Merdivenler Kenti: Yıkık Dökük Binalar Arasında Gürül Gürül Akan Basamaklar

Robert Jackson Bennett’in şimdiye kadar en büyük başarısı olarak gösterilen “İlahi Kentler” üçlemesinin ilk basamağı olan Merdivenler Kenti’ni inceledik.

Theseus Gemisi paradoksunu duymuşsunuzdur. Hatırlatma bağlamında kısaca bahsedersek: Atina’nın kurucusu Theseus, Girit adasındaki Minotor’u yendikten sonra bir gemiyle evine döner. Atinalılar bu zaferi taçlandırmak için gemiye 1000 yıl boyunca bakar ve her yıl Theseus’un yolculuğunu tekrarlarlar. Geminin eskiyen parçaları zamanla değiştirilir ve öyle bir an gelir ki değişmeyen parçası kalmaz. Bu gemi hâlâ Theseus’un gemisi midir? Sökülen parçalar tekrar birleştirilseler, Theseus’un gemisi hangisi olur?..

Bu paradoksun fantastik edebiyatı betimlediğini düşünüyorum. Yani geçmişin anlatı parçaları kâh çıkarılıyor kâh katılıyor. Mavi- kırmızı ışıkların koşturduğu karanlık sokaklarda kavga eden Elfler yahut Orklar gibi… Ondan sonra yine sınıflandırma mekanizmaları devreye giriyor ve epik fantazya, şehir fantazyası gibi terimler ortaya atılarak kullanılmaya başlanıyor. Çıkılan yer, gidilen yer ve geminin şekli zamanla değişse de yolculuk baki kalıyor. Hele hele okura sunulan bu yolculuk beklentileri karşılıyorsa ve yenisi için sabırsızlandırıyorsa sınıflandırmaların ve tanımlamaların bir önemi kalmıyor.

İşte Robert Jackson Bennett’in kaleme aldığı İlahi Kentler üçlemesinin ilk romanı Merdivenler Kenti okura sert rüzgârların etkisiyle sığ sularla sivri kayalıklar arasında süzülen bir gemide ulaştığı ufukların da ötesini merak ettiren bir yolculuk sunuyor. Gelin, bilgin kaptanı Shara’nın ve gözü pek dümencisi Sigrud’un yönettiği gemiye ve her miline adalet(sizlik) işlenmiş yolculuğuna beraber göz atalım.

Buyurunuz, başlayalım.

Tarihin Tarif Edilemez Ağırlığı

Merdivenler Kenti Bulikov coğrafi konum olarak tekerleğe benzeyen bir anakaranın merkezinde yer alıyor. Bu anakaraya “Kıta” deniliyor. Kıta, tanrıların ortaya çıktığı ve kendi şehirlerini kurdukları yer oluyor. En belirgin özellikleriyle tanrılar ve kurdukları şehirler şöyle:

  • Hâkim Kolkan’ın Kolkashtan Şehri
  • Savaşçı Voortya’nın Voortyashtan Şehri
  • Tohum Ekici Ahanas’ın Ahanashtan Şehri
  • Sığırcıkların Çobanı ve Numaracı Jukov’un Jukoshtan Şehri
  • İnşacı Taalhavras’ın Taalvashtan Şehri

Tanrılar şehirlerini kurduktan sonra 500 yıllık bir savaşa tutuluyorlar. 1400’lerde barışıyorlar ve Bulikov şehrini kuruyorlar. Şehirde yaptıkları yeryüzü kürsüsü dedikleri ortak mabetlerinde toplantılar yapıp kararlar alıyorlar. Burada bahsetmekten kaçındığım İlah Olvos’un (ışık taşıyıcısı) ve müritlerinin yaşadığı şehre ne olduğu- ki bu kısmı sürprizleri bozmamak adına sizlere bırakıyorum- ve neler yaşadıkları oluyor. Bu tarihsel ilk basamağa “Altın Çağ” deniyor. Ve özellikle tanrılarla müritlerini ele alıyor.

Altın Çağ’da yayılımcı ve istilacı bir politika izleyen tanrılar Kıta dışında kalan “Saypur” gibi şehirlerin bulunduğu yerleri ele geçirip sömürüyorlar. Ve ikinci tarihsel basamakta Saypurlu Kaj tanrıları katlediyor. 1600’lerde gerçekleşen bu savaş Saypur’a dünyayı hükmetme yetisi veriyor. Saypur, Dünyevi Nizamname adını verdiği bir yasayla da dünyayı yönetmeye başlıyor. Kıtalılar tarihlerini okuyamazlar, öğrenemezler ve anlatamazlar; kıtalılar tanrılar hakkında konuşamaz, ibadet edemez ve onları anımsatan hiçbir şey yapamazlar gibi kanunlar yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 75 yıl sonra Saypurlu bir tarihçi Kıta tarihini araştırmak için Bulikov’a yerleşiyor. İbadetlerini yapamayan, tarihlerini öğrenemeyen ve eski ihtişamını arayan toplum tarihçiyi nefretle kabulleniyorlar ve tarihçi Dr. Efrem Pangyui öldürülüyor.

Buraya kadar anlattıklarım size sürpriz bozan bilgiler gibi gelebilir ama bunların denizdeki bir kaşık sudan öteye geçmediklerini de belirtmek istiyorum. Cinayeti araştırmaya muazzam tarihi bilgisiyle ve casusluk yeteneğiyle Shara ve şaşırtıcı cesaretiyle ölüm makinesi olan Sigrud geliyor. İşte roman burada başlıyor; bağnaz tarikatlar, değişim taraftarları, baskıcı rejim, tanrıların mucizeleri, tarihin anlattıkları, devletin yalanları gibi unsurlar sizleri bekliyor.

Bağlantılar ve Adalet Heykeli

Romanın en belirgin özelliği bünyesinde barındırdığı unsurları zamansal ve kavramsal boyutlarda bağlaması oluyor. Yani cinayetin soruşturulduğu 1725 yılında yaşanılanlara 15. ve 16. yüzyıllardaki dramatik olaylar ustaca bağlanıyor. Kurgunun tarihsel geçmişinin olması derinliği artırırken bunların ustaca bağlanması da kaliteyi yükseltiyor. Aynı durum karakterlerde de söz konusu: Shara’nın öğrencilik yıllarıyla sürgün hayatı ve az da olsa Sigrud’un hapishane ve kaptanlık anıları anlatıda sunuluyor.

Sigrud’un keskin kılıç gibi etkili ve kana susamış olmasının yanı sıra Sahara da doğruları ve yanlışları kefelere koyup bir terazi misali tartıyor. Ve bu Adalet Heykeli’nin imgesel görüntüsünün oluşturuyor. Adalet kavramı aynı zamanda kitabın giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin temelini oluşturuyor. Merdivenler Kenti, dini ticarete alet eden bir tüccarın inançları yasaklayan bir mahkemede yargılanmasıyla açılıyor. Gelişme bölümde bu kavram iyice ortaya çıkıyor ve sonunda “Adalet yerini bulacak mı yoksa faili meçhul cinayetlerle örtbas mı edilecek,” gibi sorularla okuru baş başa bırakıyor.

Betimlemeler ve Belirsizlik

Bağlantılardan sonra diğer bir dikkat çeken özellik betimlemeler oluyor. Bulikov şehri savaştan bir asır geçmesine rağmen yaşadığı fiziksel ve zihinsel yıkımı atlatamamış görülüyor. Halk, yıkık dökük binalar arasında sefaleti yaşıyor ve sıkış tıkış sokaklarda yaşam mücadelesi veriyor. Şehirde yıkımın yarattığı karışıklığa devam eden tanrısal mucizelerin eklenmesiyle de kaotik bir hayat ortaya çıkıyor. Yani bir yanda gökyüzüne doğru uzanıp aniden kesilen ve sokak aralarında aniden önünüze çıkan ama sonu duvarlarla biten merdivenler varken diğer yanda şehri çepeçevre saran görünmez surlar- tanrısal mucize- bulunuyor.

İşte tam da burada çatallanan yolda kıvrılarak gözden yiten binalarla sarılı iki sokak karşımıza çıkıyor. Bu yol ayrımından biri yazarın anlatıdaki başarılı yeteneğine çıkarken diğeri yetersizliğini ortaya koyuyor. Sokakların sonunun görülmemesi sorun yaratıyor.  Bu konuyu biraz daha açıklamam gerekiyor.

İstisnaları bir kenara bırakırsak kurgusal kitapların çoğunda sıradan ve sıra dışı dünyaların belirgin bir dengeye sahip olduklarını düşünüyorum. Bir romanı okumaya başladığımızda gerçekleri rafa kaldırıyoruz ki kaldırmazsak ejderhalardan tutun da uzaylı yaratıklara kadar birçok şeye “Hadi canım,” dememiz gerekiyor ve bunun anlatıdan alacağımız hazzı katletmekten başka bir şey olmayacağına inanıyorum.

Peki, gerçekleri rafa kaldırdığımızda kurgudaki her unsurun bize normal gelmesi gerekirken sıra dışı kavramı nasıl oluşuyor? Hem gerçeklerle kıyaslayamayız; çünkü onları yok sayıyoruz! Cevabın kitapların kendi sıradanlığını kendisi yaratmasında yattığını düşünüyorum. Yani Shire kasabasının şen şakrak aydınlık çehresiyle kötücül varlıkların karanlık dünyası karşılıklı bir denge halinde bulunuyor. Birbiriyle kıyaslandıklarında sıradan ve sıra dışı unsurlar ortaya çıkıyor. Zira ışığın varlığı karanlığın olmasıyla değerleniyor ki karanlığın varlığı da ışığın olmasıyla anlamlanıyor.

Bu kadar lakırdının sebebi “Merdivenler Kenti” romanında sıradan ve sıra dışı unsurların birbirine karıştırılarak betimlenmesi olduğunu söylemek içindi ve bu betimleme şekli kıyas yapmayı engelliyor. Zira kıyaslayamadığımızda tanrısal mucizeler normal geliyor ki yüzyıllarca o mucizeleri kullanmış veya görmüş karakterler içinde bunun normal olacağı malumunuzdur. Aynı şekilde betimleme şekli şehrin kıyaslanmasını engelleyip akılda kaotik bir kent imgesi oluşturuyor. Bunu yazar isteyerek mi oluşturdu yoksa betimlemesindeki yetersizlikten mi kaynaklanıyor çözümlemesi zor; işte sonu görünmeyen sokaklarla yol ayrımı bu oluyor ve yanlış sokağa sapmama adına başka birinden yol tarifi almamız gerekiyor. Başka biri yazarın bu şekilde belirsizliğin hüküm sürmediği bir şehirde yahut mekânda yazdığı hikâye oluyor ki aynı betimleme orada da olursa yeteneğinin yetersizliği ama orada betimleme farklı olursa da kaleminin gücünü göstereceğini düşünüyorum.

Sonuç olarak bu iki sokakta aynı kapılı binaya çıkıyor. Çünkü yazar karakterlerin yaşadığı hissiyatı okura tam olarak yansıtmış oluyor ki bunun romanın kalitesini üst sıralara çıkardığını düşünüyorum. George R. R. Martin’in serisindeki “güvensizlik hissiyatını” yaşayan karakterlerle birlikte okurların da yaşadığını biliyorsunuzdur. Zira yazar falanca karakteri öldürme filanca kahramana kıyma diye mesajlar aldığını açıklamıştı. Dolayısıyla “belirsizlik hissiyatını” karakterler yaşarken yazarın bunu okura yansıtmasının kaliteyi artırılan önemli bir etken olduğunu düşünüyorum.

Çeviri ve Düzelti

Yukarıda bahsettiğim betimlemelerden kaynaklanan karmaşanın çeviriyi de zorlaştıracağı malumunuzdur. Bir de yazarın uzun cümleleri işin için girince durum iyice zorlaşıyor. Zira yazar cümlelerini bağlamak için noktalama işaretlerinin tüm özelliklerini sonuna kadar kullanmış. Şimdiye kadar karşılaştığım en çok noktalama işaretinin bulunduğu eser olduğunu belirtmek istiyorum. Aniden kesilen cümlelerse cabası.

Yaprak Onur’un son zamanlarda sayıları oldukça artan eciş bücüş çeviriler yapanlara nazaran okura ve mesleğine saygı duyan ender çevirmenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden çevirmen koltuğunda yer aldığı eserleri gönül rahatlığıyla alıp okuyorum. Bu zor metinin ona emanet edilmesiyse büyük şans ve ikinci kitabı (City of Blades) hali hazırda da çevirdiğini geçenlerde duyurdu. Üçüncü roman City of Miracles da ardından yine İthaki Yayınları etiketiyle göreceğiz.

Ancak romanın düzeltisini üstlenenlerin gözden kaçırdığı bariz iki hata var ki göz tırmalıyor. İlki sayfa 12’deki “CD” (Chief Diplomat) ve ikincisi sayfa 197’deki “tokum ekici” (tohum ekici) oluyor. Birinin başta olması diğerinin de tanrıların özelliklerinden bahsedilirken önemli bir anda olması göz tırmalıyor. Geriye kalan ufak tefek harf hataları okuma keyfini engellemiyor ve bunlar her eserde karşılaştığımız hatalar oluyor. Giderebilmekse kolay, o da çeviriye verilen önem kadar da düzeltiye yahut son okumaya vermekten geçiyor.

Lafı daha fazla uzatmadan son basamağa atlıyorum ki gökyüzünde aniden kesilen merdivenin zirvesinde Merdivenler Şehri’ne kuş bakışı bakabilelim.

Son Basmaktan Manzaraya Bakış

Merdivenler Kenti seriye beklentileri yükselten bir giriş yapıyor. Bağlantıları, betimlemeleri, karakterleri, tarihi olayları ve benzeri birçok unsurla okura akıcı ve güçlü bir hikâye sunuyor. Çok yönlü yapısı -ki anlatmadığım Hint ve Slav kültüründen ayrıntılar da içermesi gibi- sayesinde yerinde saymıyor. Sır perdeleri kurgusal mantık çerçevesinde aralanıyor ve yeni sır perdelerinin ortaya çıkması da kaliteli katmanlar ardı sıra inşa edilmesine mahal veriyor. O yüzden seriyi ve yazarı denemenizi tavsiye ederim ama dikkat planladığınızdan çok daha kısa sürede okunan bu roman gündüzlerinizde ve gecelerinizde size “Bir sayfa, bir sayfa, bir sayfa daha ve bir bölüm, bir bölüm, bir bölüm daha,” dedirtecek ve zamanınızın çoğunu ele geçirecek bir hikâye sunuyor. Ben beklentilerinizi yükseltmiyorum onu eser ziyadesiyle yapıyor ve seride devam kitaplarıyla daha büyük resim sunacağını vaat ettiğini hissettiriyor. Hugo ödüllerinde Brandon Sanderson’ın beğeniyle takip edilen Fırtınaışığı Arşivi serisine rakip olmayı hak eden bir seri olmasının da vaatleri karşılıksız bırakmadığını gösterdiğini düşünüyorum. Ama ödülün sonu ne olur kestirmek güç; zira oy verenler kurgulardan çok kendileriyle ilgileniyorlar şu sıralar.

Son olarak sizleri gökyüzünde aniden kesilen merdivenlerin tepesine bir yanda mucizelerin diğer yanda yıkımın hüküm sürdüğü Merdivenler Kenti’nin manzarasına bakmaya davet ediyorum. Gözlerimi kapatıyorum, soğuk havadan bir tutam çekiyorum ve bırakıyorum…

  • 45
    Shares




1986 Kırcaali doğumluyum. Kırcaali, İzmir, Ankara ve Bolu gibi bir yol haritam oldu. Bu yolculukta Veteriner Hekim oldum ve çalışmaya başladım. Evlendim ve şeker mi şeker kızım dünyaya geldi. Aynı zamanda bilimkurgu ve fantastik eserler arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuğum var. Çok sevdiğim eşim ve biricik kızım Asu ile günümü gün ederken edebiyatın gel-git etkisiyle kendimi Kayıp Rıhtım'da buldum.

Merdivenler Kenti: Yıkık Dökük Binalar Arasında Gürül Gürül Akan Basamaklar

Robert Jackson Bennett’in şimdiye kadar en büyük başarısı olarak gösterilen “İlahi Kentler” üçlemesinin ilk basamağı olan Merdivenler Kenti’ni inceledik.

  • 45
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün