Istrancalı Abdülharis Paşa: Efsaneyle Hakikatin Birbirine Karıştığı Tarihi Bir Roman

İthaki Yayınları Pangea Kitaplığı'nın ilk eseri olan ve Mehmet Berk Yaltırık imzalı Istrancalı Abdülharis Paşa kitabını detaylıca inceledik. Balkan tarihine uzanan karanlık bir araştırmanın serüvenine hazır olun!

Başlamadan belirtelim: Bu uzun mu uzun inceleme yazısı, Mehmet Berk Yaltırık‘ın son romanı Istrancalı Abdülharis Paşa kitabı hakkında spoiler’lar içerir.

Yerli spekülatif kurguları takip edenler için Mehmet Berk Yaltırık ismi yabancı gelmeyecektir. O, iyi saatte olsunların, nam peşinde koşarken hayırsız işlere bulaşanların ve aklına gelmeyenin başına geldiği kimselerin hikâyelerini anlatıvermekten keyif duyan Son Gulyabani. Hani, kendisini -ve doğal olarak bizleri de- ürküterek büyüleyen hikâyelerden bahsetme fırsatını kaçırmayan o Son Gulyabani’miz. Çıkmış olduğu korku anlatıcılığı yolculuğunu kendi blogunda, farklı internet sitelerinde, dergilerde ve öykü derlemelerinde sürdürmeye devam etti. Yetmedi, ilham aldığı varlıkların kökenlerini anlattı. İthaki Yayınları’ndan çıkan ilk romanı Yedikuleli Mansur‘laysa kendisi için nasıldır bilinmez ama takipçileri için yeni bir sayfa açtı.

Elbette, yazarı yakından takip edenlere yabancı gelmeyen temalara sahip bir ilk romandı; doğaüstü ile tarihin kol kola yürüdüğü, kabadayılık dünyasından portrelerle işlenmiş bir serüven. Takipçilerini şaşırtmayan bir başka şey de yazarın ilk romanını, önceki çalışmalarında olduğu gibi, yine büyük bir merak ve keyifle okumuş olmalarıydı. Üstelik, romanın devam edip etmeyeceği ve ana karakteri Mansur’un akıbeti merak konusu olmuştu. Bu soruların ne zaman ve nasıl cevaplanacağı şimdilik meçhul. Elbette bu Mehmet Berk Yaltırık’ın bir başka romanla okurların karşısına çıkmasına engel değildi, öyle de oldu. Üstelik bu seferki romanı özel bir serinin ilk kitabı olma niteliğini taşıyor. Pangea Kitaplığı serisi, İthaki Yayınları’ndan. Adını da tüm kıtaların bir araya gelmesiyle oluşmuş süperkıtadan almış. Serinin amacıysa günümüz yerli spekülatif kurgu örneklerini okurlarla buluşturmak.

Geçmişin İzindeki Şimdi, Sadece Yaşadığı Ana Odaklanabilmiş Geçmiş

Istrancalı Abdülharis Paşa, Balkanlar’da, biri 2000’lerin başında, diğeriyse 300 yıl öncesinde başlayan iki hikâyeden oluşuyor. Tarihçi Asil şans eseri manası şeytana denk düşen Abdülharis adlı tarihi bir şahsiyeti araştırmaktadır. Asil’in merakı eldeki bilgi kırıntılarını taradıkça artar; aynı isim yıllar boyu kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Soy takibinden ilk Abdülharis’i bulur ve şaşkınlığı artar; kayıtlara göre ilk Abdülharis savaşta kahramanlık göstermiş, eşkıyalığa bulaşmış, sonra da uzun yıllar Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiştir. Belgelerdeki Abdülharis’in bu tuhaf geçmişi, Asil’i araştırma konusunda şevklendirir. Abdülharis’in onca çelişkiye rağmen namını koruyabilmesi, Asil gibi, hem özel hayatında hem de akademik hayatında tatminsizlikler ve kafa karışıklıkları yaşayan biri için imrenilmeyecek gibi değildir.

Abdülharis’in gerçek hikâyesiyse Asil’in zannettiğinden çok ama çok farklıdır. Onun hikâyesi, hayatta kalabilmek için asıl arzulara ve ideallere ket vurulduğu, bazen vazife gereği bazense zorunda kalındığından ağır sorumlulukların üstlenildiği, doğru ile yanlışın muallak halde olduğı ve gerçeklerin efsaneler türettiği zamanlara şahitlik etmiş bir ömrün hikâyesidir.

Abdülharis başına geleceklerden habersiz bahtına düşeni yaşarken Asil de Abdülharis’in başına gelenlerden habersiz araştırmasını derinleştirir.

Prensipte Aynı, Neticede Farklı İki Roman

Istrancalı Abdülharis PaşaYedikuleli Mansur’daki gibi Istrancalı Abdülharis Paşa romanında da imrenilen ya da ürküten efsaneler ile o efsanelerin arkasındaki nahoş gerçekler yan yana. Yazarın karakteristik hikâyecilik anlayışı da -doğal olarak- yerli yerinde duruyor. Ancak romanın çehresini değiştiren bazı temel ayrımlar söz konusu.

Yedikuleli Mansur’un odak noktasında heves ettiği kabadayıların dünyasına giren Mansur vardı; okur o karakter aracılığıyla kabadayılar dünyasını keşfe çıkartılmıştı. Istrancalı Abdülharis Paşa kitabındaysa biri geçmiş diğeri günümüz olmak üzere iki farklı döneme ait iki farklı ana karakter mevcut. Okur birbirlerini tamamlayan iki hikâyeyle haşır neşir. Bu hikâyelerden biri, yaşadığı dünyanın gerçeklerini adım adım kavramaya başlayan Abdülharis’e, diğeriyse Abdülharis’in efsanelerinden etkilenen Asil’e ait.

Yedikuleli Mansur, birbirlerini besleyen/destekleyen hikâyeciklerden oluşmuş bir serüvendi. Kabadayıların iç meseleleri, cinayet davası, intikam hikâyesi, her biri kendi efsanesine sahip doğaüstü unsurlar vs. gibi tek başına hikâyeleştirilebilme potansiyeli taşıyan ayrıntılar vardı. Hepsi de roman duygusunu kaybettirmeyecek biçimde tek çatı altında toplanmıştı. Örneğin, kabadayıların birbirleri arkasından çevirdikleri işler anlatılırken bir sonraki bölümde ana kahramanlar cinayet davasını çözebilmek için -kelimenin tam manasıyla- büyülü bir yolculuğa çıkıyordu. Her yeni bölümle birlikte gelen yepyeni olaylar ve kırılma anları olay akışını tazeliyordu.

Yedikuleli Mansur’un geneline yayılmış bu yapı Istrancalı Abdülharis Paşa kitabında bağlamlılığını kaybetmeyecek biçimde iki ana karakterin hikâyesi arasında pay edilmiş.

Ruhen bu romanın Mansur’u Asil; konumundan memnun kalmayıp, yabancısı olduğu dünyanın içine dalan ve adım adım gerçeklerle yüzleşmeye başlayan kişi o. Onun bölümleri, o türden arayışlar içerisindeki birinin iç yolculuğunu yansıtacak kıvamda. Asil’in bölümlerinde karakter, durum ve deneyimlerin niteliği bakımından durağanlık söz konusu; sıkıntı içerisindeki birinin gündelik hayatından kesitler havasında. Romanın Abdülharis’li bölümleriyse Y.M’daki tarih, kanunsuz hayatı, resmi ve gayri resmi güçler arasındaki çatışma, doğaüstü vb. temel niteliklerin tek karakter etrafında toplanmış hali gibi. Abdülharis’in bölümleri, hayatta kalmak ve var olabilmek için atılan her adımla birlikte içten içe değişmek zorunda kalan birinin değişim süreçlerini gözlemlemek gibi. Abdülharis’in bölümleri, şartlar gereği eylemlerinde etkinleştikçe etkinleşen birinin tecrübelerini sıcağı sıcağına yansıtan bir atmosfere sahip.

Bu dağılımın etkisi, doğaüstünün ve korku unsurlarının sunumunda da kendini hissettirmiş.

İki romanda da doğaüstünün kökenleri ve hikâyedeki sunuluş biçimleri aynı. Farksa doğaüstünün nerede ve hangi biçimde olay örgüsüne dahil edildiğiyle alakalı. Y.M’da olayların fitilini doğaüstü varlıklar ateşlemiş, kahramanlar da serüvenleri esnasında doğaüstüyle bolca haşır neşir olmuştu. Ancak odak noktasında kabadayılık dünyası ve o dünyayla bağlantılı çatışmalar vardı; folklorik öğelerle harmanlanmış, kabadayılıkla alakalı bir tarihi serüvendi. I.A.P’daki doğaüstüyse ana karakterlerin deneyimlerindeki iç ve dış çatışmaların yarattığı/yaratacağı etkiye paralel gidecek veya destekleyecek biçimde işlenmiş. Başlarda ana gidişata etkisi kısıtlı -zannedilen- folklorik öğelerin geçmişten geleceğe doğru ilerledikçe artış göstermesine paralel olarak tarihi serüvenden korku anlatısına dönüşen bir roman var. Ağır ama emin adımlarla ilerleyerek okuru doyurmak hedeflemiş. Yani her şey sırası gelince okurun karşısına çıkıyor.

Karakteristik Bir Anlatım, Tanıdık Temalar, Farklı Bir Tada Sahip Roman

Abdülharis kısımlarında anlatımın folklorik ve tarihçi yönü, Asil kısımlarındaysa anlatımın hikâyeci yönü öne çıkartılmış. Abdülharis kısımları, gerçekte neler olduğu, Asil kısımları, Abdülharis efsanesi ve o efsanelerin Asil’in hayatını üzerindeki etkisi üzerinden ilerliyor. Abdülharis’in bölümlerinde, sorumlulukları gereği, kişiselliğe (arzular, beklentiler, düşünceler vs.) ket vurma çabaları ve tarihle harmanlanmış deneyimler öne çıkartılmış. Asil’in bölümlerindeyse dış dünyaya ve kontrol edilemeyen süreçlere tepki mahiyetinde, kendini öne çıkarma çabaları hâkim. İki farklı dönemi zamanının dünya anlayışına göre anlatmaktan da ileri gelen bir ayrım bu. O sebeple Abdülharis’in bölümleri, ana karaktere özel, bir tür canlandırmalı tarihçe havasında (elbette prodüksiyon ve oyunculuk kalitesi okurun hayal gücüne kalmış). Asil’in bölümleri, kişisel dertlerden mustarip karakterlerin bakış açından, Trakya’daki modern gündelik hayattan bir kesit havasında.

Bu hususta Yaltırık her şeyi tam ayarında ve amacına uygun işlemiş. Bölümdeki döneme göre gündelik konuşmalar, karakterin bilgi dağarcığı, duygu durumu ve o an neye dikkat edebildiğine göre, hangi ayrıntılara yer verilip verilemeyeceği hususunda herhangi bir sıkıntı yok. Örneğin, Abdülharis’in bölümlerinden birinde bir karakterin medeni durumunu anlamak için giyim kuşamı üzerinden çıkarımlar yapılıyor. Bir başka örnek, Asil’in yaşlıca bir hocasının evini ziyareti; Asil, pek uygulanmayan bir misafir ağırlama biçimiyle karşılanırken, yılların birikimini taşıyan mekân vasıtasıyla ev sahibinin köklü geçmişiyle yüzleşmekte. Paşa dedelerinin unvanlarından ve onlardan kalan birkaç yadigardan başka bir şeyi olmayan Asil için, hem imrenilecek hem de o köklü hatıraların önünde sonunda yok olacağı gerçeğini düşündürten karşılaşma alelade gelebilecek ayrıntıların peşi sıra aktarılmasıyla yansıtılmış.

Doğaüstü, yazarın tarzı gereği, okura oyunlar eden gizemlerden arınmış anlar ve/veya kısacık atıflar eşliğinde kendini hatırlatıyor; varlığını asla unutturmuyor, ama sırası gelmedikçe de öne çıkmıyor. Bu, doğaüstünün kendini öne çıkarmadığı kısımlarda gerilim yok, demek değil. Olay örgüsü gereği, doğaüstünün bıraktığı boşluğu, karakter çatışmalarından veya da eylemlerinden doğan gerilimli ya da tedirgin edici anlar dolduruyor. Doğaüstü korku, ağırlıkla romanın son üçte birlik kısmında kendini hissettiriyor; ilk üçte ikilik kısımdaysa o son kısmın altyapısına yatırım yapmaya yoğunlaşmış gibi. Yarattığı etki bakımından, uzun öykü hissiyatı yaratan bir roman var. Genel yapısı, anbean ürkmek isteyen okurlara pek cazip gelmeyebilir. Dramatik çatı ve önemli dönüm noktalarının okurda uyandırması beklenen etkiler açısından değerlendirince “olması gerektiği gibi” işleyen bir yapı bu.

Okuru tesirine alan şeylerden en önemlisi farkındalık etkisi var.

Istrancalı Abdülharis Paşa kitabının başından itibaren geçmişe dair anlatılagelmiş/kayda geçirilmiş ile gerçekte yaşanmış arasında ayrıma olabileceğine dikkat çekiliyor. Okurdaki “işin aslını öğrenme” arzusu böyle kabartılmaya çalışılmış. Bu bağlamda da neyin ve kimin ne olduğunun az buçuk farkındaki okur için neyin nasıl gerçekleştiği önem kazanıyor. Okur, anlatımın bilgilendirici/yönlendirmeci tarzının da yardımıyla doğaüstü varlığın veya bir eşkıyanın neler yapabileceğini sezinleyebiliyorken hikâyeye özgü dinamikler (olay örgüsü, karakter motivasyonu, çatışma, dönemsel etkenler vs.) sürpriz faktörünü hep canlı tutuyor. Üstelik ilgili sürprizlerin öyle ahım şahım ters köşeler olmasına da gerek yok; önemli olan sonuç değil, önemli olan o sonuca nasıl varıldığı.

Zaten Mehmet Berk Yaltırık’ın korku ve gerilim anlayışı da buna benzer bir yapılanmadan güç alıyor. Korku ve gerilimi var edip besleyen “bilinmez” ile “bilinen” çatışması, Yaltırık’ın hikâyeciliğinde “neyin nasıl bilindiği” ile “gerçekte neler yaşandığı/yaşanacağı” çatışmasına dayanıyor. Bu tasarıda, eminlik duygusu içeren bir meraklandırma ve o merakı giderecek cevaplar vesilesiyle yaşatılmaya çalışılan bir tür doyum var. Burada doyumdan kasıt, bir şeyi önceden tahmin edip doğru çıkınca tatmin olmakla alakalı değil. Doyumdan kasıt, okuru hep belli bir konuda belli bir şeyler olacağına dair tetikte bekletip sonunda o bekleyişinin karşılığını bir biçimde vermekle alakalı. Ve bu tasarı, uygun hikâye, karakterizasyon, dramatik çatı, durum vs. ile birleşince olay örgüsünü tazeleme ve bir şekilde etkileyici kılma hususunda oldukça işlevsel.

Anlatımın Amacına Uygun Yan Etkileri

Teorik olarak anlatımda her şey yerli yerinde. Ancak eksik değil de Istrancalı Abdülharis Paşa eserinin etkisini ve anlaşılırlığını güçlendirmek namına üstüne gidilse daha iyi olabilirmiş dedirten bir husus var.

Anlatım altyapısı bu iki şahsın farklılıklarını ve motivasyonlarını dışa vuracak biçimde tasarlanmış. Hikâyelerinin kırılma anlarında aralarındaki farkı belli eden ayrıntılar kendini ön plana çıkarıyor. Örneğin, Abdülharis’in hayatta kalabilmek için mensubu olduğu grubun töresine uyayım derken ahlaken kendisinin de onaylamadığı şeyler yapması; Asil’in, Abdülharis’in asi-soylu efsanesine kendini kaptırdığı andan itibaren özel ilişkilerini sertlikten yana tavır takınarak sürdürmesi gibi. Sunumda eksikliği hissedilecek şey, karakterlerin motivasyonlarını kavranmayı sağlayan ayrıntıların ve o ayrıntıların özümsenmesini sağlayan duygu-durumsal vurguların oranındaki azlık.

Anlatım temposuna okuru sıkmayacak bir serilik ve merak kazandıran şey, karakterlere yapılan dramatik yatırımın geri planda kalabilmesine de sebep. Anlatımın temposu, o an ne yaşanmışsa/yaşanmaktaysa sıcağı sıcağına anlatılıp geçilme süratinde. Karakterlerin edindikleri deneyimler ışığında değişen bakış açıları, büyük çoğunlukla, öfke patlamaları veya durum buysa olan olsun kıvamındaki parlayıp sönen duygu boşalmalarıyla aktarılıyor.

Istrancalı Abdülharis Paşa

Elbette dramatik ve tematik olarak ileride karşılaşılacak olaylar silsilesinin altyapısına katkıda bulunan ayrıntılar mevcut.

Örneğin, Abdülharis’in sevdiği için aldığı hediye ve akıbeti; Asil’in farkında olmadan soyluluk kavramıyla değerli olma hissini karıştırması sonucunda öfkeli eylemlerde bulunması gibi. Okur o ayrıntıları biriktirip birbirleriyle pekiştirildikçe aralarındaki bağı ve anlamı fark etmesi kolay. Ancak, anlatımdaki sürat gereği, bu değişimleri ve arkalarında yatan sebepleri fark edebilme eşiği bazı okurlara yüksek gelebilir. Çünkü anlatıma sinen ön kabul mantığı, okurun belli başlı durumları ve o durumların karakter üzerindeki yaratacağı etkiyi aşağı yukarı tahmin edebileceği ya da üstüne durup düşünebileceği varsayımına bağlı. Elbette bu, biraz dikkatle aşılabilir bir şey.

Üstelik çıkarım yapmak/bağlantı kurmak çok zor değil; karakterlerin yaşadıkları döneme, içinde bulundukları duruma, o ana kadarki deneyimlerine vs. şeye ters düşmeyecek biçimde dramatik boşlukları doldurmak/yorumlamak mümkün. Örneğin, Abdülharis’in üst kademeden bir paşaya duyduğu sadakat ve onu savunma çabası; karakterin çıkışları ve kendisine yöneltilen tepkiler çerçevesinde, siyasi çekişmelere yabancı birinin sadakatini ve haksızlığa karşı cılızca da olsa karşı durma çabasını fark etmek zor değil. Bu konuda Asil’in kısımları daha fazla ipucu içeriyor. Asil bölümlerindeki yan karakterler vesilesiyle ana karakterin motivasyonu gerekçeleriyle birlikte kolayca anlaşılıyor.

Romanın altyapısını zedelemeden ve hikâyenin odak noktasını da değiştirmeden anlatımın dramatik tonunu arttıracak hamlelerde bulunulabilir miydi? Anlatımda uygulanan her şey hikâyenin odağını değiştireceği ve her çabanın da beraberinde ek çabalar getireceği dikkate alınınca kesin cevaplar vermek güç. Üstelik romanın altyapısını değiştirmeye gerek duyulmuyorsa yapılacak değişikliklerin ve eklemelerin amacı sorgulamaya açık. Örneğin, olay örgüsü ve hikâyenin odak noktası gereği Abdülharis’in savaş anıları romanda az yer kaplıyor; aksine savaş anılarına anbean, ayrıntısı ayrıntısına ve uzun uzun yer verilmiş olunsaydı, romandaki asıl meselelerinden ister istemez uzaklaşılmış olunacaktı. Örneğin, otorite figürü olarak hocasının Asil üzerinde yarattığı etki, küçük ipuçlarında gizli; akademik hayata yabancı okurlar için o ilişkinin stres yaratan yapısına daha ayrıntılı değinilseydi Asil’in saygınlık arzusu akademik yaşamdan kaynaklanan statü endişesinin bir yan etkisi gibi algılanırdı.

Bu, her anlatım tercihinde rastlanabilecek, şu öngörmesi zor yan etkilerden.

Netice itibariyle her anlatım tarzı, anlatılmak istenen ve anlatım biçimi arasındaki ilişki çerçevesinde kaçınılmaz olarak artılara ve eksilere sahip. Anlatımın artılarına değinmek için Abdülharis’in bölümlerindeki karakterlerin doğaüstü algısını ve bunun anlatıma yansıtılışını incelemek yeterli olacak. Karakterler doğaüstünün gerçekliğinden kuşku duymuyorlar; üstelik doğaüstünün ne yapıp yapamayacağı hakkında da, kültürel aktarımdan edindikleri bilgi sağ olsun, epeyi bilgililer. O yüzden anlatımda odaklanılan şeyde o varlıklarla karşılaşıldığında ve sonrasında ne olup biteceği. Yani anlatım da, tıpkı o karakterler gibi, doğaüstünden ve tehlikesinden kuşku duymayan bilince sahip; tehdidin varlığı sorgulanmadan, verebileceği olası zararları, ondan sakınma yolları ve her şeye rağmen kendisiyle karşılaşılırsa başa ne gelebileceği odak noktasında. Gereksiz ayrıntılara girmeden anlatılması gerekilen anlatılıyorken bu esnada anlatım temposunun düşmesinin de önüne geçilmiş.

Bu tercih ve yarattığı gerilim-merak etkisi, Asil gibi doğaüstüne şüpheyle bakan karakterlerin bölümlerinde “okurun bilip karakterin bilmediği tehdit” formuna bürünmüş. O bölümlerde de karakterin inanılmaz olana nasıl inanacağı ya da inanılmaz olanın nasıl tehdit oluşturacağı merak konusu. Abdülharis’in bölümlerinde varlığı inkâr edilemez Asil’in çağında var olmayı nasıl sürdürdüğü, ne zaman ve ne biçimde ortaya çıkacağı ve nihayetinde ona şüpheyle bakan bilinç tarafınca nasıl keşfedileceği gibi sorular biriktikçe de “Ne olacak?” gerimi yavaş yavaş artış gösteriyor.

Bunu Asil’in hikâyesi açısından ilginç kılan diğer şeyse Asil’in Abdülharis algısının nasıl ve ne biçimde yerle bir olacağı beklentisi. Çünkü okur, Asil’in bölümlerinde, gayet tanıdık gelen, gündelik hayata dair meselelerle haşır neşir; Abdülharis’in bölümlerindeyse okurun daha yabancısı olduğu eşkiyalık, tarihi kanun ile kanunsuz sürtüşmesi, değişen şartlar karşısında ne olursa olsun var olabilme mücadelesi vs. ayrıntı var. Asil’in bölümlerindeki durağanlık, gündelik dertler vs. Abdülharis’in bölümlerine geçme isteğini kamçılıyor. Bu ilk başta olumsuz gelebilir. Ancak Asil’in Abdülharis’e olan ilgisini dikkate alınca okur da bu vesileyle Abdülharis’in hikâyesinin peşine düşmüş Asil’in konumuna getirtiliyor. Üstelik, efsaneler arasında kafası karışan Asil’in aksine, okur asıl hikâyeyi biliyor ve öğrenmeye devam da ediyor.

Mehmet Berk Yaltırık Burak Albayrak

Mehmet Berk Yaltırık ve Burak Albayrak (Kitap lansmanı için yapılan söyleşi gününden)

Okurun her şeyin farkında olmasıyla Asil’in o bilgiden yoksun biçimde hareket etmesi Asil’in konumunu ve önemini okur gözünde daha da küçültüyor. Bu da Asil’in bölümlerinde öne çıkan tüm dertleri ve tasaları beyhude veya gereksiz çabaların can sıkıcı yan etkilerine indirgiyor. Yani, merak uyandıran bölümler yabancısı olunan geçmiş hayattan, sıkıcı gelen bölümler aşina olunan günümüzden. Okurun kendi çağdaşı bir karaktere ve yabancısı olmadığı dertlere karşı sıkılganlık göstermesi, zihnen kendisini de çağından şikayetçi Asil’in durumuna yaklaştırıyor.

Okur, Asil’e ve dertlerine mırın kırın ederken, bir bakıma, kendi parçasına da ister istemez mırın kırın ettiriliyor. O parçadaysa günlük dertlerden usanmış ve mümkünse “az bedel çok mükâfat” vadeden huzur arayışları yuvalanmış. Okurun Asil aracılığıyla o parçadan uzaklaşma isteği, hem o parçanın nahoş yönünü ister istemez onaylattırıyor hem de o parçanın hayatımız üzerindeki etkisini incelemek için fırsat yaratıyor. Okuma deneyimi Asil’in “geçmişe özenerek şimdiyi yaşama çabası”nın küçük bir temsiline dönüşüverirken Asil ve deneyimleri de okurun belki de hiç fark edemediği bir parçasının yansımasına dönüşüveriyor.

Istrancalı Abdülharis Paşa, ilerledikçe etkisi daha fazla hissedilen “Güçlü veya güçsüz fark etmez, zamanına ve şahsına göre usulü ve biçmi değişse de hayatta kalma ve/veya var olma çabası asla değişmez.” teması var. Bu tema, karakterlerin ve tecrübelerinin gerektiği kadarınca yer bulması yoluyla kendini hissettirebilmiş. Bu ölçülülük, farklı tonlardaki iki hikâyeyi, geçmişi, şimdiyi ve geleceği tek çatı altında toplayan kesintisiz bir tarih anlayışının parçalarına dönüştürüveriyor.

Ölçülülük, anlatıma mesafelilik olarak da yansımış. Anlatıcı iki karaktere de çağlarına da gerektiği kadarınca yakınlaşmış. Karakterlerin deneyimleri, dramatizasyona kaçmadan, sadece ne olup bittiği hakkında fikir sahibi yapacak kadar aktarılmış. Kişisel hikâyeler önem bakımından birbirlerinin önüne geçmemiş. Hem dönemleri hem de kişisel deneyimleri gereği farklı varoluşsal ıstıraplar çeken bu iki karakterin hikâyesi, anlatımın genel özellikleri sayesinde, tarih boyunca asla değişmeyen hayatta kalma ve varolma çabasının farklı ölçeklerdeki yansımalarına dönüştürülmüş.

Örneğin, Abdülharis’in aşk hayatıyla Asil’in aşk hayatı; deneyim çeşitliliği ve yoğunluğu bakımından Asil’in tecrübesi Abdülharis’in tecrübelerinin yanında devede kulak kalır. Ancak deneyimlerinin okura yansıtılma biçimindeki ölçülülük karakterlerin aşk deneyimlerinin uyandırdığı duygu yoğunluğuna göre karşılaştırılmasına mani olmuş. Romanda farklı karakterler ve farklı tecrübeler söz konusu olsa da okura yansıyan şey, deneyim sahibinden bağımsız olarak, ilgili duygu ve düşüncelerden bir seçki oluşturuyor. Okurun Abdülharis’e ve durumuna kendini kaptıracak kadar üzülmesine fırsat verilmezken Asil’e de kafa karışıklığı ve tutumu sebebiyle kızılmasına fırsat verdirilmemiş. Okurun karakterlere ve durumlarına yönelik yargılarda bulunulmasına müsaade edilmemesi hikâyecilik bakımından mantıksız gelebilir, ama değil.

Romandaki gibi, kişisel tutkular arasından en masumunun bile, hayatta kalma / var olabilme güdüsüyle biçimlenen güç ilişkileriyle yoğrulmuş gerçekliklerin (sosyolojik, kültürel, toplumsal, siyasal vs.) engeline takılması söz konusuyken değil. Kişisel arzuları o gerçekleri umursamadan tatmin etmeye çalışınca er geç felaketler yaşanabiliyorken hiç değil. Abdülharis ve Asil’in deneyimleri okurla duygudaşlık kurduracak biçimde aktarılsaydı muhtemelen ana karakterlerin iç buhranları dışında kalan her şey ikincil veya üçüncül öneme sahip olacaktı, üstelik, olay örgüsünü ilerletmek haricinde işlevleri bulunmayacaktı. O zaman nitelik ve nicelik gereği Abdülharis’in hikâyesi Asil’in hikâyesine üstün gelecek, Asil’in kısımları önemsizleşecekti.

Bu noktada “dikkatleri nasıl olurdu”dan uzaklaştırıp “neden ve nasıl böyle olmuş”a çekmek daha uygun olacak. Romana dönüp okuruna ne sunduğuna odaklanılıncaysa fark edilenler yabana atılmayacak cinsten.

Geçmiş ve Şimdi Arasındaki Sağlıksız Bağ

Abdülharis ve Asil’in hem kişisel hikâyeleri hem de yaşadıkları zamanlar arasında bağlar kurarak çıkarımlar yapması daha kolay. Abdülharis ve onun hikâyesi, doğru ile yanlışın kol kola gezdiği, ne eksik ne fazla, efsanelere konu olmuş olmamış, bilinmiş veya bilinmemiş, fark etmez, her yönüyle “tarih”in ta kendisi. Asil ve suya sabuna dokunmayan cinsteki saygınlık arayışı, türlü sebeple geçmişin sadece bir kısmını, onun da arzulanan, güzel bulunan ya da kişisel idrake uyan yanını içeren “zamana öznel bakış” durumu.

Romanı var eden bu iki hikâye, yine romandan türeme üç ana blok yardımıyla çözümlenebilir. Bu üç ana blok: Ana karakterlerin ve deneyimlerinin birbirini tanımlayan ve tamamlayan zıtlığı; insanın kendisi için de tehlike oluşturan doğasını vurgulayan “iki ayaklı kurt” tanımı; şahsa, döneme ve şartlara göre değişiklik gösteren hayatta kalma ve var olabilme çabası.

Bu üçlüye göre metni irdeledikçe üstünde durulan ayrıntının metinde hangi amaçla yer aldığı önemli değil. Abdülharis efsanesinin, Abdülharis’in kontrolü dışındaki süreçler, durumlar ve şahıslar vesilesiyle beslenip büyümesi; Abdülharis’in karakter gelişiminde önemli paya sahip şahıslar; ün ve unvanın, vermiş oldukları yükümlülükler sebebiyle, kişiye, ad tabusunu anımsatan uğursuzluklar getirmesi; 1700’lerden itibaren Balkan tarihi; kanundan taraflar ile kanunsuzlar arasındaki ilişki; hayatta kalma etrafında dönen devlet ile teba ilişkisi; geçmişin, yaşanmış olaylarını aktaran türküleri ile günümüzün, tamamen genel ruh hallerine odaklı pop şarkıları; obur gibi kendi kültürümüzde de karşılığı bulunmasına rağmen vampir kavramına yabancılığımız; zamanında Türkiye’de alt kültür denilince akla ilk gelen, sayıca bir elin parmağını zar zor geçmemiş isimlere ve çalışmalarına değinilmesi vs. hepsi de bir biçimde gerçek/yaşanmış tarih/köken ile farz edilen/arzulanan tarih/köken arasındaki tezatlığı/çatışmayı irdelemede ve bunların modern yaşamımızdaki yansımalarına dikkat çekmede belli bir işlevine sahip. Üstelik tüm bunlar karakterleri ve olay örgüsünü bir biçimde etkileyen gayet organik bir ilişkinin ürünü.

Örnek 1:

Efsaneleriyle gözde büyütülen, yer yer ürkütücü gelen, yer yer saygı duyulan, gerçekteyse kendi hakkındaki efsaneleri tamı tamına karşılamayan kurumların, şahısların ve varlıkların öyle veya böyle üzerinde hakimiyet kurduklarına muhtaçlığı. Var olmak için tebaaya ihtiyaç duyan devlet, köylüye muhtaç eşkıyalar, insanlara muhtaç doğaüstü varlıklar söz konusu. Bu ilişki ters veya çapraz biçimde de gözlemlenmekte. Başka devletlerin veya eşkıyaların hışmından korunmak için devlete muhtaç tebaa; devletler arasındaki husumetler sayesinde istediği gibi at koşturan eşkıyalar; avlanma alanını korumak için insan dünyasındaki düzene ayak uyduran doğaüstü varlıklar gibi ayrıntılar mevcut. Görmezden gelinen ama inkâr edilemeyen karşılıklı bir muhtaçlık söz konusu. Asil’in hikâyesinde, yani günümüzde, bu muhtaçlık duygusal destek, onay, saygınlık vs. suretinde hayata yansıyor. Ana karakterler buna göre karşılaştırılıp irdelenince özlemini duydukları şeylerin birbirlerinin hayatlarında mevcut olduğu anlaşılıyor; Abdülharis’in yaşamında Asil’in arzuladığı saygınlık, Asil’in yaşamındaysa Abdülharis’in arzuladığı duygusal tatmin ve romantizm dolu saadet var.

Örnek 2:

Ad tabusunu ile ün ve unvan laneti. İsim ve unvanın, belaları nasıl ve hangi şartlarda kendine çekebileceğine dair ayakları yere basan bir bakış açısı sunulmuş. Elbette bu bakış açısı, romandaki doğaüstünün modern dünyada nasıl var olabildiğine de açıklama getirmiş. Abdülharis’in gerek bey, gerek eşkıyanken etrafına saldığı nam ve o nama göre başından eksik olmayan belalar, namına göre yaşamanın gerektirdiği bazısı nahoş külfetler malum. Ün ve unvan kendi sorunlarını yaratıyor; hayırsızı da hayırlıyı da bir biçimde üstüne çekiveriyor. Ünü sınamak için de unvanı kendi menfaatine kullanmak için de Abdülharis’in başına üşüşen oluyor. Asil’in, Abdülharis’in, yani zamanında ad tabusu gereği anılmaması gereken şeyin peşine düşmesi de bir ünün ve unvanın yarattığı efsanelerin aslını astarını öğrenme sürecinin parçası.

Romanın sonlarına doğru baş gösteren gelişmelerle birlikte araştırma süreci bir tür ad tabusunun lanetine dönüşüveriyor. Ad tabusu, uğursuzluk/bela getireni anmanın onu çağırmakla eş tutulmasıyla ilişkili bir kavram. Asil’in gerçek bir şahsiyetin peşinden sürüklenip kendi kavrayışında gerçeküstüne denk düşen bir şeyin efsanesiyle karşılaşması ve daha sonra başına gelenler, ad tabusunun günümüz anlayışına göre tekrar yorumlanıp hikâyeleştirilmesi gibi. Ad sahibinin anılır anılmaz ortaya çıkmasıyla değil, adın peşinden iz sürmek vesilesiyle belaya/uğursuza yaklaşılması ve doğal olarak ad sahibinin dikkatini çekmek suretiyle geleneksel ad tabusundan ayrılıyor. Bu ayrıntı romandaki korku unsurunun Asil’in hikâyesine nasıl sirayet ettiğini, Abdülharis’in bir simgeden gerçeğe dönüşürken Asil’i nasıl ve ne biçimde etkilediğini ve düşünce yapısını kavramada çok faydalı.

Örnek 3:

Asil’in doğaüstüne dair algısı ve bilgisi. Asil ve dönemdaşlarının doğaüstüye dair bilgi birikimi filmlerden, yerel söylencelerden ve konunun uzmanına başvurmak isteyinceyse sayıları bir avuç kadar olan “altkültür” araştırmacılarından geliyor. Filmler farazi eğlencelikler, yerel söylenceler dikkate alınmayan farazi hikâyecikler ve altkültür de farazi ya da gereksiz görülmesinden mütevellit, merak etmeyeninin bulaşmadığı araştırma dalı olarak değer görüyor. Hal böyleyken çağının gerçeklik anlayışı gereği Asil’in onları dikkate almaması normal. Asil’in onları ciddiye almaya başlamasının, Abdülharis efsanesinin gerçek bir şahsiyetten gerçeküstü bir varlığa dönüşmesiyle anlam kazanıyor. Çünkü o noktaya kadar önemsiz görülmüş bilgi, bir sebeple önemsenmemiş, unutulmuş veya görmezden gelinmiş gerçeklerin yansımalarını temsil ediyor. O bilgilerin ciddiye alınmaya başlamasıyla Asil’in hikâyesinin korku-gizem hikâyesine dönüşmesi bu yüzden tesadüf değil. Çünkü gerçeğin ta kendisiyle yüzleşmek bir o kadar ürkütücü, kabul etmesi güç ve idrakı zorken Asil gibi gerçeğin sadece hoşuna giden kısmlarına bağlanmış birinin önce şaşkınlığa, sonra dehşete düşmesi kaçınılmaz.

Mehmet Berk Yaltırık

Mehmet Berk Yaltırık

Baskıya Dair Notlar

Istrancalı Abdülharis Paşa kitabının editörlüğünde Burak Albayrak, düzeltide Devrim Horlu, son okumada Naile Dire, kapak tasarım ve sayfa düzeninde Hamdi Akçay ve kapak illüstrasyonunda Ebrahil Lurci yer alıyor.

Romanın baskı kalitesi ve dipnotlar konusunda olmak üzere iki temel dertçiği var. Dertçik, çünkü ilki, matbaa ile ilgili bir sorun olduğundan çözüldü, ikincisiyse klasik dipnot sorunu.

Baskı konusu, biraz okurun şansıyla da alakalıydı; kullanılan tutkaldan dolayı piyasaya sürülen baskıların küçük bir kısmında sayfaların kopması söz konusuydu. Bu yüzden hatalı baskılar, toplatılmak ve yeni baskıyla değiştirilmek suretiyle piyasadan geri çekildi. Eline kusurlu nüsha geçmiş okurların sorunsuz nüshayla değişim için yapılması gereken şu: Kusurlu nüsha kitaptaki künye bilgisinde yer alan adrese, karşı taraf ödemeli biçimde Aras Kargo’ya gönderilmeli.

Dipnot konusu, açıklama işinde hafif aşırıya kaçmakla alakalı. Dipnot sayısı aşırı değil, yani Istrancalı Abdülharis Paşa kitabında okur açıklamalarla boğulmuyor. Bazı açıklamaların zamanlaması ve gerekliği soru işareti yaratabiliyor. Örneğin, kullanılan ağza rağmen rahatça anlaşılabilen kısım dipnotla açıklanmış. Bu elbette okuma seyrini güçleştiren bir durum değil, ama bazısı ne gereği vardı, diye sordurabiliyor.

Yazıyı Bitirirken

Istrancalı Abdülharis Paşa, yazarının romancılık anlayışı, ait olduğu seri, türü ve okura kazandırabilecekleri açısından ayrı ayrı değerlendirmelere tabii tutulacak bir roman. Bu dört kategoriden ilk ikisi üzerinde çoğunluk mutabık kalabilir, son ikisiyse -kaçınılmaz olarak- okurdan okura değişiklik gösterecektir. Mehmet Berk Yaltırık açısından, karakteristik anlatıcılığından ve gözde temalarından ödün vermeden, hikâyeciliğini bir adım daha ileri taşıyıp, ele aldığı hikâyenin içeriğini zenginleştirebileceğinin bir örneği.

Pangea Kitaplığı serisinin ilk üyesi olarak iyi bir başlangıç. Türü açısından, arka planda folklorik hikâyecilikten modern korku anlatısına dönüşen tarihi bir serüven. Okura kazandırabileceği farkındalıklar açısından, arzulara, ideallere ve çeşitli efsanelere göre hareket eden insanın karşı konulması güç gerçeklerle imtihanından küçük bir seçki. Elbette, her roman farklı tesirler göstereceği için son karar her zamanki gibi okurunun.

* * *

* Mehmet Berk Yaltırık: “Yazmak, Yüz Yüze Görüşmediğim Birçok Kişiyle Bağ Kurmamı Sağladı”

* Burak Albayrak ve Mehmet Berk Yaltırık ile Pangea Kitaplığı ve Istrancalı Abdülharis Paşa Söyleşisi

* Tarihi ve Fantastik Bir Kabadayı Hikâyesi: Yedikuleli Mansur

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Istrancalı Abdülharis Paşa: Efsaneyle Hakikatin Birbirine Karıştığı Tarihi Bir Roman

İthaki Yayınları Pangea Kitaplığı’nın ilk eseri olan ve Mehmet Berk Yaltırık imzalı Istrancalı Abdülharis Paşa kitabını detaylıca inceledik. Balkan tarihine uzanan karanlık bir araştırmanın serüvenine hazır olun!

Başa dönün