Sissoylu İlk Çağ: Özlenen Fantazyayı Bizlere Getiren Seri

Fantastik edebiyatının usta yazarlarından Brandon Sanderson'ın, Kozmer Evreni'nde geçen Sissoylu serisinin İlk Çağı'nı mercek altına aldık.

Brandon Sanderson’ın yerini kafamda bir türlü oturtamıyorum. Sissoylu serisinin ilk cildi dilimize çevrildiğinde kitabın sonuna kadar kendisini fazlasıyla kötülemiştim. Kötülediğim kısımlara incelememde değineceğim için girmiyorum. Kendisini birçok yazar için yapılan kıyaslamayı yapıp “Yeni Çağın Tolkien’i” gibi unvanlarla anmayacağım. Ancak her şeye rağmen günümüze etki edip tarihte kendine büyük bir yer edineceğinden emin olduğumu da söyleyebilirim. Çünkü uzun zamandır devamını bu kadar heyecanla beklediğim bir seri okumamıştım!

Gelelim ilk üçlemenin incelemesine. Başlamadan önce bir uyarıda bulunmak istiyorum; inceleyeceğim üçleme Secret History’de yayınlananlardan bağımsızdır. Zira onu okumadım, yazar benim eleştiride bulunacağım kısımlar için farklı bir yol çizmiş olabilir. Bilemiyorum.

Sissoylu: Son İmparatorluk

İtiraf etmem gerekir ki Sissoylu açılışı oldukça klişe bir hikâye ve oldukça klişe karakterlerle yapıyor. Belki de bu yüzden ilk başlarda bu kitabı beğenmemiştim.

Omnipotent bir tiran altında tamamen ayrılmış bir halk. Bir insan için tanrıyı oynamanın sonuçlarını sembolize eden kül yağmurları. İyi ile kötünün oldukça belirgin olduğu karakterler. Ve de bunu değiştirmek isteyen bir grup. Ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Bu noktada Sanderson’ın dini inancının kitaplarına oldukça yansıdığını düşünmeye başladım.

Bu kesinlikle güzel bir açılış değil. Ancak biraz dayanıp olayların içine giriş yaptığımızda kudretli bir destana ortak oluyoruz. Sissoylu’yu okunur kılan, güzel yapan da bu destan oluyor. Sanderson tüm karakterleri, tüm evreni, tüm hikâyeyi ince ince dokumuş. Bunun da iyi ve kötü yanları var ama kötü yanlarının eksikler veya hatalardan kaynaklanmadığını söyleyebilirim. Aksine benim için kötü olan her şeyin en ince ayrıntısına kadar anlatılması oldu.

İlk kitabın güzel ve çekici yanlarından biri şüphesiz Kelsier karakteri. Küçük olasılıklara karşı hareket eden güçlü bir karakter arketipi Kelsier için uymuyor. Lord Hükümdar’ın rejimine karşı isyan başlatıp onu devirmek istiyor olsa da Kelsier’in hayattaki güdüleri oldukça karmaşık, siyah veya beyaz olmaktan uzak. Bir kahraman mitinin arkasına sığınıp kendi görüşlerine göre öldürmekten çekinmeyen biri Kelsier. Bu da onu diğer karakter arasından ayırıyor. Dünyadaki büyü konsepti o kadar ilginç ki Kelsier’in bu kahraman rolüne bürünmesi çok da zor olmuyor.

Büyüden bahsedelim; buna büyü denebilirse tabii. Bu dünyada çeşitli metalleri sindirip veya takıp o metalin yanış süreci boyunca çeşitli güçler edinen Sissoylu ve Siskanlar bulunmakta. Siskanlar tek bir metal yakabiliyorken daha nadir bulunan Sissoylular ise tüm metalleri yakabiliyor. Normalde bu tür güçlere sahip kişiler oldukça az sayıda ve kendi çıkarları için kullanılmak adına Scadrial’in feodel beylikleri tarafından sayıları ve kimlikleri gizleniyor. İsimleriyse tüm Scadrial’da gün batımıyla ortaya çıkan sislerden geliyor. Köle toplumu skaa kişileri bu sisten ve içinde bulunduğuna inandıkları hortlaklardan ölesiye korkuyorlar. Bu yüzden akşamları şehirlerde kimse bulunmuyor; garip güçlere sahip, uçup kaçan Sissoylular ve Siskanlardan başka!

Kelsier de bir Sissoylu. Geçirdiği trajik olaylar sonucu güçleri açığa çıkmış. Kelsier bu güçleri benimseyerek bir zırh gibi üstüne giymiş diyebiliriz.

Ana karakterlerden bir diğeri de Vin. Keşke Kelsier için duyduğum hissiyatı Vin için de duyabilseydim. Vin’in karakter geçmişi oldukça etkileyici. Ailesinin zulmünden zor kurtulmuş ancak hırsızların zulmü altında yaşayan Vin… Tanıdığı herkesin arkasından bıçakladığı Vin… Böyle bir karakterin psikolojisinin elbette sağlam olmasını bekleyemeyiz.

Vin, Kelsier’in sadece mizahi yanı çıkarılmış bir kopyası. O da bir Sissoylu ancak hayatını bunun farkında olmadan, gizlice geçirmiş biri. Hayatı Kelsier’in Vin’i İmparatorluğu devirmek kurduğu minik gruba almasıyla değişiyor.

Vin’in bu gruba güvenmesi fazlasıyla uzun sürüyor. Bu durum zaman zaman okuyucuya sinir krizi geçirtecek bir inatçılık evresine kadar gidiyor. İsyan’a ortak olmak için genç bir soylu kadını oynaması gerekiyor. Ancak psikolojisi yerinde olmayan böyle bir kişinin köleleri rahatça tecavüz edilip öldürülecek kişiler olarak gören bir toplumun içine adım atması pek de mantıklı değil. Lordların balolarında Vin’in kendi içinde çatışmasını ve farkında olmadan onlara benzemeye başlamasına şahit oluyoruz. Sanderson bu değişimi oldukça etkileyici vermiş diyebiliriz.

Yazarın genel olarak kitaplarında sevmediğim yanı ise detaycılığı. Hikâyenin ilerlemesi için vermesi gerekenlerden bahsetmiyorum; dünyanın atlasını roman içinde vermesinden bahsediyorum! Açıkçası günlük rutinlerin ve ekmek tarifi gibi kitabın sonlarında verilebilecek sözlüksel şeylerin çıkarılmasıyla daha sürükleyici bir hikâye sunulabilirdi. Ancak onun yerine aralarda bolca dürüm okuyoruz. Sonraki kitaplarda bunun biraz daha azaldığını duymak bazılarımızı sevindirebilir.

Lord Hükümdar’ı devirmek ve kontrolü ele almak için yapılan planlar ve eylemlerle geçen ilk kitap Lord Hükümdar hakkında dumura uğratan bir bilgiyle bitiyor.

Sissoylu: Kuşatma

İkinci kitap ne yazık ki bir geçiş kitabı. İsyancı grubumuz şehri ele geçirmiş ve yeni bir parlamenter sistem denemekte. Politik kurgular her zaman sıkıcı olmayabilir. Hatta altına ince ince dokunan güzel bir politik kurgusu olan onlarca eser sayabiliriz. Bu kitap ne yazık ki onlardan biri değil.

İlk kitaptan hatırlarsanız Kelsier hem ölümsüz hem de bir tanrı olduğu düşünülen efsanevi birini devirmek için başka bir efsane yaratması gerektiğini anlamıştı. Ancak “tarih efsaneleşmiş, efsaneler masal olmuştu.” Lord Hükümdar her zaman böylesine bir diktatör değildi. Lord Hükümdar da bir zamanlar Zifir’e karşı verdiği savaşta kahraman olmuştu. Peki Kelsier’den farkı neydi?

Serinin bu kitabında kahramanlığı bir kenara bırakıp daha çok liderlik politikası üstüne odaklanıyoruz. Birinci ciltteki olaylardan çok kısa süre bir sonra geçen kitapta Vin’in yardımıyla alaşağı edilen Lord Hükümdar’ın ardından yönetimi idealist bir genç olan Elend Venture alır. Yeni bir yönetim biçimi deneyen Elend pek sevilen biri değildir. Lord Hükümdar’ın ölmesiyle de Luthadel’de yeni dini ve sosyal akımlar oluşmaya başlamıştır. Yeni ve daha iyi bir tanrı arayışında olan zayıf kesim bunu Kelsier’de bulmuş ve onun üstüne bir din oluşturmuştur.

Tüm bunlar olurken Lord Hükümdar’ın piyasaya çok fazla sürmediği Atium rezervlerinin Luthadel’de olduğunu düşünen aileler askerlerini toplayıp Luthadel’i kuşatma altına alır.

Elend’in mizacı düşünüldüğünde şehri savaşarak savunmak yerine politik oyunlarla savunması zaten beklenen bir şey. Ancak bu kitabı kötü bir politik kurguya sürükleyen şey ne yazık ki Elend’in ta kendisi oluyor. Sanderson politik zekayı kullanmak yerine “Politika 101” diyebileceğimiz basitlikte, lineer olaylar sürüsü yazmayı tercih etmiş. Bazı bölümleri okurken sonuçları tahmin etmesi o kadar kolaydı ki Elend’in olduğu bölümlerin çoğunu atlayarak özetlerini okudum desem yerinde olur. Bu incelemeyi yazmaya başlamadan önce dönüp o bölümleri okumam gerektiğinde gördüm ki ilk seferde pek bir şey kaybetmemişim.

Elend’in yaptığı işler, aldığı kararlar bu konuda o kadar çok kitap okumuş ve yönetmeyi bilen bir aileden gelmiş birine göre oldukça basit ve çocuksu kalıyor. Ancak bunu daha kötü yapan şeyse Elend’in yanında muhteşem bir zekaya sahip bir takımın olması: Çete. Zaman zaman danışmanlık yapıyorlar elbette ancak yine de politik kararların altında eziliyorlar. Aslında tüm bunları Elend’in ne kadar alim biri olduğunu düşünsek de tüm bu olayların içine bir anda atıldığını, bu yüzden şaşkına döndüğünü düşünerek bir nebze katlanılır kılabiliriz.

Ancak bu sizleri bunaltmasın zira ikinci kitapta muhteşem bir karakter var başrolde; Sazed! Onun “Tanrı’yı arayış” diye adlandırabileceğimiz yolculuğunda gerçekleşen olaylar, elde edilen bilgiler o kadar etkileyici ki Sazed tüm kitabı kendi başına götürüyor diyebiliriz.

Sanderson’ın yazım kalitesi her kitapla daha fazla artıyor. Ancak serinin ikinci kitabı Sazed karakteri dışında, diğer iki kitapla karşılaştırıldığında oldukça sönük kalıyor. Sanki kitap Sazed için yazılmış ancak kısa gelince Elend kısımlarıyla doldurulmuş gibi. Kitabın sonu da öyle bir noktaya bağlanıyor ki bu kitapta yaşanmış tüm olaylar sanki gereksizmiş gibi görünüyor.

İkinci kitap tanrılar, Miraç Kuyusu ve güç hakkında yine bizleri dumura uğratarak son buluyor.

Sissoylu: Çağların Kahramanı

Şimdiye kadar bilimkurgu ve fantastik alanında çok fazla seri okudum ancak bana bunun kadar güzel bir son veren hikâyelere nadir rastladım. Bir yazar için en zor şeylerden biri olsa gerek bir seriyi bitirmek. Elbette Scadrial’da geçen devam kitapları geldiği düşünüldüğünde bunun pek bir son olmadığını düşünebilirsiniz. Bu son, aslında bir çağın sonu ve Sanderson bu çağa muhteşem bir son vermiş!

Çağların Kahramanı kitabında en sevdiğim şey Sanderson’ın tüm olayları nasıl ilmik ilmik dokuduğu ve aklımızdaki neredeyse her soruya nasıl tek tek cevap verdiği oldu. Hatta öyle ki bu cevapların çoğunu son kitap yayınlanmadan önce çözebilirmişiz. Yazarlar her zaman sonraki olaylar veya cevaplanmamış sorular hakkında kitaplarında ipucu bırakırlar. Bazıları bunları bulmakta ve hikâyenin geleceğini görmekte oldukça ustadır. Ben böyle biri değilim. Hatta genellikle böyle ayrıntıları kaçırırım. Bundan şikayetçi değilim aslında zira benim için bilinmez olması hikâyede en sevdiğim nokta olur. Bu yüzden serinin ikinci kitabını neden sevmediğimi anlayabilmişsinizdir herhalde. Üçüncü kitapta beklentimin çok ama çok üstünde çıktı ve beni neredeyse her bölümde şaşırtmayı başardı!

Her gün yeni çıkan bir hikâyenin, kitabın olduğu bir dünyada yapılmamış bir şeyi yapmak da

gittikçe zorlaşıyor. Bu yüzden Sanderson’ın hayal gücüne saygı duyuyorum. Fantazya türünde daha önce gördüğümüz çeşitli parçaları kendi orijinal fikirleriyle işleyen yazar kişiyi kendisine hayran bıraktırıyor.

Sanderson’ın dini inancının kitaplarına yansıdığından bahsetmiştim. Bu kitapta da bunu net olarak görmek mümkün. Yazarın ölüm ve yaşam, iyi ve kötü gibi kavramları işleyiş şekli dini inancından oldukça pay almış. Kişiyi kontrol eden bu tür inanışlar genelde işlerine yansıdığında bir dayatma hissedilir. Sanderson ise bunu yaparken “din” kavramını o kadar hoş bir şekilde ayırmış ki yazar ve din hakkında bir şey bilmeyen kişilerin farkına bile varmayacağı bir şey haline gelmiş. Bunun hikâyeye hoş bir tat kattığını söyleyebilirim.

Bu kitapta ilginçtir ki en sevdiğim kısımlar Elend’e aitken Sazed’in bölümlerindeyse kendimi kesmek istedim.

Elend’in ikinci kitabın sonu itibariyle geçirdiği gelişim üçüncü kitapta zirveyi oynuyor. Sadece fiziksel olarak gelişkin bir Elend değil, daha olgun bir karakter görüyoruz bu kitapta. Ayakları yere daha iyi basan, verdiği kararlar daha mantıklı ve anlaşılabilir bir karakter. Elend için bu kadar beklediğimize değmiş diyebiliriz. Kendisinin bu kitapta en sevdiğim bölümü ise sislerin içindeki ruhla tekrar karşılaştığı bölüm oldu. Ondan sonra kaleme alınanlar beni derinden etkilemişti. Karakterler yalnız ve güçsüz ancak ideaları için boyun eğmemekte kararlılar.

Sazed kısımlarına geldiğimizde maalesef karakterin bu ağlaklığına bir bahane bulamıyorum. İkinci kitapta içinden bir parçayı kaybeden Sazed’in elbette melankolik olmasını bekliyordum. Ancak yazar Sazed konusunda o kadar basite kaçmış ki benim açımdan kendisinin duygularıyla empati kurmak mümkün olmadı ne yazık ki. Sazed’in kaybı ve sonrasındaki boşluğu çok daha güzel işlenebilirdi. Ancak onun yerinde her bölümde sürekli tekrar eden aynı üzüntü halini görmek insanı bıktırıyor. Kitabın sonlarına doğru bu durumun düzeldiğini görmek oldukça hoş ancak böylesine bir hikâyenin içinde böyle basit bir parça görmek hikâyeyi biraz baltalıyor diyebiliriz.

Çağların Kahramanı orijinal bir seri için muhteşem bir son. Sonu için çok farklı ve belki daha karamsar teoriler olmasına rağmen acı ve tatlı bir şekilde bitmesi beni mutlu etti.

Çeliğe Yazılı Bir Son Söz

İlk Sissoylu üçlemesinden bahsederken bu seriyi dilimize kazandıran yayınevinden bahsetmemek olmaz elbette. Sanderson’ın neredeyse tüm kitaplarının yayın haklarını elinde bulunduran Akılçelen Kitaplar bu seriye ne yazık ki gereken önemi vermemiş. İlk üçlemede her kitapta farklı çevrilmiş terimler görmek mümkün. Esasen çeviri konusunda kötü olmadığını söyleyebilirim ancak serinin editörlüğü ne yazık ki sınıfta kalıyor.

Yine de bunlar bazıları için küçük detaylar olabilir. Aslında bakarsanız alıştıktan sonra beni çok etkilemedi ancak bu tür hataların düzeltilmemesi içimde bir ukde olarak kaldı.

Çeviri, editörlük ve hikâye bazında artıları ve eksileri göz önüne alındığında bu seriyi orijinal ve sürükleyici bir hikâye okumak isteyen tüm okurlara gönül rahatlığı öneriyorum. Elbette sürükleyicilik kavramı herkes için değişkenlik gösterebilir. Seriyi sevip sevmeyeceğinizi ilk kitaptan anlayabilirsiniz çünkü Sanderson tarzı kitap akışını neredeyse her kitabında görmek mümkün. Eğer ilk kitabı sevdiyseniz çok yüksek olasılıkla devam kitaplarını da sevecek ve Sanderson’ın Kozmer Evreni’ndeki diğer eserlere de saracaksınız demektir!

İyi okumalar!

  • 53
    Shares




Özellikle bilimkurguya ve çizgi romanlara bayılır. Çizgi romanlara girişi Dylan Dog, bilimkurguya aşkı ise Dune serisi ile başladı. 7 yaşından beri bilgisayarla ve elektronik aletlerle iç içe yaşamayı seçerek göbeğini büyüttü. Düşüncelerini başkalarıyla tartışmak adına Kayıp Rıhtım’da yazılar yazıyor.

Sissoylu İlk Çağ: Özlenen Fantazyayı Bizlere Getiren Seri

Fantastik edebiyatının usta yazarlarından Brandon Sanderson’ın, Kozmer Evreni’nde geçen Sissoylu serisinin İlk Çağı’nı mercek altına aldık.

  • 53
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün