Tepe: Avcı Nun’un İzinde Bir Çizgi Yolculuk

Fırat Yaşa'nın çizgileriyle hayat bulan Tepe'yi, çizerin başka bir çalışması olan Avcı Nun'la karşılaştırarak inceledik. Doğayla kurduğumuz bağları irdelerken, anaerkil ve ataerkil toplumlar üzerine çarpıcı tespitler barındıran bu iki eseri keşfederken bizlere katılıp renklerin arasında kaybolmaya davetlisiniz.

Daha önce Yiğit Değer Bengi’nin Avcı Nun adlı hikâyesini çizgi roman sayfalarına taşımıştı Fırat Yaşa. Şimdiyse, hem çizer hem de yazar olarak Tepe’yle çıkıyor karşımızda.

İnsanoğlunun doğadan kopup kendi kaderini aradığı çağlardır. İnsanlar geliştikçe doğaya karşı tutumlarında da değişimler olmuştur. Kimi kabile doğayla uyumlu yaşamaya gayret gösterirken, kimisiyse doğaya ve hatta ölümün ötesine hükmetmeye çalışmaktadır.

Bu zamanlarda, annesi gibi hayvanlarla konuşma yeteneği olan Rat adlı bir insan yaşamaktadır. İnsanların doğaya karşı zalim tutumlarından rahatsızdır.

Rat, arkadaş edindiği genç tilkiyle günlerini huzur içinde geçirmeye çalışırken, beklenmedik bir karşılaşma, beklenmedik bir yolculuğun başlangıcı olacaktır.

Hayata bakış açısı olarak, Tepe’yle Avcı Nun özdeşler. Hikâyelerini sunarken kullanılan detaylar ve anlatım tercihleri açısındansa farklılaşıyorlar. Avcı Nun’la Tepe’yi karşılaştırmak, Tepe hakkında daha net fikirler edinmenizi sağlayacaktır.

Bir Zamanlar Nun Adlı Bir Yürüyüş Efendisi Yaşarmış

Avcı Nun, göçebe avcı-toplayıcı hayatın, yerini yerleşik tarım toplumuna bırakmaya başladığı zamanlarda geçmekteydi. Göçebe kabilelerden birinde yaşan kadın avcı Nun ile ona âşık olan Alu’nun bakış açılarından, bu sürecinin ilk safhalarına şahitlik ediyorduk.

Avcı Nun’da da tıpkı Tepe’de olduğu gibi birbirine zıt iki taraf vardı. Dişil veya eril; doğayla uyum içinde yaşayan veya doğaya hükmetmeye çalışan; ölümden sonrasına inanmayan veya ölümden sonraki hayata inanan gibi zıtlıklardan doğan iki taraftılar. Sürtüşmeleri de öykü boyunca devam ediyordu.

Doğayla uyumlu yaşamaya çalışan ve ölümden ötesine inanmayan anaerkil eski inanç, taraflardan ilkiydi. Öyküdeki temsilcileriyse, Nun ve Yaşlı Bilge Ana İnnas’tı. İkinci tarafsa, tarıma geçen toplumlara öykünerek doğaya hükmetmeyi düşünen, bununla da kalmayıp, ölüm ve ötesini de kontrol etmeyi hedefleyen ataerkil yeni inançtı. Bu tarafı temsil eden karakterde, Yaşlı İbru ve kimi zaman İbru’nun görüşlerinden etkilenen Alu’ydu.

İki arada bir derede durumundan dolayı Alu biraz daha farklı bir konumdaymış gibiydi. Nun’a hayran olmasını sağlayan şeyler, Nun’un karakterini ve davranışlarına sirayet etmiş anaerkil hayat tarzından kaynaklanıyordu. Sevdiği kadına toplumsal düzende denk olabilme avantajı içinse, ataerkil inançtan faydalanıyordu. Öykünün sonlarına doğruysa ister istemez ataerkil görüşlere yakınlaşıyordu.

Öykünün geneli itibariyle anaerkillerden yana tavır alınıyordu. Gerek Yaşlı İbru’nun tavırları, gerekse etrafındakilerin İbru’nun söylediklerine karşı şüpheci tutumu; ataerkilliği anaerkillik karşısında kafada soru işaretleri doğuran bir inanç olarak resmettiriyordu. Ömürlerini avcı-toplayıcı inançlarıyla geçirmişler için ataerkilliğe şüpheyle bakılması tuhaf değildi. Doğaya ve doğal sürece müdahale etmeden yaşayan ve görüp deneyimleyebildiği hayat dışında yaşam olduğuna inanmayan bir topluluk vardı. Onların ölümden sonrasına ve görülemeyen güçlere inanması beklenemezdi zaten. Tabii İbru’nun bu topluluk içerisinde ataerkil inana nasıl ve ne şekilde geçtiği soru işaretiydi. Dediklerini uyduruyor mu yoksa başka bir yerden mi öğrendiği kestirilemiyordu. İbru’nun görüşlerini en ayrıntılı haliyle, anaerkillikle ataerkilliğin karşılıklı olarak endişelerini dile getirdiği anlarda öğrenebiliyorduk. Avcı Nun’un genelinde her ne kadar bir taraf ağır bassa da, tarafların ortaya koyduğu gerekçe ve görüşleri kafanızda tartabilme imkânı sunulmuş olunuyordu.

Nun ve Alu arasındaki ilişki de, anaerkille ataerkillik arasındaki sürtüşme bağlamında şekil alıyordu. Avcı Nun’un sonunda ikilimizin ilişkilerinde vardıkları noktaysa, iki görüşün bitmek bilmez mücadelesini temsil eden bir sonla bitiyordu.

Aynı Dünya Farklı Tonlar

Avcı Nun’la Tepe aynı özlere sahipler. İkisi de, doğayla olan bağımızı inkâr etmeyen hayat tarzını benimsiyorlar. Ömrü uzatmak ve hatta ölümün ötesine geçebilmek için yapılan aşırılıkları hoş görmeyen bakış açılarını savunuyorlar. Görsel anlatım tercihleri ve hikâyelerini zenginleştiren detaylar açısındansa farklılaşıyor. Gelin şimdi ikiliyi karşılaştırarak, nerede ve nasıl farklılaştıklarını yakından inceleyelim.

Renk Kullanımındaki Farklılaşma

Avcı Nun’da turuncuya yakın renk tonları hâkimdi. Siyah, beyaz ve kırmızı gibi belirgin renkler dışında karakteristik renkler yok gibiydi. Çizgi roman sayfaları, mağara resimleriymiş de alevle aydınlatılınca renkleri öyle yansıyormuş izlenimi uyanıyordu.

Tepe’deyse sarının hâkimiyeti olsa da, Avcı Nun’daki turuncu kadar diğer renklere baskın değil. Diğer renklerde kendilerini fark ettirecek belirginlikteler. Çizimlerdeki ayrıntılarda bu sayede daha belirginleşiyor. Renklerin karakteristik özelliklerini gösterebilmesi, harika manzaralar yaratılmasına olanak sağlıyor. Avcı Nun’la karşılaştırınca, oradaki gibi eski bir öyküyü dinlemiyoruz da, o çağda yaşananlara tanıklık ediyormuşuz etkisi oluşturuyor.

Konuşma Balonlarının Kullanımındaki Farklılaşma

Avcı Nun’da görsel anlatım ön planda olsa da, yeri geldi mi uzun diyaloglarla karşılaşıldığı oluyordu. Karakterlerin hayat görüşlerini ve zıtlaşan iki tarafı anlamak için konuşma balonlarını kullanmak kaçınılmazdı. Konuş balonları bunun yanında, Ana karakterlerin kafasını karıştıran tartışma ortamını veya İbru’nun sinir bozuculuğunu aktarma gibi anlatım işlevleri de görüyordu.

GÖZ ATIN  Fransız Çizer Alfred'in "Eskisi Gibi" Adlı Çizgi Romanı Bizlerle

Tepe’de de gerek duyuldukça konuşmalar kullanılmaya devam ediliyor. Ama bu sefer uzun diyaloglara ya da sahneleri dolduran sözcük baloncuklarına gerek duyulmayacak yönde bir anlatım söz konusu. Kısa ve öz cümlelerle karşılaşıyoruz. O anki durumu, olayı ve karakterin etkileşimini anlayacağımız kadarınca kısa ve öz cümleler kullanılıyor. Görsel anlatımın sınırları biraz daha zorlansa konuşma balonlarına ihtiyaç duyulmayabileceğini bile düşünmedim değil. Fakat o zamanda, hikâyeyi zenginleştiren masal ve şarkılar kullanılmayacaktı. Bunun yanı sıra, görsel tarz çerçevesinde olaylara ve karakterlere mesafeli açılardan yaklaşımı (buna ayrıntısıyla tekrar değineceğim) sebebiyle karakterlerle bağdaşmak biraz daha zorlaşacaktı. Görsellik ile konuşma balonu kullanımı gayet ekonomik ve uyumlu olmuş.

Çizim Tarzlarının ve Perspektifin Kullanımındaki Farklılaşma

Avcı Nun, mağara resimlerindeki çizimlerle Fırat Yaşa’nın çizim tarzının buluşması gibiydi. Eski mağara resimlerinde anlatılan bir hikâye varmışta, Fırat Yaşa o hikâyeyi daha iyi anlayalım diye kendi çizimlerini ve konuşma balonlarını ekleyerek müdahalede bulunmuş gibiydi. Yer yer modern çizgiler çağlar öncesinin çizgilerine konuk olmuş gibiydi sanki. Bazen, sahnelerdeki uzaklık-yakınlık ayrımını zayıflıyordu. Karakterler ile çevresi tek boyuta indirgenip bütünleşiyordu. Bu da, mağara resmini andıran çizgi roman karelerini ortaya çıkarıyordu (renk kullanımını da unutmamak gerek). Karakterlere odaklanan yakın açıların anlatıma katkısından da bahsetmeli. Bu sayede karakterlere yakınlaşılıyor ve öykünün içine girmesi kolaylaşıyordu. Mesela, Alu’nun dikkati Nun’a kaydığında, Alu’nun duygularını yansıtacak biçimde Nun’u profilden resmeden sahnelere geçiliyordu ( Sevenin gözünden sevileni anlatmak için basit ama kullanışlı bir yöntem). Ya da karakterler etraflarındaki laf kalabalığından bunaldığı mı anlatılmak isteniyor? Karaktere odaklanıp etrafını konuşma balonlarının sardığı karelerle, nasıl bir durum içerisinde olduğu resmediliyordu.

Görsel anlatımdaki farklılıklar açısından Tepe burada da oldukça farklılaşıyor. Öncelikle, Avcı Nun’a kıyasla Fırat Yaşa’nın çizim tarzı öykünün geneline hâkim. Mağara resimlerini andıran çizimler bir iki istisna dışında masal, rüya, gökyüzündeki şekiller ve ait oldukları duvar resimlerinde görülüyorlar. Fırat Yaşa’nın çizim tarzında karakterler ve çevrelerindeki ayrıntıları daha belirgin. Sahneler uzaklık-yakınlık açısından belli bir derinlik kazanıyorlar (renk kullanımının etkisi burada da kendini hissettiriyor). Yani, Avcı Nun’un bazen tek boyuta indirgenen sahnelere kıyasla, Tepe’de karakterlerle çevrelerini ayrımlayabildiğimiz, derinlik sahibi –ve etkileyici manzaralara sahip- sahneler ortaya çıkıyor. Bu tercihler, öyküde canlandırma-belgesel havası yakalanmasını sağlıyor. Belli bir mesafeden yaşananlara şahitlik ediyormuşuz gibi bir atmosfer oluşuyor. Karakterler profilden sahnelendiğinde bile, sahne derinliğinin kaybolmaması bu hissiyatı devam ettiriyor.

Öyküyü Zenginleştirme Açısından Farklılaşmalar

Bu konuda Tepe, Avcı Nun’dan önde. Avcı Nun sadece öyküsüne odaklanıyor. Tepe’yse, İnsanın İçindeki Boşluk adındaki Maya masalı ve söylenen şarkılarla hikâyesini zenginleştiriyor.

Olağandışına Yaklaşımdaki Farklılaşmalar

Avcı Nun’da da Tepe’de öyle uçuk kaçık doğaüstü olaylar olmuyor. Şifa için toprak ananın yardımına başvurmak, hayvanlarla konuşma yeteneğini veya gelecek öngörüleri içeren rüyalar görmek gibi uçuk sayılmayacak hadiseler yaşanıyor.

Yaşanan olağan dışılıkların sayısı açısından Tepe, Avcı Nun’a kıyasla daha fazla olağan dışı olay içeriyor.

Bu konuda ilginç olansa, bunların, hayatın görülmeyen güçlerce kontrol edilmesine şüpheyle bakanların tecrübe ediliyor olması. Felsefi ayrışmanın temeli olan ölüm ve ölüm sonrası hayat konusuyla alakaları yok tabii ki. Yine de, özünde bu türden olayları reddeden kimselerin bu deneyimleri yaşayabilmeleri biraz kafa karıştırıyor.

Farklılaşmaların Sonucu

Avcı Nun, anlatım tarzı ve atmosferiyle, mağara resimlerinden alıntılanmış eski bir hikâye gibiydi. İnsanoğlunun hayat tarzındaki değişim açısından önemli bir zaman dilimi, iki insanın ilişkisi çerçevesinde sahneleniyordu. Hikâyede, doğa-doğa dışı, ölüm-ölümsüzlük, anaerkillik-ataerkillik gibi kavramlar dile getirilip karşılaştırılmaları için zemin hazırlanıyordu. Günümüze atıflarla, “Belki böyle başlamıştır her şey…” gibisinden bir havası vardı.

Şimdi Tepe’ye gelirsem; Avcı Nun’daki hayat görüşü ve “Belki böyle başlamıştır her şey…” mantığı korunmakla birlikte, söylemler biraz daha keskinleşiyor. Tepe’deki anaerkil görüşle ataerkil görüş, Avcı Nun’daki sürtüşmenin aksine çatışma düzeyinde işleniyor. Hikâyedeki çatışma, anaerkilliği iyi, ataerkilliğiyse kötü taraf olarak etiketleyen bir zıtlaşma ekseninde. Tepe’nin zayıf karnının da, bu zıtlaşmadaki tarafların sunuluş şekli olduğunu düşünüyorum.

İyi ve kötü taraflar belli. Gökbaba’ya tapan Tepe halkı, kurban kültürüne bağlı acımasızlık ve vahşilikleriyle “kötüler” kalıbındanlar. Rat ve Lith kabilesi, doğayla uyum sağlayan ve olabildiğince barış içerisinde yaşayan “iyiler” sınıfındalar. İlk başta sorun yok gibi. Tarafların felsefi altyapılarını öğreniyoruz. Ama “İyi nasıl iyi olmayı sürdürüyor?” ve “Kötü nasıl oldu da kötü oldu?” gibi sorular kafada dönmeye başlayınca durum biraz değişiyor. Tarafların karakteristik özelliklerini ön plana çıkaran anlarda bu yönde düşünmeye ister istemez itiyor. Tarafları sadece iyi veya kötü kalıplarına sokacak davranışlar içerisinde görüyoruz. İyilik veya kötülüklerin felsefi görüş ayrılığına bağlanmakla yetinilmesi belli bir yere kadar tatmin ediyor.

GÖZ ATIN  Ghost World: Geç Dönem Ergenlik Çatışmaları

Buradaki sorun birazda, tarafların sadece gösterilmek istenen yönlerinin sunulmasından kaynaklı gibi. Bundan en çokta ana karakterlerimizin de içinde bulunduğu ve yazının devamında Doğacı olarak belirteceğim taraf etkileniyor.
Örnek olarak, Rat ve ceylan dostu Mur’un Lith kabilesiyle karşılaşmasını ele alayım. İkilimiz açlıktan yabanileşen bir kabilenin avlanmasına şahitlik ediyorlar. Birkaç gün sonraysa, Doğacı Lith kabilesiyle karşılaşıyorlar ve Mur kabile tarafından saldırıya uğruyor. Neyse ki, kabilenin yaşlı kadın bilgesi Nez dostlarımızın imdadına yetişiyor. Rat ve Mur, Nez’in koruması altında Lith kabilesine misafir oluyorlar. Daha sonrasındaysa, Lithlerin etraflarındaki yabani meyvelerden kıt kanaat da olsa faydalanabildiklerini görüyoruz. Daha da sonrasındaysa, ritüel ve kutlamalar eşliğinde ne olursa olsun hayatlarından memnun olan kabile tablosu çiziliyor. İkilimizin Lithlerden önce karşılaştığı vahşi kabileyle, aç olmalarına rağmen mantıklı davranan Lith kabilesini karşılaştırınca ortaya çıkan tablo şöyle; içgüdülerini dizginleyerek her şeye rağmen doğayla uyumlu yaşayabilen huzurlu topluluk imajı. Buradaki ufak pürüz; açlığa kısa sürelide olsa çözüm bulunabiliyorsa ve avlanmak kabilenin önceliği değilken, Mur’un avlanmaya çalışılması tuhaf geliyor. Aslında alelade bir mantık hatası değil. Sonucu itibariyle bir amacı var. Avcılara engel olmasıyla Yaşlı Kadın Bilge Nez ve temsil ettiği Doğacı otorite, merhamet ve bilgelik özellikleriyle ön plana çıkartılmış oluyor. Mesaj olumlu olsa da, iyi tarafın erdemini göstereyim derken olay örgüsü biraz tutarsızlaşıyor.

Tabii bir de açlıktan vahşileşen insanları gördükten sonra, Nez gibiler olmasa Lith kabilesinin de vahşileşeceği, hatta belki de Gökbaba inancına geçebileceği fikri oluşuyor. Bir yandan vahşilik kader değil seçim derken, öte yandan, örnek timsali topluluğunda yol gösteren özel insanlar olmasa aynı duruma düşebileceği sonucu çıkıyor. Hikâyede tehdit unsuru olan Gökbabacılarda olduğu gibi topluma yol gösteren özel insan otoritesinin işlevselliği öne çıkarılınca, Rat’ınki gibi doğruyu bireysel karar mekanizmasıyla bulmaya çalışmak önemsizleşiyor. İçinde bulunulan toplulukta liderler neyi uygun görüyorsa doğru odur mantığı dolaylı olarak onaylanmış oluyor. Rat’ın da, Nez gibi hayvanlarla konuşabildiği için özel biri olduğunu hatırlatırım. Rat hayvanlarla konuşamasa, belki de doğayla barışık biri olamayacaktı. Derine indikçe bunlar gibi savunulan tarafın yeterliliğini sorgulayacak sorular oluşuyor.

Gökbabacılarla Doğacılar aynı yönetim biçimine sahip. İki tarafta da liderler toplum arasındaki özel kişiler. Her şey liderlerin kontrolü altında. Doğacıların hikâye içerisindeki rolü Tepe’ninde savunmaya çalıştığı hayat görüşünü temsil etmek. Gökbabacıların rolüyse ölümden sonraki hayat fikrinin yarattığı korku ve doymak bilmez kurban arayışını göstermek. Genel özellikleri itibariyle, basmakalıp kötü adam klişelerinin toplandığı tek boyutlu karakterlere sahipler. Ölüm korkusuyla, ölümden sonrasını garantileme isteğinin sonucu gibiler. Bu yüzden, amaçları için zorbalık yaparken bir yandan da zorbalığa katlanmalarına bir yere kadar anlam verilebiliyor. İçinde bulundukları durum az çok anlaşılabilecekken belli bir kalıbın dışında davranmıyor gibiler. Yorulduğu belli olan işçiyi kâfir diye cezalandırmak gibi klişe ötesi kötülük ve zalimliklerine şahitlik edip duruyoruz. Bu bir süre sonra kötülük yapmaya programlı robotları izliyoruz hissiyatı oluşuyor.

Öyküyü başlatan olayların fitilini ateşliyorlar. Tehdit unsuru olmayı sürdürerek öyküdeki gerilimin odağı oluyorlar. Üstüne üstlük, hikâyedeki varlıkları Doğacı görüşleri otomatikman onaylamaya yönlendirecek kadar işlevsel.

Tepe’de savunulan görüşler açısından Gökbabacıların özelikleri onları en ideal karşıt güç yapıyor. Verilmek istenen mesaj açık; bu tür inançlar ve taraftarlarından sadece kötülük gelir. İçgüdülerin kontrol edilemezlerse nasıl çılgınlıklar doğacağının uç örnekleriler. Tam da bu sebepten ötürü klişe kötülük göze batıyor. İyilerimize sorun çıkarmak için varmış gibiler. Vahşilikleri öyle bir derecedeki, kendi kendilerinin sonunu getireceklerini düşünüyorsunuz. Bir topluluk gibi değil de bir çete gibi hareket ediyorlar çünkü. Aslında bu da, onlar aracılığıyla verilmek istenen mesaja ters düşmüyor. Katıksız kötüler olması, Doğacıların otomatikman haklı taraf olarak etiketlendiriyor. Doğacılar gibi çevreyle uyumlu ve huzurlu topluluk karşısında, Gökbabacılar gibi tüketici ve huzursuz bir topluluk var; siz hangisini seçerdiniz? Ben Doğacıları seçerdim. Ortada iyiyle kötü varken, seçim şansınız olduğu söylenemez.

GÖZ ATIN  GIPI’nin "bihikâye" Adlı Çizgi Romanı Raflarda

Ama bazı tarihi gerçekleri akla getirince fikir dünyamda biraz karışıklık yaşanıyor. Yani en azından benim için öyle oldu diyelim. Sebebi şu; Gökbaba inancının merkezi olan Tepe, bugünkü Göbeklitepe. Ya da en azından oradaki tapınak sistemlerinden biri (günümüzde hala toprak altında olan eski tapınaklar var). İnsanoğlunun günümüz medeniyetlerine giden yolda önemli noktalardan biri burası (Tarihi günümüzden 12.000 yıl öncesine dayanıyor). Göbeklitepe, insanlığın göçebe avcı-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçtiği yerlerden biri. Ölümden sonrasına dayanan inanç sistemiyle toplumsallaştığı, sonrasındaysa tarım devrimi yaparak yeni bir çağa girildiği yer.

Göbeklitepe tapınak sistemi, Tepe’deki “mutsuzluk getiren vahşi inanç sistemi” eleştirisini yapmak için simgesel olarak harika bir seçim. Ama Göbeklitepe’nin insanlık tarihi açısından önemi göz önüne alındığında, bu vahşilik sayesinde şu anki medeniyetimize kavuştuğumuz sonucuna da varılıyor. Ben de ister istemez, Tepe’deki Gökbabacıların tapınağıyla, azda olsa fikir sahibi olduğum Göbeklitepe’yi karşılaştırıyorum. Biraz evrimci biraz da faydacı bakış açısıyla, “Pekâlâ, ölüm korkuları vesilesiyle atalarımızın bilinçleri gelişti ve şu anki medeniyetimizin tohumlarını attılar…” türevi fikirler kafamda dönmeye başlıyor. Fikirlerim, öteki dünya inancının insan medeniyetindeki yeri ve önemini değerlendirmeye kadar gidebiliyor.

Anlaşılacağı üzere, Tepe’deki ölümden sonrası inanç sistemi eleştirisi, tarihsel araştırmaların ışığında “medeniyetimizin gelişmesi için önemliydi” kıvamında yumuşatılabiliyor.

Doğacıların fazlasıyla sorunsuz bir toplum olarak çizilmesi de bir diğer soru işareti. Karşıtları olan Gökbabacıların şeytanilikleri bu soruyu daha da büyütüyor.

Tepe’yi tarihi gerçekçilik düzleminde incelemeye çalışırsanız, savunduğu tarafta yerdiği tarafta basitliklerinden ötürü kafada devamlı soru işaretleri yaratacaktır. Verilmek istenen mesajlar doğrudan aktarılsalar da, bu gibi sorunlar sebebiyle hedefin şaştığı oluyor.

Aslına bakarsanız, hikâyesinin tarihi gerçekçilik yakalamak gibi bir derdi de yok. Ana karakterimiz Rat’ın hayvanlarla konuşabilmesi bunun delili. Mesele, insanlık tarihi açısından önemli bir dönemin ve simgesinin konu edinilirken, günümüz dünyasına seslenilmeye çalışılmasında. Anlatılmak istenenle anlatılma biçiminin arasındaki kimyanın bazen tutmamasındaki sebepte bu galiba.

Korkuların esiri olmamanın erdemi, ölümden sonrasını garantilemek için akla zarar işlere kalkışılmasının yarattığı delilik gibi dikkate alınması gereken mesajlar var. Lakin anlatımda tutturulan iyi-kötü karşıtlığının oluşturduğu basitlik sorun yaratıyor. Dikkatler, anlatılmak istenene değil, anlatım biçimine çekiliyor. Haliyle, göz önündeki mesajlar, kaba ve basit söylemlere dönüşüyor.

Tepe’den tarihi dokusunu çıkarıp, tarafları ve karakterleri temsilleriyle değerlendirince öykünün özüne daha yakınlaşıldığını düşünüyorum. O zaman, ölüm olgusu ve ölümsüzlük arzusunu eksenli konular gün yüzüne çıkıyor. Onları günlük yaşamımızdaki örnekleriyle karşılaştırınca, Tepe daha anlamlılaşıyor.

Tepe 12.000 yıl öncesini konu edinse de, söylemlerinin muhatabı biziz. Tepe’de geçen Maya masalı ve şarkılar bize söyleniyor. Oradaki karakterler gibi bizlerde ölümü ve sonrasını düşünüyoruz. Hayatlarımızı inançlarımıza göre düzenliyoruz. Bunları düşününce, Tepe’nin etrafında şekillendiği, ölümü ve hayatı olduğu gibi kabul etmeyle edememenin getirdiklerine odaklanılabiliniyor. Tepe’nin takdire değer yanı, çağlar geçse de bakiliğini yitirmeyecek bu çekişmeyi tekrar hatırlatması oluyor. Malum, ölüm devamlı orada olsa da, görmezden geldiğimiz yegâne gerçek. Ve farkında olmadan, o gerçeğe göre hayatımıza yön veriyoruz –dünyayı şekillendiriyoruz. Geçmiş, şimdi ve geleceğimizin tarihinde, ölüm ve ona olan bakış açımızda yer alıyor ne de olsa.

Son Söz

Tamam, yazının sonlarına doğru fazla sert davranmış gözükebilirim. Ama Tepe’den nefret ettiğim söylenemez. Ölüme bakış üzerinden hayatın şekillendirilmesi konusundan Tepe’yi değerli buluyorum. Avcı Nun’la Tepe’yi karşılaştırınca Fırat Yaşa’nın anlatım biçimi açısından yetkinliği de ortada. Tek sorunu, görüşlerini basit temeller üzerine aktarmaya çalışırken, aynı basitliğin istenmeyen sonuçlar doğurması olmuş.

Tepe’yi okuduktan sonra içimden hep keşkelerle başlayan cümleler geçti. Keşke Maya masalı en baştan anlatılsaydı. Keşke Rat’ın geleceği öngören rüyaları gibi metafiziksel anlar olmasaydı. Keşke Gökbabacılarla Doğacıların ölüme karşı bakış açıları haricinde de tanıyabilseydik. Keşke iyi-kötü zıtlaşması kullanılmasaydı… gibi gibi keşkeler bunlar.

Fırat Yaşa bir dahaki çalışmasında, bir ölümsüzlük arayışı öyküsü (Örnek, Gılgamış) konu edinse hiç fena olmaz diye düşünüyorum.

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Tepe: Avcı Nun’un İzinde Bir Çizgi Yolculuk

Fırat Yaşa’nın çizgileriyle hayat bulan Tepe’yi, çizerin başka bir çalışması olan Avcı Nun’la karşılaştırarak inceledik. Doğayla kurduğumuz bağları irdelerken, anaerkil ve ataerkil toplumlar üzerine çarpıcı tespitler barındıran bu iki eseri keşfederken bizlere katılıp renklerin arasında kaybolmaya davetlisiniz.

 

 

Başa dönün
Daha fazla Çizgi Roman / Manga, İnceleme
Biz, Ölümlüler: Oldu mu Şimdi?

Patrick Ness çok büyük bir yazar, ama bu kitabın onun eseri olduğuna inanmak güç.

Kapat