Kırılan Putların Yerine Yenilerini Koyan Kim? Bir Onur Ünlü Filmi: “Put Şeylere”

Onur Ünlü'nün ‘demokratik dramaturji’ adını verdiği sinema anlayışının ilk eseri olan "Put Şeylere" filmini inceledik.

Sinemadan beklentimiz nedir? Onca işin gücün arasında kendimize bir boşluk oluşturup sinemaya gittiğimizde, biletimizi alıp usulca bir koltuğa çöktüğümüzde ne isteriz? Işıkların sönmesiyle sakinleşen beynimizden, dakikalar boyu süren ardı arkası kesilmeyen reklamları izlerken, önümüzde oturanlar bağır çağır konuşurken ve birileri büyük bir gürültüyle bir şeyler atıştırırken, evde yapmamız için bizi bekleyen yüzlerce şey varken tam olarak neler geçer aklımızdan? Film beni tatmin edecek mi? Yarın bir gün arkadaşlarımla konuşurken bu filmin muhabbetini açıp iki söz edebilecek miyim? Sinemaya geldiğimi ve birtakım entelektüel faaliyetlerde bulunduğumu insanlara gösteremeyeceksem sinemaya gelmemin anlamı ne? Patlamış mısır alsa mıydım ya ben?

Evet, klasik bir cuma akşamı, sessiz bir salona düşme ve mümkünse az miktarda cinnet geçirme umuduyla kendinizi salona attınız. Filmin başlamasını bekliyorsunuz ve kafanızda bir yığın soru, sorun var. Ama filmin de en az sizin kadar sorusu var kendi içinde. Öyle kafanızı koltuğa gömüp size huzurla bir buçuk saat geçirtecek bir film değil. Sorular soracak, sataşacak, laf atacak ve çoğu zaman sizi rahatsız hissettirecek bir film. Bugün başlıktan da görebileceğiniz üzere, Onur Ünlü’nün son filmi “Put Şeylere” hakkında konuşuyoruz.

Konusunu özetlemek biraz zor, ama kısaca birbirinden farklı dünyalarda yaşayan beş insan, bir kamera ve bir dolu tuhaflık barındırıyor diyebilirim. Tıpkı bu yazının da barındıracağı gibi, pek tabii bundan sonraki kısımlar sürprizbozan (spoiler) içermekte.

Dürüst olacağım, filmi izlerken normal bir olay örgüsü beklemediğim için; iç içe geçmiş hikâyeler, final olmayan bir son ve birtakım alegoriler beni rahatsız etmedi. Filmden çıkıp Onur Ünlü’nün film hakkında yazdıklarını okuyunca sanırım aktarmak istediği hissin bana geçtiğini düşündüm ve salondan ayrılırken memnundum. Gerçi sevdim veya sevmedim demenin pek mümkün olduğu bir film de değil. Çok bireysel bir film, hayatınıza giren yeni bir insanı tanımaya benziyor ve düşündüğünüz çoğu şeyden emin olamıyorsunuz ama pek de sorun değil bu. Neticede Onur Ünlü de filmin didaktik bir amacı olmadığını, bir şiir gibi sadece hissettirmek amacıyla yapıldığını söylüyor. Çoğu zaman bir sanat eserinin bir sonucu veya amacı olmamasının, varsa da tüm bunların tek bir anlama çıkmamasının daha güzel olduğunu düşünen biri olarak ben, bu bakış açısını seviyorum. Ayrıca, yeni bir şeyler denemeye olan inancın, kendini anlatma tutkusunun ve sanata olan aşkın hayranıyım.

Bu yapım bir olay anlatmaktan çok karakter filmi, biraz karakterlere kendi bakış açınızdan bakmaya çalışıyorsunuz sadece. Belirli noktalarda ahlak anlayışınızı sorgulayan, hatta bireysel olarak sizin ahlak anlayışınızı sorgulamaktan çok toplumu sorgulayan sahneler var. Ensest ilişki, bu ilişkinin hemen ardından aynı adamın camide namaz kılarken hâli, bir tiyatro oyunu, biraz gerçek, bir hastane, morgda insanların etlerini parçalayıp bir lokantaya insan eti tedarik eden bir doktor, toksik ilişkiler, narsisizm, bir takım maddelerin kullanımı, zamanı/mekanı istediğimiz gibi eğip bükme ve finalde tabii ki ismine yaraşır şekilde putlaştırma konusu üzerinden dinlere ve inanca belirli noktalarda eleştiriler var.

Olumsuz Taraflar

Bütün bunlar olup biterken beni rahatsız eden şey, belirli noktalarda her ne kadar Deadpoolvari bir çizgide ilerlesek ve film kendi içinde bir film olduğunun farkında olsa da, bütün o tiyatrovari gerçekliğine rağmen kameraya dönüp tirat atmalı sahneler oldu. Alıntılar güzel olmakla birlikte bunun aktarılış şekli böyle olmamalıydı diye düşündüm. Bütün sahnelerde aynı hissi yaşamadım, ama bazen karakterler kendi arasında konuşurken alakasızca eklenilen bir monolog gözüme çok battı. Belirli sahnelerde izleyiciye bir şeylerin fazla fazla açıklanması hoşuma gitmedi, özellikle de böylesi anlam kapalılığı içeren ve bir şeylerin izleyiciye bırakıldığı hissi verilen bir filmde.

Buna örnek vermem gerekirse, Psikiyatrist Büşra karakterinin tanrısal bir figür olduğunun zaten farkındaydık, birçok sahnede yaptığı alıntılardan anlamamış olanlar bile, karakterleri hayata geri döndürdüğü sahnelerde bu durumu fark etmişti. Arabadaki “Ben dünyayı altı günde yarattım.” repliğinde bu repliğe ne gerek vardı, bunu zaten biliyorduk diye düşündüm.

Bunun haricinde tanrısal figürlerle eşleştirilen karakterlerin ve koşulsuz itaat eden insanı temsil eden Komiser karakterinin bütün sahnelerinde cinsellik bulundurmasıyla anlatılmak istenilen hayat/ölüm ve diğer yaşam döngüleri arasındaki bir çeşit ilişkiyi anlamış olduğumu düşünmekle beraber, Komiser ve genç kızın ilişki sahnesinde tam bir kurban edilme sahnesi izliyormuş gibi oldum. Evet, Komiser’in başka hiç kimseyle değil de en masum karakter olarak gösterilen genç kızla ilişkiye girmesi zaten verilmek istenilen mesajdı ve rahatsız etmesi normaldi. Film putları kırmak ve tabularla yüzleşmek içindi, ama yine de izlemesi zor bir sahneydi.

Bunların yanı sıra finaldeki o meşhur kaderle ilgili alıntıda sanırım İtirazım Var gibi bir filmi çekmiş insandan daha etkileyici bir konuşma bekledim. Birçok noktadan etik ve inanç üzerine bir film olarak yorumlanabilecekken ve son sahnelerden birinde Sezgi, Büşra’yı vurmuşken bitiş diyalogları çok daha etkileyici olabilirdi.

Olumlu Taraflar

Onur Ünlü’nün birçok yapımında olduğu gibi yapılan alıntıların pek çoğu çok güzeldi. Özellikle ‘istemem eksik olsun’ tiradı filmin ve kendisinin vizyonunu çok güzel yansıtmaktaydı.

Pek çok imge bulundurmasına rağmen bunların tek bir şeyi ifade etmek için oraya yerleştirilmemiş olduğunu ve çok katmanlı bir film izlediğimi bilmek güzeldi.

Müzik kullanımı şahaneydi, Koca Bir Saçmalık kadar bu filmle uyabilecek bir parça yoktu sanırım, finalde de Rehber’den Ruh’un çalınmasıyla beni kalbimden vurdular.

Bunun haricinde kadroya baktığınızda gözünüze batacak, rahatsız edecek bir oyunculuk olmayacağını zaten tahmin edebiliyorsunuz ama oyunculuklar oldukça güzeldi. Türkü Turan’ın şiir okuduğu sahnede etkilenmemek elde değildi.

Sonuç Olarak

Eğer deneysel sinemadan hoşlanıyorsanız, izlediğiniz filmden bir son beklemiyorsanız ve bir avuç dolusu garipliğe tahammülünüz varsa izlenebilecek bir film. Bu film Onur Ünlü’nün ‘demokratik dramaturji’ adını verdiği sinema anlayışının ilk eseri. Sonraki yıllarda gelebilecek her türlü garipliğe karşı atılmış ilk adım, dolayısıyla izleyip kendi yorumunuzu yapmak sizin elinizde.

Belki sever, belki nefret edersiniz, kim bilir?

  • 7
    Shares
Etiketler:  




Sevdiği şeyler hakkında methiyeler düzmekten asla yorulmayan, gözlerinin içi parıldayarak animasyon yorumlayan bir edebiyat öğrencisi. Kitap misyonerliği yapmaktan büyük keyif alır. Resmiyette isminin Şevval olarak gözükmesine aldırmayın, çoğunlukla Maki olarak anılır. Bitki çaylarını, uzun ve bazen anlamsız yürüyüşler yapmayı ha bir de şiiri çok sever. Onu bir köşede, elinde bir bardak dolusu çayla bir şeylere söylenir ve surat asar halde bulmanız oldukça olası.

Kırılan Putların Yerine Yenilerini Koyan Kim? Bir Onur Ünlü Filmi: “Put Şeylere”

Onur Ünlü’nün ‘demokratik dramaturji’ adını verdiği sinema anlayışının ilk eseri olan “Put Şeylere” filmini inceledik.

  • 7
    Shares

 

 

Başa dönün