı anlatımıyla okuru etkisi altına alan öykü kitabı "Günün Sonu Yok"u inceledik.

Öykü kitaplarını okumayı sever misiniz? Peki kıyıda köşede kalmış güzide işleri? Eğer bu ikisine de cevabınız evetse ve hâlâ Yüz Kitap‘tan haberdar değilseniz gelin önce bu yayınevini sizlere kısaca anlatayım. Bu mütevazı kuruluş, yaklaşık 2 yıl önce kuruldu ve şimdiye kadar 12 eserle okuyucularının karşısına çıktı. Kendilerinin güzel ve saygı duyulası bir idealleri var; şimdiye kadar Türkçeye hiç çevrilmemiş, görece ünlü olmayan öykü kitaplarını ve yazarlarını özenli bir seçki ve editoryal çalışmayla dilimize kazandırıyorlar. Sayelerinde bu değerli isimlerin dünyalarına konuk olmakla birlikte, kendileriyle tanışma imkânına da sahip oluyoruz.

Bense kendilerini ilk olarak Bulgar yazar Miroslav Penkov’un Batının Doğusu adlı eseriyle tanımıştım. Hem gördüğüm itinalı çeviri hem de iyi editörlük karşısında saygı duymuştum. Değerli eserleri kazandırıyor olsalar bile bu konulara önem verilmese hayal kırıklığı olurdu. Ayrıca Penkov’un kalemi de harikaydı, sonuçta bir okur olarak tatmin olmuş şekilde ayrıldım öykülerin başından.

Yazara Bakış

Şimdiyse sizlere yakın zamanda elime geçen ve okuduğum, yayınevinden son çıkan Birleşik Krallık doğumlu yazar Rachel Seiffert‘in “Günün Sonu Yok” (Field Study) adlı öykü kitabından bahsedeceğim. Ama öncesinde yazarı biraz yakından tanıyalım.

Seiffert, 1971 yılında Oxford’da dünyaya gelmiş, yaşamını çoğunlukla İngiltere ve İskoçya’da geçiren bir yazar. Ailesinden dolayı Alman kökenine sahip. Zaten hikâyelerinde de “Alman” etkisini bu incelemede de bahsedeceğim şekilde yoğun bir şekilde hissediyoruz, geçmişi kurcalamayı seviyor. Hatta kendisinin hem ilk hem de en çok ismini duyurduğu romanı The Dark Room (2001), Nazi geçmişinden duyulan suçluluğu sıradan Almanların hikâyeleri aracılığıyla ele alıyor. Okuduğum kadarıyla kasvetli ve zor dünyadaki sıradan insanların hayat kesitlerini anlatmak yazarın açık bir şekilde alametifarikası olmuş. Eleştirmenler de sevmiş olacak ki Guardian İlk Kitap Ödülü almasının yanında Booker Ödülü adaylığını da kapmış. Aynı zamanda 2012’de bu eser temel alınarak Savaşın Gölgesinde (Lore) isimli bir film de çekildi. Umarım bir gün bu romanı dilimizde okuma fırsatı buluruz.

İçerikte Neler Var?

Yoğunlukla Polonya ve Almanya taraflarında geçen; aile ilişkileri, hayata tutunma çabaları, arayışları ve özlemleriyle sıradan hayatların mücadelelerine 11 öyküyle konuk oluyoruz. Bizi ilk karşılayan orijinal kitaba da ismini veren öykü Saha Çalışması (Field Study). Peki dilimize çevrilirken neden bu isim yerine Günün Sonu Yok seçildi? Bana kalırsa bu tercihin altında, herhangi bir öyküye ismini vermeyen ama hepsinin anlatımsal yapısını iyi özetleyen bir ad seçilmek istenmiş. Sıkıntılı ve ağır yaşam çabalarından bir “kesit” anlatıldığını düşünürsek, yerinde bir karar olduğunu da söylemeliyim. Hayat hepsinde devam ediyor, bir şekilde…

Anlatıma Dair

İlk olarak Saha Çalışması üzerinden ne ve nasıl anlatıldığına bakalım. Özetle, alıngan ve içine kapanık bilim insanının bir bölgedeki nehir kirliliği üzerine yaptığı araştırma sırasında yolu Polonyalı anne ve çocuğuyla kesişiyor. Bilim insanı, aileyle masum ilişki kuruyorken, diğer yandan bulguları bağlamında ne yapacağına ilişkin çeşitli gelgitler yaşıyor. Lakin konuyla ilgili bir problem yok. Seiffert ile benim gibi ilk defa tanışacaklar için kitabın bununla başlıyor olması büyük talihsizlik. Çünkü okuduklarım arasında en zayıf olan öykü buydu. Bunun sebebiyse kullanılan tekdüze dil, anlatım çok kısıtlı. Her cümlenin sonunda yüklem “-yor” ile kuruluyor ve bu akıcılık üzerinde ne yazık ki olumsuz etkiye sahip. Beni yordu ve yer yer kitabı bırakma isteği uyandırdı. Özellikle acaba hep mi böyle devam edecek sorusu ayrıca korkuttu.

Üzülerek belirtmem gerekirse bu sorun ikinci öykü Temas‘a geldiğimizde de devam ediyor ve biraz daha hafiflese bile ilerleyen öykülerde yer yer benzer anlatım görülmekte. Ama dediğim gibi hiçbiri ilki kadar okura baygınlık geçirtecek seviyede değil, yanlış algı oluşturmak istemem. Düzey olarak değişse bile söz edeceğim şekilde aralarında başarılı olanları var.

Öykülerin Geneline Yayılan Ailevi Sorgulamalar

Farklı bağlamlarda aileyi çeşitli şekillerde merkezine alan birçok hikâye okuyoruz. Temas‘ta anne iki çocuğuna tek başına bakmak için çok çalışıyor ve bu yüzden evlatlarına yeterince vakit ayıramıyor. İletişimsizlik ve kadının zor zamanlarında doğduğu için yadırgadığı kızıyla arasındaki ilişki aralanıyor. Tentsmuir Kumsalı‘nda anne, ölümle ilk kez karşılaşan çocuğuna durumu “izah etmeye” çalışıyor. Sıradan bir günün nasıl sıra dışı hâl aldığını aktaran güzel bir öyküydü, anlatım açısından da etkileyici sunulmuş.

Gözlerini kapadığında ölü foku görüyor. Artık gece, ama kum hâlâ soluk renkli ve hâlâ rüzgâr esiyor. Sudan ona şaşkınlıkla bakan gözler kocaman, siyah ve ıslak; sığ kumluktan gelen sesler ise ağlamaya benziyor. | Tentsmuir Kumsalı

Bir diğeri Dimitroff‘a geldiğimizde; geçmişinden, Almanya ve Nazilerden utanan ve bunu hatırlamak istemeyen oğul, hasta babasını ziyaret etmek için Almanya’ya doğru ziyarete gidiyor. Yani bu defa aileyi geçmişle yüzleşme bağlamında okuyoruz. Öyküde geçen Nazivergangenheit (Nazi Geçmişi), ne anlattığını ve etkileyici yönünü en iyi aktaran terim. Detaylandırmak için şu bölümü paylaşmak istiyorum:

“Biliyorum: Bu, babamın hayatının bir parçası, yani benim hayatımın da parçası. Bunun önemli olduğunu da biliyorum. Ama babamı tanımıyorsun ve Almanya’da -doğusu ya da batısı fark etmez- büyümedin. Geçmişin insanın omuzlarına nasıl yük olduğunu anlamıyorsun. Eski Naziler, kurbanlar, onlara karşı savaşanlar. Binalar, sokak levhaları, grafitiler, gazetelerde köşe yazıları.” | Dimitroff

Mavi‘de umutsuzlukla iç içe geçmiş hayatında işsizlikle boğuşurken bir yandan doğacak çocuğu için çabasını; Mimar‘da şevkini kaybeden mimarın depresyona girdiğinde babasına sığınmasını; Geç Gelen İlkbahar‘da kendini dış dünyadan soyutlayan ihtiyar arıcının “aile” olmakla tanışarak yalnızlığı sorgulamasını; Geçiş‘te savaştan kaçan annenin çocuklarıyla nehir karşısına geçme mücadelesini; Dik Açılı Sokak‘ta babasının işlerinden dolayı sürekli taşınmak zorunda kalan ve problemler yaşayan çocuğu; Kötünün İyisi‘nde oğluyla zar zor geçinen Polonyalı kadının evi terk eden kocasını bulmak için Almanya’ya yolculuğunu okuyoruz. Görüldüğü üzere aynı olguyu çok çeşitli ve zengin şekilde farklı açılardan irdelemiş yazar. En çok farklılaşan Francis Ford Jones, 1924- adlı hikâyeydi, bir asker kaçağının geçmişine gidiyorduk.

Kırılma Anları

Sıradan hayatların kırılma anları, yaşam çabaları her öyküde kendine yer buluyor ve bu mütevazı bir şekilde yapılıyor. Hem anlatım şekli hem de anlatılan hayatlarda gösteriş için bir uğraş, kahramanlık veya sonunda herhangi bir kazanış yok. Yazarın amacı kırılmaları ve çabaları hayatın doğal hâlinde gözler önüne sermek. Herkesin yaşayacağı “çaba gösterme” durumunu, tüm olağan şekliyle okuru da içine çekerek ve sürece dâhil ederek aktarıyor.

Bu vesileyle favori öykümü de dile getirmiş olayım. Yukarıda da bahsettiğim gibi aradan sıyrılan ve yazarın kalitesini gösteren farklı seviyelerde beğendiğim öyküler vardı. Aralarında Geçiş 2001 yılında PEN/David TK Wong öykü ödülünü kazanıyor ancak benim gönlümü fetheden Kötünün İyisi oldu. İnceleme boyunca yazarın vermek istediğini en iyi şekilde yaptığı öykü olmuş. Baş karakterin iç dünyasına bizi emsalsiz bir biçimde dâhil etmiş. Üzerimde en çok tesir eden, düşündüren hikâyeydi ve bitirdiğimde çok tatmin oldum.

“Ewa, Jacek’e hikâyeler anlatmaz. Hiç denemediğini fark ediyor ve şimdi düşününce, anlatacak bir şeyi olup olmadığından emin olamıyor. Değişim istedik ve istediğimiz oldu. Başka bir şey gelmiyor aklına. Şöyle diyor:

– Rusça derslerinden nefret ederdim. Almanca, İngilizce çok daha yararlı.

Böyle bir sessizlikten sonra hiç yoktan bu ifade çıkıyor ağzından ve Ewa yan aynadan yüzünün kızardığını görebiliyor.” Kötünün İyisi

Çeviri, Editörlük ve Kapak Tasarımı

Çeviri koltuğunda; Paul Auster, Doris Lessing ve Jack Orkney gibi yazarları çevirmiş Sinem Yazıcıoğlu oturuyor. Okurken özellikle başlarda tekrar eden kısıtlı ve yorucu anlatım çeviriyle ilgili olabilir mi diye düşündüm. Ancak kitabın geneline baktığımda bunun belli öykülerdeki orijinal metinden kaynaklandığına emin oldum. Çünkü çeviri fena değil, belki “tercihsel” açıdan bir üst seviyede olabilir ancak özensiz diyemem. Editör ise Barış Cezar, gayet iyi iş çıkarmış. İlk okuduğum Yüz Kitap eserinde de çıkarılan temiz iş çok memnun etmişti ve yayınevine karşı ilgi duymamı sağlamıştı, bunda da şaşırtmayarak temiz çalışma çıkarılmış.

Kapak tasarımı ve illüstrasyon Hatiye Garip‘e ait. Orijinal kitabın kapak tasarımına göz attım, hoşuma gitmedi. Onun aynısının kullanılmasından ziyade bunun seçilmesi doğru bir tercih. Çok basit görünebilir, ancak inceleme boyunca vurguladığım mütevazı duruş ile çok uyumlu. Gösterişli bir illüstrasyon ve tasarımdan kaçınmak yerinde olmuş.

Son Olarak

Bazı öykülerde anlatımın tekdüzeliğinden dert yansam bile genel olarak bakıldığında fena bir eser değil. Bilhassa bazı hikâyeler bizleri karakterlerinin iç dünyasında harika bir yolculuğa çıkarıyor ve okuyucu olarak memnun olarak ayrılıyoruz. Farklı tatlardan okuma yapmak isteyenler için önerebileceğim bir kitap.

  • 10
    Shares




1993 yılında Ankara’da doğdu. Çocukluğunun bir kısmını İzmir’de geçirdi, sonra tekrar Ankara’ya döndü ve halen burada yaşamakta. Psikoloji bölümünde eğitim gördü. Edebiyat, sinema, bilgisayar oyunları, müzik ilgisi ve bunları paylaşma sevgisiyle çeşitli kültür-sanat sitelerinde yazdı. Şu an aktif olarak Kayıp Rıhtım'da yazmakta.

Günün Sonu Yok: Mütevazı Hayatlardan Kesitler

Karakterlerinin iç dünyasında ve zorlu hayatlarında harika bir yolculuğa çıktığımız, onların kırılma anlarına ortak olduğumuz ve mütevazı anlatımıyla okuru etkisi altına alan öykü kitabı “Günün Sonu Yok”u inceledik.

  • 10
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün