Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil: Tırnova’dan Bir Tuhaf Hikâye

Zamanın akışını kıran, hem tarihi hem de tuhaf bir kurguya hazır mısınız? Bülent Ayyıldız’ın "Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil" adlı romanını sizler için inceledik.

Hacettepe Üniversitesi’nde bir akademisyen olan Bülent Ayyıldız, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak dersler veriyor. Geçen sene İz Yayınları tarafından “Durun Yanlış Anladınız” isimli bir öykü kitabı yayımlanmış. 1988, Bulgaristan doğumlu yazarın şimdilerde Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil” adlı romanı İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Yayınevinin Türkçe edebiyata da yoğunlaşmaya başlamasıyla birlikte yerli bilimkurgu, korku ve fantastik yapıtlara da ayrı bir özen gösterdiğini biliyoruz. Bense, yerli edebiyata bugüne kadar kendini yakın hissedemeyen bir okur olarak aktaracağım bu kitap hakkındaki izlenimlerimi. Ancak öncelikle şunu belirtmek gerekir ki içerdiği korku unsurlarından dolayı kitabı aktarmak biraz zorlu olabilir.

Kitap, Balkanların o eşsiz yeşilliğindeki tek şeritli bir yolda, sonradan isminin Murat olduğunu öğreneceğimiz kişinin sürdüğü arabanın içinde başlıyor olayları anlatmaya. Tek şerit, ıssız yol, gece, sessizlik, karanlık, uykusuzluk, sanrılar… Buraya kadar korku veya gerilim unsurları “tamam.” Neredeyse gece başlayan tüm tuhaf kurgu öğelerinden hiçbiri dışarıda bırakılmamış. Murat’ın yan koltuğunda oturan Gül’ün halasının evini arıyorlar Bulgaristan’ın Voneşta Voda adlı bölgesine yakın bir yerlerde. Karı-koca arasındaki çekişmelerden, akraba merkezli tartışmalardan ve birkaç yanılmadan sonra buluyoruz aradığımız köy evini. “Buluyoruz” diyorum çünkü kitabın dili öyle akıcı ki kendinizi arka koltukta hissediyorsunuz ilk satırlardan itibaren.

Gül’ün yıllardır görmediği yaşlı halasının garip tatlardaki yemeklerini yedikten sonra tuvaleti arayan Murat, aradığı yer sanıp girdiği kapının ardında ilginç nesnelerle karşılaşır ve tam da bir gariplik olduğunu anladığı anda kilitlenir girdiği yerin kapısı ve zemine doğru çekilmeye başlar. Sonraki bölümdeyse bir attır anlatıcı, okura çocukluğunu açan. Zaman da artık, kitaba başladığımız andaki zaman değil.

“Bir yerlerden gelmiştim, oraya dönecektim…”

Kitapta bu anlamda Murat’ın, Gül’ün halasının arka bahçesinde içine çekildiği kuvakt denen deliğe düşmesinden sonra eve dönüşünü okuyoruz diyebiliriz. Ancak bu çok yüzeysel kalır elbette. Bu, yerkürenin üzerinde açılan, Solucan Deliği diyebileceğimiz, zamanda ve mekânda geçişler sağlayan geçitlerin birinden geçtikten sonra Murat’ın çocukluğu mu yoksa atın mı anlayamadığımız bir geçmiş zamanı dinliyoruz karşılaştığımız attan. Bu atın bir Osmanlı Savaşı’nda vurulmasıyla yine bir savaş zamanına gidiyoruz, ancak başka bir bedende ve benlikte. Kelle kesen bir yeniçerinin gözünden izliyoruz bu kez olanları. Kestiği kellelerle ona bir kule yaptıracak kadar gaddar bir babanın oğlundan.

Murat’ın başına gelenleri anlamak, eve dönmek ve bir şeyler yapmak için birkaç kez daha zaman ve mekânda kırılmalar yaşaması gerekiyor. Bu kırılmalar, tarihte yaşanmış gerçek olayların içine çekiyor okuru. Murat’ın yolculuk eden bilincinin yanında Gül’ün de yaşadığı maceraları dinliyoruz onun dilinden. Karşısına çıkan garip yaratıklar ve tuhaf olaylar, kitabın bir Gül’ün bir Murat’ın ağzından anlatılmasına olanak sağlıyor ve aradaki geçişler çok silik olmamakla birlikte bazen kiminle ve nerede olduğunuzu anlamamız zaman alıyor.

Kitapta en hoşuma giden şey, sonradan fark ettiğim en arkadaki QR kodlarıyla hikâyenin desteklenmesi oldu. Kurmaca bir metin de olsa tarihteki olaylardan beslenmiş böyle metinler herhalde genel bir okur kitlesine hitap ediyordur. Kitabın köklerini aldığı tarihsel olaylara değinecek olursak:

Tırnova Olayı

1833 yılında Bulgaristan’ın Tırnova adlı Türk kasabasında o güne dek hiç görülmemiş tuhaf ve esrarengiz olaylar meydana gelmeye başlamıştır. İnsanların üzerine bir şeyler abanıyormuş gibi hissetmeleri, birbirlerine karışan erzak çuvalları ve karıştırılan evler… En sonunda cadılarla ilişkilendirilen bu olaylar için halk bir gün cadı avcısı bir Rum’a başvurmaya karar verir. Nikola Efendi denilen bu cadı avcısı nakit bir para karşılığında mezarlığa gidip cadıları bulacaktır. Bunun için üzeri resimli bir tahta parçacıyla mezarlığa gider. Resimler hangi yönde durursa cadılar orada demektir bu ve sonunda Abdi Alemdar ve Ali Alemdar adlı iki kardeşi gösterir işaretler. Yeniçeri vampirleri olarak da anılan bu kardeşlerin karınlarına kazık saplayıp kalplerini kaynatmak da kâr etmeyince, Kadı Ahmet Şükrü Efendi’nin de rızasıyla iki kardeşin mezarlarından çıkan bedenleri yakılmış.

Şıpka Geçidi

Rusçuk’tan Edirne’ye uzanan sıradağlarda yer alan Şıpka Geçidi, 1877-1878 yıllarında bir karşılaşmaya ev sahipliği yaptı. Ruslar için “Edirne’nin Kapısı” anlamına gelen ve Osmanlı Devleti içinse önemli bir müdafaa noktasıydı bu geçit. Ruslar tarafından ele geçirilen geçit, Plevne’den çıkmam diyen Gazi Osman Paşa’ya yardım götürmeye çalışan Süleyman Rüştü Paşa geçemez Şipka Geçidi’ni üç taarruza karşı korumuşsa da en sonunda geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Hurşit Paşa

1737 yılında Avusturya’ya bırakılan Niş’i tekrar kuşatan Hurşit Paşa, Sırpların en büyük siperi olan Çegar Kalesi’ne 5 kez saldırmış ve buna daha fazla direnemeyen Sırp ordusu çözülmeye başlamıştı. Bunun üzerine Sırp komutan Stevan Sindzeliç’in cephaneyi patlatması üzerine 3,000 civarı Sırp asker ve yaklaşık iki katı kadar da Osmanlı askeri hayatlarını kaybetmiştir. Osmanlı ordusunun kumandanı Hurşit Paşa yaşanan patlamanın ardından Osmanlı iktidarına karşı gelenlerin sonunu nasıl olacağını göstermek adına cansız Sırp askerlerinin bedenlerinden kellelerini ayırarak, bu kelleleri doldurup 3 metre yüksekliğinde bir kule inşa eder. 952 kelleyle yaptırılan bu kulenin 1892’de kalan kısmının etrafı toplanan yardımlarla kapatılmış ve Belgradlı mimar Dimitrije T. Leko tarafından bir kiliseye dönüştürülmüştür.

Hârut ile Mârut

İsimleri Müslümanlığın kutsal kitabı Kur’an’da da geçen iki melek, karşılığının cehennem olduğunu önceden uyararak çeşitli büyüler öğretirlermiş. Babil’e sihir öğretmek için gönderilmiş olan bu melekler Zühre adlı bir kadına âşık olup bir gün sarhoş olduktan sonra ona tecavüz edip kadının öldürmelerini istediği bebeği de öldürmüşler. Ancak her gün adeta yeni bir edisyonu çıkan bu olayın aslı tabii ki bilinmiyor.

Jasenovac Kampı

Güney Hırvatistan’da 1941’de açılan bu 240 metrekarelik toplama ve ölüm kampında yüz binlerce Sırp, on binlerce Yahudi ve Roman katledildi. Pek çok sayıda çocuk yaşta kurbanların da aralarında bulunduğu bu insanlar çeşitli işkenceler ve en acımasız ölüm yöntemleriyle yıllarca süren bir katliam yaşadılar. 1945 yılının nisan ayında hayatta kalanların da öldürülmek üzere kampın içinde bir binaya kapatılmış olan kampın içyüzü günümüzde de tam olarak aydınlanmış değil.

Ehrimen

Zerdüştlük dininde iyiliğin sembolü olan Ahura Mazda’nın karşıtıdır Ehrimen/Ahriman/Angra Mainyu. Kötü ruhları simgeleyen bir kötü ruh. Ehrimen, yeryüzünde hayatın başlamasını engellemeye çalışmış ve daha sonraysa Azi Dahaka adlı ejderhayı hayatı bitirmesi için yeryüzüne, insanların üzerine salmıştır. Romalılar tarafından Arimanus olarak adlandırılan bu yaratığın İslam kültüründeki İblis’e denk geldiği düşünülür. Ahura Mazda, cenneti, yeryüzünü ve tüm güzellikleri yaratırken Ehrimansa tüm kötülüklerin yaratıcısı kabul edilir.

“İnsan en güzel şekilde yaratılmışsa da en zehirli fikirlerine engel olamıyor.”

Kitapta iskeletini oluşturan ve gerçeğe dayanan tüm bu olayları daha önce de belirttiğim gibi sonra verilen kodlar sayesinde öğreniyoruz. Açıkçası bu bilgilerin kitabın ilerleyişine yedirilmesini tercih ederdim ben, en sonunda bir programın beni yönelttiği çeşitli sitelerden öğrenmektense. Bu bilgileri kitaptan alıp derinlemesine bir araştırma için beni itmesini isterdim. Yine de böylesi tuhaf olayların bir araya getirildiği bir kurgu hem eğlenceli hem de haliyle bilgilendiriciydi ancak bu bilgilerin ışığı olmadan romana baktığımda, itiraf etmek gerekirse anlatım biraz yüzeysel kalıyordu.

Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil’in sonuna geldiğimizde, fantastik de olsa bilimkurgu da, başka galaksilerde de geçse eş zamanlı dünyamızda da yaşansa tüm kült kurgu eserlerde olduğu gibi güzel bir mesaj veriliyor okura. Her şeyin sonunda her canlının onu güdüleyen bir amacı olduğunu ve ona ulaşabilmek için çoğu şeyi göze alabileceğini, sevdikleriyle birlikte bir şekilde devam etmek için inanılmaz içgüdülere sahip olduğunu anlatıyor. Ancak ben böyle mesajların yine doğrudan söylenilmesini değil de karakterlerin kendi hırslarından, zaaflarından ve tutkularından çıkarılmasını bir okur olarak daha leziz buluyorum.

Hikâyenin kilit noktalarındaysa tılsımlı bir yüzük, sihirli bir flüt ve garip bir canavarı rahminde taşıyan bir kadını okumaksa sanırım artık çağdaş edebiyatın geçmişten biraz daha kopması gerektiği -elbette sadece yaratıcılığın biraz daha gelişmesi anlamında- düşüncesine itti beni.

Kitapla ilgili söylemek istediğim her şey bu kadarla sınırlı değil tabii. Ayyıldız’ın dili, korku ve gerilimi beslemeye hizmet etme açısından inanılmaz diri. Betimleme salatasına bulanmamış bir anlatımla inanılmaz bir canlılık yakalıyor ve çoğu zaman sahnelerin daha da uzun anlatılmış olmasını diletiyor okura. Türkçe Edebiyat’a özellikle de yerli tuhaf kurguya olan önyargımı kırıp kırmadığı konusunda ise hâlâ kararsız olsam da Ayyıldız’ın akıcı kalemi birkaç deneme yapmamı daha söylüyor. Türün meraklılarınınsa hoşlanacağına şüphe yok.

  • 16
    Shares




1994 yılında İstanbul’da doğdum. Okumayı ve yazmayı öğrendiğimden beri bir şeyler yazıyorum. Daha çok da okuyorum. Sosyoloji son sınıf öğrencisiyim. İnceleme alanım bu dünyanın insanları olsa da ilgi alanım başka dünyalar. Bir Bellatrix, Auri kadar olmasa da ben de pek buralardan sayılmam zaten.

Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil: Tırnova’dan Bir Tuhaf Hikâye

Zamanın akışını kıran, hem tarihi hem de tuhaf bir kurguya hazır mısınız? Bülent Ayyıldız’ın “Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil” adlı romanını sizler için inceledik.

  • 16
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün