Solaris: Hayal Gücünün Ötesinde Bir Gezegen

Derler ki bilimkurgu üçe ayrılır: Amerikan tarzı, Rus tarzı ve Lem tarzı. Lem’in tarzının ne kadar kendine has olduğunu buradan anlayabiliriz. Bilimkurgu edebiyatının en önde gelen yazarları sorulunca aklıma ilk gelen isimlerden biri Stanislav Lem’dir. Ve tabii ki Stanislav Lem deyince aklıma ilk önce onun başyapıtı Solaris geliyor.

Pek çok kitap başarısız sinema uyarlamalarıyla temsil edilir ve kişi kitabı okuduktan sonra izlediği sinema uyarlamasından sonra hayal kırıklığı hisseder. Belki de tam tersini yapmalıyız, önce sinema uyarlamalarını izleyip sonra kitabı okumalıyız. Çünkü filmi izlerken aslını bilmediğimizden hayal kırıklığı yaşamayız ve sonra kitabı okuyunca da o hikâyeye hayranlığımız katlanabilir.

Ben, Solaris’te tam olarak bu durumu yaşadım. Solaris’in önce 2002’deki Soderbergh uyarlamasını ve ardından 1972’deki Tarkovsky uyarlamasını izledim. Lem, her iki uyarlamayı da beğenmemişti. Sıra dışı bir konu vardı ama beyaz perdede hiç de iyi yansıtılamamıştı. Bunu hem 2002’deki film için hem de her şeye rağmen kült bir film olmayı başarmış 1972’deki film için söylüyorum. Her iki filmi de izledikten sonra kitabı elime aldım ve o zaman eserin değerini anlayabildim. “Lafı çok uzattın Okan, konuya gel artık” demiş olabilirsiniz, konuya geleyim artık.

2002 uyarlamalı Solaris filminden.

2002 uyarlamalı Solaris filminden.

Solaris gezegeni çok acayip bir yer. Gezegen neredeyse tamamen okyanusla kaplı, sadece birkaç küçük ada var. Fakat bu okyanus bildiğiniz türden bir okyanus değil, jelatinimsi bir maddeden oluşuyor. Daha da önemlisi bazı zekâ belirtileri gösteriyor. Evet, yanlış okumadınız. Solaris’i kaplayan okyanus canlı bir varlık ve gizemini koruyan bir zekâsı var. Yaşasaydı ve tanışma imkânım olsaydı Lem’e sormak isterdim: “Yahu, sen ciddi misin? Nereden buldun bu fikri? Bu nasıl bir hayal gücü?”

Hikâyemiz, Chris Kelvis adlı bilim insanının Solaris yörüngesindeki uzay istasyonuna gelişiyle başlıyor. Gezegen yüz yıldan uzun bir süredir incelenmektedir ve ekip sürekli yenilenmektedir. Kelvin de fırsatı kaçırmamış ve Solaris’e gelmiştir. Solaris’in pek çok garipliği olduğunu duymuştur ama her şey onun tahminlerinin de ötesine geçecektir.

Uzay istasyonunda Kelvin’den başka sadece iki mürettebat vardır ve son derece dengesiz davranışlarda bulunmaktadır. Bir başkası da daha önce intihar etmiştir. Kelvin, zaman içinde burada neler döndüğünü anlayacaktır, tabii diğerleri ne kadar anlayabildiyse o da o kadar anlayacaktır. Fakat kesin olan bir şey vardır ki Solaris, insanların zihinleriyle oynamaktadır. Bunu bilinçli olarak yapıp yapmadığı muammadır. Zaten gezegenin zekâsı ne düzeyde, yapısı nasıl, bunlar bilinmezliğini koruyor.

Solaris gezegeni, Dünyada bir bilimdir. Uzun zamandan beri gezegen üzerinde sayısız deney ve gözlem yapılmıştır, sayısız teori ortaya atılmış, sayısız kitap yazılmıştır. Bilim insanları gezegeni uzun uzadıya tartışmış ve tartışmaya devam etmektedirler. Lem, bu tartışmaların, teorilerin, araştırmaların yanı sıra gezegen ve okyanus hakkında okuyucuyu bilgi bombardımanına tutmuş ama bunu okuyucuyu bunaltmadan yapmak gibi bir mucizeyi gerçekleştirmiş. Evet, bence bu bir mucize, çünkü o kadar tartışma, teori ve betimlemenin bir yerden sonra insanı bunaltması lazım ama bunaltmıyor işte.

Okurken meraklanıyor insan, Solaris o kadar büyük bir muamma ki hakkında daha çok şey öğrenmek için hırsla sayfaları çeviriyorsunuz. Fakat öğrendikleriniz bilgiye açlığınızı bastırmayacak, aksine çoğaltacaktır. Bir noktadan sonra anlıyorsunuz ki(ve Kelvin de itiraf ediyor ki) yüz yıllık onca araştırma, tartışma ve kitaptan sonra insanlık Solaris hakkında hiçbir şey bilmemektedir.

Gerçekten ne biliyoruz ki Solaris hakkında? Sayısız olgu gözlemlenmiş, çok sayıda deney yapılmış, pek çok şey kayıt altına alınmış ama bu olguların neden gerçekleştiği, ne anlama geldiği, nereye gittiği hakkında hiçbir şey bilinmemektedir.

Kelvis de diğerleri gibi kısa sürede gözlem ve deney yapan bir bilim insanı olmaktan çıkıp kobaya dönüşecektir. Yıllar önce kaybettiği eşi Rheya uzay istasyonunun içinde kanlı canlı ona görünmektedir. Hayır, bu halüsinasyon değildir, Rheya gerçekten oradadır. Kelvis başta bunu kabul edemez, onu uzay boşluğuna bırakır, fakat nasıl oluyorsa Rheya ertesi gün geri döner, hem de hiçbir şey hatırlamamaktadır. Bu da Kelvis’in bütün tarafsız düşünme yetisini kaybetmesine neden olacaktır.
Solaris’in sinema uyarlamalarının kitabın gerisinde kalmasının nedeni bence Kelvis-Rheya ilişkisine odaklanırken diğer şeyleri ihmal etmesi. Hâlbuki kitap Kelvis’in Rheya ile olan ilişkisi üzerine değil. Kitap, Solaris gezegeni ve onu kaplayan canlı okyanus hakkında. Hatta ben kitabı okurken bazen Rheya ile ilgili bölümleri atlayıp Solaris tasvirlerine ve tartışmalarına geçmeyi düşünmedim değil. Sizlere de tavsiyem, film uyarlamalarını bırakıp kitabın kendisini okumanız.

Solaris’i bence farklı yapan şey, merak unsurunu kullanış biçimi. Pek çok eseri sonuna kadar merak duygusu içinde takip ederiz ve en sonunda sorularımıza cevap alırız. Kiminde tatmin oluruz, kiminde ise cevaplar hoşumuza gitmez ve hayal kırıklığına uğrarız. Solaris’te ise bambaşka bir durum var: Sorular cevaplanmıyor, kitabın sonuna geldiğimde kafamdaki sorular bitmek bir yana iyice artmıştı, fakat hayal kırıklığı hissetmiyordum. Çünkü yazar bana kendi teorilerimi kurgulamak ve kitap bittikten sonra bile üzerine uzun uzadıya düşünmek, hayal kurmak için gerekli alanı fazlasıyla sağlamıştı. Eğer Solaris hakkındaki sorulara yazarın kendisi cevap verseydi, cevaplar ne olursa olsun hayal kırıklığına uğrardım. Çünkü bir noktadan sonra orada olanlar okuyucunun hayal gücünü aşıyor, yazarın bile hayal gücünü aşıyor. Solaris hakkındaki onca araştırmadan sonra hala hiçbir şey bilmiyoruz ve belki de Solaris’i hiç anlayamayacağız, belki de Solaris, insan kavrayışının ötesinde bir şeydir. Yazar da bunu kabul ediyor. Bu nedenle soruların cevapsız bırakılması beni sevindirdi.

Lem’in diğer eserlerinde görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın.


Philip K. Dick’in Yazar Stanislaw Lem Hakkında FBI’a Yazdığı Komplo Mektubu

  • 25
    Shares




1986’da Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu. 1998’den beri ailesiyle birlikte Adana’da yaşıyor. 2010’da Mustafa Kemal Üniversitesi Muhasebe Önlisans bölümünden ve 2013’te Anadolu Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu. Katı bilimkurguya bayılıyor, kendi çapında öyküler yazıyor. Şu sıralar en büyük hobisi yeni diller öğrenmek ve bir gün tüm dünyayı görebilmek istiyor.

Solaris: Hayal Gücünün Ötesinde Bir Gezegen için 5 yorum

  1. Başına spoiler ibaresi koymamışsın, kitapla ilgili merak uyandırabilecek her şeyi faş etmişsin. Yani okurken senin listelediğin yerlerin gelmesini beklemeye şartlandırıldım. Güzel inceleme ama Allah için spoiler ibaresi koyarsan güzel olur. Başka biri yapmıştı, incelemeyi okumayı derhal bıraktım.

    Özellikle de “merak unsurunu” övdüğün halde bütün merakı yok etmen çok üzdü… Jelatinimsi ve zekası olan bir okyanus kafiydi, ötesi kitabı okuyunca okur tarafından keşfedilmeli. O yüzden inceleme olmamış diyorum kusura bakmazsın…


  2. Dayanamayıp yazdım, bu spoiler takıntısı, şiddetli bir klinik vakaya dönüşmüş, tedaviye muhtaç bir durum. Yahu bırakın da o kadar tanıtım yazısı olsun ki, insanlar bir fikir edinebilsin. İsterse, kitabın finali ayrıntılarıyla anlatılsın, şahsen hiç umurumda değil. Önemli olan, o kitabın veya içeriğin bütünüdür. Eğer onu tüm yönleriyle kabullenemiyorsan veya tümünden tad alamıyorsan, demekki o noktada, sadece geçici heyecan veya adrenalin, -ne derseniz deyin- peşindesiniz demektir. İnsanların çoğu, bir filmi veya kitabı defalarca izliyor ve okuyorsa, demekki, ‘spoiler’ takıntısının bir anlamı yoktur. Veya gereğinden fazla abartılıyordur. Durup bir sorgulayalım derim.


  3. Davram dedi ki:

    Dikkat: Şiddetli spoiler içerir…

    Solaris, benim için Mülksüzler’le birlikte bilim kurgunun iki başyapıtından biridir. Şöyle:
    İlk olarak, Lem’in kitaplarında sıkça rastlandığı gibi iletişim üzerine dehşetli bir denemedir. İnsanoğlu bıngıldak misali beyniyle hasbelkader uzaya açıldığında beklediği klasik “uzaylı” yaratıklar yerine anlayamadığı, iletişim kuramadığı bir tür zeka ile karşılaşır. Yüz yıl kadar soruna kafa patlatıp sonunda bir bıkkınlık hissiyle Solaris bilimini bir kenara bırakarak neredeyse ölü bir bilim haline getirir. Aslında, kitabın onca ağırlığına karşın bir tür mizah ta görebilirsiniz: Körler sağırlar birbirini ağırlar durumu. Okyanusu x ışını bombardımanına maruz bırakırsın, o da kronşikleşmiş vicdan azabı sujelerini kişileştirip, tutar Rheya olarak sana geri yollar. Sonuç: İletişim sıfır. X ışınına karşın Rheya! Komik…
    İkincisi, yaratım süreci. Özellikle “kuşkulu metinlerden seçmeler” ve okyanusun yaratımlarınin (bakışıkçalar, bakışımsızlar, öykünceler…vs) betimlenmesini okudukça şunu sorarsınız: Tanrı’nın yarattığı insanla okyanusun yarattığı kişiler arasında ne fark vardır aslında? (Bu noktada, Lem’e sormak isterdim: Gidip gördünde mi böyle detaylı anlatıyorsun benim hayal etmekte zorlandığım şeyleri?)
    Son olarak, insanlık durumu üzerine. İstasyondaki üç kişi, bir yandan Okyanus’tan yakayı sıyırmaya çalışmakta, bir yandan da birbirlerinin boğazına yapışmaktadır. Peki bu bize ne anlatır?
    Film uyarlamalarına gelince. Soderbergh uyarlamasını bir arkadaşımın “sonunda Kelvin ve Rheya sonsuza dek mutlu yaşarlar” yorumundan sonra sinirim tepeme çıktı, izlemedim bile. Tarkovski uyarlamasını ise ben beğenmiştim açıkçası. Filmi, romanı olduğu gibi sinemaya aktarmak yerine Andrei’sel bir anlatımla “esinlenme” olarak tanımlayabilirim belki.
    Kısaca, eğer hem bilim kurgu, hem edebiyat, hem de felsefe seviyorsanız Solaris tam size göre. Aslında sadece bilim kurgu seviyor olsanız bile okumalısınız. Solaris belki size edebiyatı da sevdirebilir.


  4. Yorumun bayağı agresif. Ben de yazıyorum. Yazarlar da eminim ki, bu “sürpriz”, “şok”, “ters-köşe” vs. tekniklerini, biz okurlar bizzat okuyup deneyimleyelim diye kullanıyorlar. Ben kitaptan ne çıkaracağımı herhangi bir otoriteye, şahsa yahut kuruma danışmak durumunda değilim. Kitabı okuyup senin “içerik” dediğin, kitabın felsefesini ve her paragrafa yapılabilecek Freud/Jung eksenli psikanalizi de kapsayacak detaylı bir incelemeyi, kitap hakkında “şartlandırılmaksızın” bizzat kendim yapmayı tercih ederim. “Sonunda Bruce Wills’in de ölü olduğunun anlaşıldığı 6. His filmi” diye bir film incelemesi yapsam nasıl olur mesela? Filmin en vurucu noktası zaten Bruce Wills’in ölü olduğunun anlaşıldığı sahne değil mi? “Önemli olan içerik ve bütündür” deyü bunu faş edersek gayet saçma olur. Hakeza bir kitap incelemesinde de durum böyle. Üstelik, filmi hiç izlemeyen birisi, tamamen Bruce Wills’in “ölü olduğunun anlaşıldığı” sahneye odaklanarak izleyecek filmi. Geri kalan kısımları kaçıracak, derinlemesine izleyemeyecek. İster istemez ona şartlandı çünkü. Yine, hakeza, bu inceleme yüzünden de kitabı eline alınca ana karakterin karısıyla ilgili halüsinasyonu vs. düşünerek okuyacaksın. Bu benim geçici heyecan ve adrenalin peşinde koştuğum anlamına gelmiyor. Bu, benim kitaptan alacağım ferdi zevkin maksimum seviyeden minimuma acımasızca düşürüldüğü anlamına geliyor. Bu sebepten ötürü, spoiler takıntısının bayağı büyük bir anlamı vardır.


  5. ‘Deathrider’ benim tepkim ki; internette artık bıktıran ve mide bulandıran, bir ‘spoilersız inceleme’ diye bir kavramın her tarafa sirayet
    etmiş olması. Aslında biraz da genele karşı söylüyorum bunları. Bir de bu kelimenin türkçeye karşın girmiş olması, beni iyice çileden
    çıkarıyor. Kusura bakma ama, senin yukarıdaki ilk yorumunda söylediğin, faş etme ve spoiler takıntısı, güzel ve iştah açıcı bir koku
    veren yemeğin ‘kokusunu duyunca iştahım kaçtı’ demeye benziyor. Birçok insan kendi favorilerini, bu kokularla/tanıtımlarla ediniyor.
    Belki biraz abartmış olabilirim; bir filmin veya kitabın finalinin ayrıntılı olarak açıklanması, kabul edilebilir bir şey olmayabilir. Her ne kadar bu benim algımı etkilemese de. Bu konuda hak veriyorum. Ama, ben senin bahsettiğin 6. His filmini daha önce izlediğim halde, merak ettim mesela şimdi. Finalini bile unutmuşum üstelik. Aynı şekilde yukarıdaki Solaris bahsinde de, yıllar önce her iki filmi de izlemiş olmama rağmen, şimdiki algılarımla tekrar izlemek ve okumak isterim, bu da benim merakımı uyandırıyor. Aslında bütün mesele, nereden baktığına bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor. Amacım spekülasyon yapmak değil, ama ben de bir örnek vereyim; Matrix üçlemesini ele alalım. Devasa bir varsayılan evreni olan bu filmin finalini açıklasanız, veya başka bir sürü ‘spoiler’ verseniz ne olur? Zaten izleyici bir sürü ayrıntıyı çözmek zorunda, hem de defalarca izleyerek. Hele ki filme kaynaklık eden, başka verileri
    bilmedikten sonra işi zor zaten.
    Burda hemen şu soru akla gelebilir. Zaten kaçımızın ne kadar zamanı varki, Amerikayı yeniden keşfetmeye? Matrix’e konu olan kaynaklara daha önceden bir ölçüde aşina olmama rağmen, daha yakın zamanda bir dizi youtube videolarından öğrendim birçok ayrıntıyı. Bunu yapan arkadaşa da teşekkür ediyorum burdan. Beni bilgilendirdiği için.
    Ayrıca izlenen veya okunan şeyden alınacak haz tamamıyla bir ego sorunudur ve otoritelere olan gereksinimi de ortadan kaldırmıyor. Ben şahsen bu kadar, denetimsiz, ve tüketim için üretim yapılan bu çöplükten tiksiniyorum. Üstelik sanat ve kültürün de tüketim nesnesine dönüştürüldüğünü düşünürsek. Tabii ki kaliteli olanları ayırıyorum. Bu noktada, alanında uzman ve sağlıklı değerlendirmeler yapan otoritelerin varlığına acilen ihtiyaç var. Kendi algılarıma ve değerlendirmelerime güveniyorum ama herkes herşeyi bilemez, bildiğinizi zannedersiniz, bir süre sonra tekrar gözattığınızda, burayı nasıl atlamışım diyerek kendi kendinize kızarsınız.
    Sonuç olarak, internette spoiler istemeyenler olduğu kadar, önemsemeyenlerin, hatta yeterince spoiler isteyenlerin de hakkı var.
    Benim tepkim biraz da bunu gözümüzün içine içine sokuyor olmaları ve bunun neredeyse kurallaşması.


Solaris: Hayal Gücünün Ötesinde Bir Gezegen

Derler ki bilimkurgu üçe ayrılır: Amerikan tarzı, Rus tarzı ve Lem tarzı. Lem’in tarzının ne kadar kendine has olduğunu buradan anlayabiliriz. Bilimkurgu edebiyatının en önde gelen yazarları sorulunca aklıma ilk gelen isimlerden biri Stanislav Lem’dir. Ve tabii ki Stanislav Lem deyince aklıma ilk önce onun başyapıtı Solaris geliyor.

  • 25
    Shares

 

 

Başa dönün