Pia Mater: Beynin Dilinde Bir Öykü

Sinirbilimin derinliklerine uzanan bir maceraya hazır mısınız? Serkan Karaismailoğlu'nun kaleme aldığı "Pia Mater" romanını inceledik. "Hayat öyle bir sinir ağı ki kimlerle sinaps yapacağını asla kestiremezsin."

Pia Mater – 0. Bölüm

Bir Afrika kabilesinde şöyle bir söz vardır: “Köyü tarafından sevilmeyen çocuk, sonunda o sevgi sıcaklığını hissetmek için köyünü yakar.”

İlk bölüme açılan bu satırlar, henüz en başında -kitabın da zaman zaman zikrettiği- Patrick Süskind’in Jean Baptiste Grenouille’sünü akıllara getirir. Koku romanının başkahramanı olan Grenouille, annesinin balıkçı tezgâhı ardında kana, bağırsağa, iliğe bulanmış satır sesleri, tazeliğini çoktan yitirerek uyuşuk sinekleri çeken bayat balık kokuları; fakat bunların da ötesinde umursamazlığın, renksizliğin, duygusuzluğun, kanıksamanın, görmezden gelişin gerçekliğine açar gözlerini. Ciğerlerine dolan ilk nefes, köyü tarafından sevilmediğini ve ömrü boyunca da asla sevilmeyeceğini fısıldar küçük bebeğe. Ama o, fısıltının söylediklerine kulak asmaz; zira kulağına çalınanların kokusunun peşindedir esas. Ona hayat veren her nefeste sevgisizliği teneffüs eder. Böylece sevginin kokusunu, diğer her şeyden ayırt eder, ömrünün son nefesinde.

Grenouille’nün dilemması buradadır işte: Görünmek için kaybolmak; kaybolmak için görünmek.

Pia Materİkisi arasındaki çizgide ise Pia Mater kitabının satırları kaleme gelmeye başlamıştır. Bilmemek, görmemek, hissetmemek ne kadar bilinçlidir? Fizyoloji, düşüncenin kimyasına ne ölçüde dâhildir? Bedene hükmeden nöronlar, vicdan ve ihanet gibi duyguları ne denli tanır? Temeline bu soruları alarak bilimle kurguyu, alışılagelen ‘bilimkurgu’ çerçevesinin çok dışına yerleştiren ve tabiri caizse ‘nöro-roman’ çıkışıyla yeni bir türe kapı aralayan Serkan Karaismailoğlu, lisans eğitimini biyoloji üzerine almış, lisansüstü eğitimini de fizyoloji alanında tamamlamıştır. Beyin cinsiyeti üzerindeki çalışmalarını Kadın Beyni Erkek Beyni adlı kitabında anlaşılır ve açıklayıcı bir dille kurgulamış; beynin beden üzerindeki hâkimiyet sınırları üzerinde durmuştur. Nitekim okuyucunun da bu alışılmadık kurgu karşısında fark edeceği üzere; hemen her satırı insan fizyolojisi, beynin çalışma mekanizması, duygu-sinir etkileşimiyle ilgili açıklamalarla örülü roman, ancak böyle bir bilgi altyapısı üzerine inşa edilebilir.

2019 yılında Elma Yayınevi’nden çıkan Pia Mater adlı romanın arka mutfağında editör İpek Arman, redaksiyonda da Onur Aslantürk yer almıştır. Duygusal bir bütün olan insanda hissetme ve tepki verme sırasında gerçekleşen nörolojik olayların kurgulandığı roman, Bruno La Versa’nın tasarladığı kapak görseliyle gizemli içeriğini tam olarak yansıtmıştır.

İlk sayfasından itibaren okuyucuyu sararak başkahramanın ilerlediği dar, karanlık geçide davet eden kurgu, Karaismailoğlu’nun da nitelendirdiği üzere sinirbilimin derinliklerine giydirilmiş bir dünyadır. Nihayetinde insan, iletişim ve etkileşim becerileri en karmaşık olan canlıdır; fakat bu, olgunun gerçekleştiği bünyenin, yani salt bedenimizin, sinir hücreleri arsındaki elektriksel akımla işleyen fiziksel bir yapı olduğu gerçeğini değiştirmez. En temel içgüdülerimizden başlayıp süper egomuza kadar tırmanan basamakların her birinde nörolojinin ayrı bir süreci işler. Karaismailoğlu’nun göstermek istediği de aslında günlük hayatta fark etmek bir yana, çoktan alışkanlık raflarına kaldırılmış davranışların, varlığından haberdar bile olmadığımız tepki mekanizmalarının, dikkate almadığımız hislerin, bizlere bahşedilmiş özel birer yeti olduğudur bir noktada.

Bedenin Boynunda Bir Sebep-Sonuç Zinciri: Beyin

Başlığının anlamını son sayfalarına kadar gizli tutan Pia Mater, bilinmezlik ile açıklık dengesini de bir o kadar başarılı korumuştur. Açılış bölümünde ortaya konan gizem, kurgu ilerledikçe baştaki karanlık geçidi adım adım derinleştirirken diğer yandan karakterlerin olaylar karşısındaki tepkileri, birbirleriyle olan ilişkileri, ölüm ve aşkı kavrayış, hissediş biçimleri nörolojik bağlamda açıklığa kavuşur. Bu olguların ve durumların beyinde nasıl bir süreçten geçerek fizyolojiye yansıdığı, akademik bilim dili kullanılmaksızın kurguya başarıyla yedirilmiştir. Böylece her bölümde hayatıyla ilgili sarsıcı gerçeklerle yüzleşen Tesla’nın öyküsü, aynı zamanda insan bedeninde işleyen sebep-sonuç zincirinin öyküsü hâline gelir.

Tıpkı Süskind’in karanlık Paris sokaklarına kurulan gizemli cinayet ağı gibi, elbette Tesla ve ablası Meryam’ın hayatları da ummadıkları bir ağla örülüdür. Bir yandan onların tesadüf sandıkları olaylar, birbiri ucuna eklenmiş bir sebep sonuç zincirinin halkalarından ibaretken diğer yanda sinir ağlarının harekete geçirdiği hormonlar, karakterler arasında yepyeni duygusal ilişki ağları örmektedir. Bu şekilde bize rastlantı olarak görünenlerin ardında zamansal-mekânsal anlamda, evrimsel tarihimizin en başlarına dek uzanan bir ilişki bağını paylaştığımızı gösterir roman. Genler ne kadar dağılıp çeşitlilik oluşturursa oluştursun insanlığı birbirine ekleyen, bir bütünlük meydana getiren ortak bir tarih her daim var olacaktır. Bu tarih de beyinde depolanan hatıraların dilinde yazılmıştır. Etrafında gelişen olaylarla birlikte ablası, annesi, abisi ve bizzat kendisiyle ilgili o zamana dek oluşturduğu hatıralar portresi anbean değişen Tesla, bir zaman sonra düşünmek yerine yalnızca hislerine teslim olur. Zira düşüncelerin dili, artık yanıltıcı hâle gelmeye başlamıştır. Hislerse çevresindeki herkesle benzer biyolojik dili konuşmaktadır.

Biyolojik ve fizyolojik dile geçildiğinde kurgu, okuyucunun kendisine de ayna tutan bir nitelik kazanır.

Nitekim James Thuber’den yapılan alıntı da Pia Mater’in nasıl okunması gerektiğine dair bir kılavuz addedilebilir:

“Ne geriye bak kızgınlıkla ne de ileriye korkuyla… Sadece etrafına bak, ‘farkındalıkla’…”

Alışılmış bir edebiyat romanında tesadüf edebileceğimiz en sıradan betimleme dâhi Pia Mater’de biyolojik bir farkındalıkla dile getirilmiştir. Söz gelimi, korku karşısındaki donup kalışlar yahut yıllar yılı tutkuyla beklediği sevgilisini ilk defa karşısında bulan bir adamın tutulan nutku, ardında harıl harıl çalışan bir hormonlar mutfağıyla açıklanır. Bu anlamda aşk edebiyatının; çoğunlukla korku, gerilim, öfke ve hayretle işlenmiş bir duygu edebiyatının dimağına amigdalalar, hipofizler; adrenalin, melatonin, serotonin, böbreküstü bezleri ve daha nicesi de dâhil olur. Bu dilde örneğin beynin görmeyle ilgili bölümünü oluşturan oksipital korteks; nefes kesici mavi gözlerin yer aldığı bir betimleme cümlesini de büyük bir doğallıkla pekâlâ paylaşabilir. Bu noktada bilim ile kurguyu oldukça başarılı bir şekilde dengeleyen Karaismailoğlu, birbirine uzak bu iki dilin nasıl ortak bir edebiyat oluşturabileceğini de göstermiştir.

– Buradan itibaren okuyacaklarınız kitabın sonuyla ilgili SPOILER (sürprizbozan) içermektedir. Ona göre devam edin lütfen. –

Eşi Perit tarafından aldatılan Meryam’ın ansızın ortadan kayboluşuyla başlayan bilmeceler serüveni; kitabın son sayfalarına dek gizemini ve gerilimini koruyan bir bağlam kurmuştur. Sıra dışı koku alma yeteneğiyle işin içine giren Alef, Grenouille’nün karşılığı olurken romanda Gregor Samsa’dan Virginia Woolf’un karakterlerine, farklı eserlerin ve sinema yapımlarının kahramanlarından izler bulmak mümkündür. Böylesi bir bağlamda hemen her bölüm, devamındaki olaylar zincirine işaret eden ipuçlarıyla sonlanır. Böylece merak unsuru roman boyunca canlı tutulmuş, ansiklopedik bir üsluptan kaçınılmıştır. Ne var ki cümlelerde kelime tekrarlarının bulunması, kurguda ise ucu bağlanmayan birtakım ayrıntıya yer verilmesi, biçimsel olarak dilin bir miktar daha geliştirilebileceğini söyler.

Elden düşürmeksizin bir solukta binlerce yıllık insanlık geçmişine ışık tutan Pia Mater, dört yüz sayfanın sonunda bizleri yeraltına gömülü bir kadının rahminde can bulan bir bebeğin kaderi ve kimliğini öğrenen Pia’nın, tercih etmesi için önüne sunulan çatallı bir yolla baş başa bırakır. Dolayısıyla bizler de son sayfaya konan noktayı alıyor, üçe bölüp mürekkep mahiyetinde Karaismailoğlu’nun kalemine -öykünün devamını fısıldaması dileğiyle- üflüyoruz.

Son Savaş




1995 yılında, dünyaya ilk defa dokunduğundan bu yana okuyor gözlerim, ellerim, kulaklarım ve hislerim. En çok doğayı okuyorum, sonra müziği, renkleri; ve edebiyat okuyup çeviriler yapıyorum, başka gözlerin bakışlarına dokunabilmek için. Dimağımın heybesinde biriktirdiğim kelimelerden masallar fısıldıyorum. Hayatı satır aralarına katık ediyorum; yağmurlu gökte vicdanı arıyor, mum ışığında güneşi buluyorum. Sabah günümü aydın eden kahve kokuları gece gözüme uyku sürüyor. Küçücük bir kutuda azıcık yaşıyorum, yetinmekle doyuyorum.

Pia Mater: Beynin Dilinde Bir Öykü

Sinirbilimin derinliklerine uzanan bir maceraya hazır mısınız? Serkan Karaismailoğlu’nun kaleme aldığı “Pia Mater” romanını inceledik. “Hayat öyle bir sinir ağı ki kimlerle sinaps yapacağını asla kestiremezsin.”

Başa dönün