The Umbrella Academy: Şemsiye Altına Sıkışıp Kalanlar

Netflix'in çizgi romandan uyarlanan yeni dizisi "The Umbrella Academy" için okuyabileceğiniz en görkemli analize hazır mısınız? Hem spoiler'lı hem de spoiler'sız feci detaylı bir incelemeyle karşınızdayız!

— SPOILER BAŞLANGICI —

Hikâyemiz, ‘kıyamete 8 gün kala’ olan süreci ele alıyor. İlk bölümde Five’ın dönüşüyle birlikte kıyametin 8 gün sonra gerçekleşeceğini öğreniyoruz. Diziyi değerlendirirken ve karakterleri analiz ederken bu gerçeği unutmamamız gerekiyor, yoksa boş yere kusur bulmuş oluruz.

Dizi “ilk birkaç bölümden sonra çok sıradanlaşıyor, sıkıcı oluyor, neden ara karakterlere de bu kadar yer verilmiş ki” gibi eleştiriler alıyor ve bu konuda da söylenebilecek iki şey var: Birincisi az önce de bahsettiğim gibi, 8 günü ele alan bir sezon var önümüzde. Bu gerçeği düşününce aslında 8 günün 8’inin de oldukça aksiyon dolu, yoğun geçtiğini görebiliriz. Yani kilit nokta, dizide bize sunulan bilgileri aklımızda tutup bu gerçekliğe göre değerlendirmemizi yapabilmek. Eğer bu ‘8 günlük süreç’ kısmını atlıyorsanız diziyi sıkıcı bulmanız normal, kaçırdığınız şeyler var çünkü. İkinci nokta ise, yan karakterlerin de uzun sahnelere sahip olması, esasında dizinin geneline yayılmış olan ‘iletişim ve empati yoksunluğu’ temasına katkıda bulunan bir parametre. Hazel ve Cha-Cha her ne kadar süper bir ikili gibi gözükse de, aslında işleri dışında hiçbir ortak noktaları olmayan, hayat amaçları ve tutkuları farklı olan insanlar. Onların başta çok da farklı yöne sapmayacağını, her daim birilerinin peşinde olacağını düşünseniz de zamanla karakter farklılıklarının onları birbirlerinden ciddi derecede nefret etmeye sürüklediğini görebilirsiniz. Dolayısıyla Hazel’ın Agnes’le flörtlerini, Cha-Cha’nın bitmek bilmeyen kinini ve katliam arzusunu boş şeyler olarak nitelendirmemek için o karakterlere de kulak vermeniz gerekiyor. Biri tek yönlü, tipik kötü insan tiplemesine sahipken, diğeri çok yönlü, yaptığı şeylerden pişmanlık duyabilen ve bir şeyleri değiştirmek için adımlar atabilen biri. Ve en önemlisi onca zaman konuşuyor olmalarına rağmen aralarında hiç gerçek bir iletişimin olmaması. İletişim kurmayan diyalogları yollarının ayrılmasına sebep oluyor eninde sonunda.

Hazel ve Cha-Cha ikilisi tiyatro geekleri için tam bir absürt tiyatro örneğidir. Spoiler’sız kısımda bahsettiğim gönderme de işte tam bunun üzerineydi. Bu ikili, Harold Pinter’ın Git-Gel Dolap adlı absürt oyunundan direkt olarak alıntıdır. Oyunda birisi daha insani tepkiler veren, daha saf olan, diğeri daha sert ve emirleri uygulayıcı olan Gus ve Ben adlı iki kiralık katil, saklandıkları yerde kendilerine sıradaki görevin verilmesini beklerler ve yukarıdan git-gel dolap aracılığıyla kendilerine saçma istekler gelmeye başlar. Katillerden sert olan Ben emirleri uygulamaya çalışırken, saf olan Gus ise her birini teker teker sorgulamaya başlar. Neticesinde de Gus odadan kısa bir süreliğine ayrıldığında, sıradaki hedefin Gus olduğunu belirten bir emir Ben’e ulaşır.

Yine tiyatro geeklerinin bileceği üzere absürt tiyatro eyleyememe, harekete geçememe, iletişim kuramama gibi durumları içerisinde barındırır. Durumları Git-Gel Dolap’tan aynen alınmış olan Hazel ve Cha-Cha’nın yaşadıkları da işte aynen bu çerçevede gelişiyor. Birisi hiç sorgulamadığı otoriteden gelen saçma emirleri bile yerine getirmeye hazırken, diğeri şikâyet etmeye başlıyor. Dizi boyunca çok fazla konuşmalarına rağmen aslında asla gerçek bir iletişim kurmuyorlar. İş dışında bir hayatları ya da diyalogları olmadığından, kendilerine verilmekte olanlarla birlikte oradan oraya savrulup durmaktan başka bir şey yapmadıkları bir düzen içerisindeler. İşte Cha-Cha bu yüzden Hazel’ı dışarıda ilk kez iş dışında kişisel bir şey yaparken, bir kadınla konuşurken görünce deliriyor. Başka bir hayatı olmasına katlanamıyor, çünkü kendisinin yok. Kuracak, o sorumluluğu alacak cesareti de yok. Kendisine başkaları tarafından verilmiş olan bu hayat dışında bir hayat düşleyemiyor bile. Düşleyebilen ve kurulu yaşamından anında vazgeçebilen bir kadının ‘kuşlar’ gibi özgür bir düşüncesinin ardına kapılan Hazel’a uyuz oluyor bu yüzden. Kendisini terk edilmiş hissediyor ve dağıtıyor.

Haydi şimdi gelin tüm bunların ışığında, ana karakterlerimiz olan Hargreeves kardeşlere ve onlar üzerinden olaylara da daha detaylı bir bakış atalım:

1 Numara – Luther:

Her zaman babasının sözünü dinleyen, 1 Numara olmanın verdiği sorumluluk ve liderlik hislerinin altında kalmış ve oradan çıkamamış biri Luther. Bu sebepten ötürü, cüssesine baktığınızda devasa, ‘süper güçlü’ olarak gördüğünüz adamın aslında duygusal ve sosyal gelişimini tamamlayamamış, neredeyse çocuk statüsünde biri olduğunu fark ediyorsunuz. Babasının kendisine çizmiş olduğu sınırları aşmayı hiç düşünmemiş olması, ona verilen görevlerin ötesinde tecrübeler, bir hayat tutkusu edinmemesi gerçekten de grubun zayıf halkası haline getiriyor bu koca adamı. Öyle ki, babasına duyduğu güven ve sorumluluk hissinin etkisiyle ekipteki evden ayrılmamış tek kişi olmasının yanında, hayatını gerçek anlamda riske atıp, tek başına bir operasyona gidiyor ve şu anki görünümünü edinmesine neden olan bir kimyasalla ancak kurtulabiliyor. Zaten yalnız olan Luther hepten içine kapanıyor ve babasının araştırma amaçlı yolladığını zannettiği yere, Ay’a gidiyor. Orada tek başına geçirdiği 4 yılın ardındansa, babasının ölümünden sadece birkaç gün sonra, aslında Ay’da bulunmasının bir amacı olmadığını, babasının bir bakıma onu tehcir ettiğini öğreniyor. İşte, kırılma noktası da burası oluyor karakterimizin. Küçüklüğünden beri güvendiği, sözünü dinlediği, doğruculuktan yana olup en doğruyu da babasının söyledikleri olarak gören Luther, aslında tüm bunların saçmalıktan ve hayatını karartmaktan başka bir şey olmadığını görüyor ve tam anlamıyla “dağıtıyor”. Zira o ana kadar sadece babasının izin verdiklerini deneyimlemiş ve kendine bir yaşam kurmamış. Nasıl yapılacağı hakkında bir fikri yok. Öne kendi arzularını koymanın, kendi hayatının sorumluluğunu almanın nasıl bir şey olduğunu hiçbir şekilde bilmiyor. Fiziksel açıdan çok güçlü olmasının veya babasını otorite olarak görmenin, onun sözü dışına çıkmamasının aslında hiçbir şeye yaramadığını anlıyor. Buradan da farkındalık noktasına ulaşmış oluyor geç de olsa. Ancak hala dünyayı kıyametten kurtarmak için gereken en önemli yeteneklerden birine sahip değil: İletişim becerisi.

2 Numara – Diego:

Grubun en öfkelisi, en başına buyruk olanı ve en ‘anneci’si. Luther ile güç yarışına giren, geçmişteki travmalarının acısını Vanya ve Allison’a bulduğu her fırsatta sataşarak çıkartmaya çalışan bu ‘çocuk’, söz konusu annesi olunca tamamen farklı bir karaktere bürünüyor. Dünyanın en sakini, en düşüncelisi oluveriyor adeta, sonuçta “en büyük zaafı annesi” diyebileceğimiz denli bir bağı var anne kabul ettiği robotla. Babasından göremediği sevgiyi, anneleri olarak davranmaya programlanmış robotun ilgisi üzerinden almaya çalıştığı için, gerçek bir anne oluvermiş Grace onun için. Kardeşleri babasının ölümü konusunda ondan şüphelendiğinde Diego aşırı korumacı ve hırçın bir yapıya bürünüyor. Onu koruyup kollamış bir figür olan ‘anne’sini, kendisi de aynı şekilde koruyarak ve her daim destek olarak el üstünde tutuyor. Annesine uzak durduğu, sert davrandığı tek sahneninse küçükken dövmelerinin yapıldığı gün olduğunu görüyoruz. Bir bakıma travmaların büyüklüğünü de gözler önüne seriyor bu durum, annesini bile dışlayacak denli öfkeli, yaralı hissetmesi. Bu olay başta olmak üzere tüm öfkeli tepkiselliğinin sevgi eksikliğinden gelen zayıflığını kapama çabası olduğunu anladığımız kısım burası. Zira hayatı boyunca güçlü, yenilmez olması, öyle durması gerektiği dayatılmış ona. İletişim kurmak, acısını belli etmek, duygusal bir konuşma yapmak da ona göre bir zayıflık göstergesi oluyor haliyle. Bu yüzden kimsesi olmadığı için sorununu içinde tutmak ya da kendi çözmek yerine dünyayla paylaşmayı seçmiş, ailenin bütün zayıflıklarını herkese yazdığı kitapla açmış olan dışlanmış Vanya’ya herkesten çok Diego öfkeli.

GÖZ ATIN  Netflix'ten Zombi Komedisi Geliyor: "Daybreak"

Bunların dışında Diego’nun bir başka üzerinde durulması gereken özelliği, korkunç derecede başına buyruk olması olarak ifade edebiliriz kolayca. Luther’ın aksine tamamen kendi seçimlerini yapmaya odaklanmış bir karakter Diego. Ancak iletişim kurmayı bilmediğinden sadece bu kadar olabilmiş. Bir ilişkisi olduğunu sandığı dedektif Patch ile arasında bile yüzeysel bir tensel ilgiden ötesi yok aslında. Her ne kadar Five da başına buyruk bir karakter olsa da Five’ın başına buyruk oluşu bilgi birikiminin yüksek olmasından ileri gelen bir şeyken, Diego’nunki tamamen anlık, hislerle hareket etmeye ve bir bakıma ‘cahil cesareti’ne dayanıyor.

Luther ile olan tartışmaları hep güç üzerinden, kendini kanıtlama odaklı olduğu gibi, tüm bu gergin ortamda akıllıca düşünmekle zerre alakası olmayan hareketlerde bulunabiliyor: kendi kardeşine bıçak fırlatmak gibi. İlerleyen günlerde ise Diego çevik ve strateji belirleme kabiliyeti yüksek biri olmanın bile belli bir sınırları olması gerektiğini, her hareketi yapmadan önce düşünülmesi gerektiğini ve gerçek bir bağ kurmanın nasıl bir şey olduğunu üzücü şekilde öğreniyor: bu dünyada annesi dışında en değer verdiği kişi olan eski sevgilisi Patch’i kaybederek.

3 Numara – Allison:

Allison babasından sevgi ve şefkat göremiyor olmasından dolayı oluşan duygusal tatminsizliğini, onun dışındaki herkesin sevgisini ve ilgisini edinerek giderebileceğini düşünmüş olan tek kardeş. The Umbrella Academy sayesinde var olan ününü süper gücünü insanlar üzerinde haksızca kullanarak devam ettirmiş, bu kez de hayatına tüm ilginin kendi üzerinde olacağı bir aktris olarak devam etme yolunu tercih etmiş. Ancak tüm bunları ve hayatındaki diğer pek çok şeyi yaparken de gücünden yardım almış olması günün birinde ona pahalıya patlıyor: Gücünü kızının üzerinde de kullanıyor. Her istediğini sadece söyleyerek kolayca elde etmeye alışmış birisi olarak, kendi kızıyla bile nasıl iletişim kurabileceğini bilmiyor. Bu olay da beraberinde kızının velayetinin babasına verilmesine sebep oluyor. Kendi arızası yüzünden kızıyla ayrı düşmesinin neticesinde Allison güçlerini kullanmaktan soğumuş oluyor. Oysa, dünyadaki her şeyden ve herkesten çok sevdiği insan olan kızıyla bile iletişim kurma konusunda yeterince başarılı olamaması, en ufak bir sorununu bile gücüyle çözmeyi tercih etmiş olması, şu açıdan düşünüldüğünde anlaşılabilir bir şey: Babası gibi sert ve ilgisiz bir ebeveyne dönüşmemiş olsa da gerçek bir anne yerine, “anne gibi” davranmaya “programlanmış” bir robotun mekanik ve yuvarlak tepkileriyle yetişmiş Allison. Robotun otomatik cevaplarını asla Diego gibi gerçek bir sıcaklıkla karşılayamamış. Bu sebepten ötürü de karşılaştığı bir zorluğu yine en kolay yoldan, her zaman yaptığı şekilde temelden çözerek halletmeyi tercih etmiş. Ancak ilk defa bu ona bu kadar pahalıya patlayınca, bir de üstüne yıllarca işi konusunda da edindiği başarıları sadece gücü sayesinde edindiğini fark edince, karakterimiz ikinci bir kırılma noktasına ulaşıyor. Kendisinin ve sahip olduğu hayatın aslında kendine ait olmadığının farkındalığını yaşıyor.

Allison’ın bunların ötesinde, üzerinde durulması gereken bir özelliği olduğu kanısındayım: Birleştiriciliği. Dizinin ilk bölümünden beri, kitabında hepsinin hayatını ifşa etmiş olan Vanya’ya bile sıcak davranabiliyor, elbette biraz geçmiş hatalarını telafi etme aceleciliğiyle. Tüm kardeşler arasında yaşanan çatışmaları tek tek düşündüğümüzde, Allison’ın daha yapıcı, daha birleştirici ve kardeşlerine göre daha fazla karşısındakini dinleyen bir yapıya büründüğünü görebiliyoruz. Özellikle de ses telleriyle birlikte gücünü de kaybederek herkes gibi zor yoldan iletişim kurmak zorunda kaldıktan sonra. Çünkü içinde halen kardeşlerine sarılmış, onların sevgisiyle yaşayan ve onları seven bir kız çocuğu var. Nitekim, Vanya’nın onu neredeyse öldürmesine rağmen, diğerlerinin yapamadığı empatiyi sonunda onunla kurabiliyor ve onun hapsedilmesine tepki gösteriyor. Çünkü birleştiricilikten, karşısındakini anlamaktan ve tüm bu iletişimin her şeyi düzeltebileceğinden emin, umut dolu. Diğerleri bunu hiç anlamıyor, orası ayrı. Ne Luther, ne de diğerleri Vanya ile iletişim kurmayı denemeleri gerektiğini akıl edemiyorlar. Allison Vanya’ya ulaşma planı kurdukça, konuşamadığı için yazarak bunu diğerlerine anlatmaya çalıştıkça, diğerleri bunu ısrarla yanlış anlayarak Allison’ın aslında Vanya’nın dikkatini dağıtmak istediğini, planın da kendilerinin o sırada Vanya’ya arkadan saldırmaları olduğunu zannediyorlar.

4 Numara – Klaus

Klaus ölülerle iletişim kurabilme gücü yüzünden küçüklüğünde ekstradan zorluk yaşamak durumunda kalmış biri. Çünkü düşününce gerçekten de bir çocuk için ne kadar tatsız bir deneyim, öyle değil mi? Daha ilkokul çağı civarındayken, sırf ‘gücünü kontrol altına alabilsin’ diye babası tarafından mozole gibi bir mezar yapısına kitlenmiş ve orada uzun süreler geçirmeye zorlanmış. O yaştaki bir çocuk için karanlıkta yalnız kalmak bile başlı başına bir sıkıntıyken, bir de ölülerin seslerini duyabilen, yüzlerini görebilen bir çocuk olduğunuzu düşünün. İşte Klaus’un travması tam da bu kadar ağır. Her ne kadar grubun en yaşam dolu, en sorumsuz, en eğlenen insanı gibi görülse de, bu travmaları sebebiyle uyuşturucu kullanması yüzünden böyle bir imaj çizebiliyor. Aksi takdirde, ne zaman ayık kalsa o travmatik anlarını yeniden yaşıyor, sesler duyuyor ve bundan kaçmanın tek yolunun da her zaman kafası kıyak gezmek olduğunu düşünüyor. Kardeşleri babasıyla iletişim kurmasını istediğinde bile çok çabalamıyor çünkü gücü dünyada en çok korktuğu şey. Başka pek bir korkusu olmadığını da birer ölüm makinesi olan Hazel ve Cha-Cha’nın eline düştüğündeki umursamaz ve deli cesaretine sahip hallerinden çıkartabiliriz. Yaşayanların arasında dostu yok, ölülerden ise bıkmış. Tüm bunlar olduktan sonraysa bazı tesadüfi durumlar neticesinde zamanda geriye gidiyor ve belki de birbirine tutunmanın hayatta her şeyden daha kritik olduğu tek ortama düşüyor: Savaş. Vietnam Savaşı. İşte burada ilk kez bir bağ kurabildiği, hayatının aşkı diyebileceğimiz Dave ile tanışıyor. Bir yılın sonunda Dave’i savaş esnasında kaybetmesi ve tekrar günümüze dönmesi ise Klaus’un kırılma noktası oluyor. Çünkü artık ayık kalması için bir nedeni daha var: Dave’i yeniden görebilmek. Bu vasıtayla da pek çok yeni şey keşfediyor; babası Reginald Hargreeves ile konuşup aslında ölümünü kendisinin planladığını, hepsini bir araya getirmek için ölmesini tek yol olarak gördüğünü ve kardeşi Ben’in güçlerini bir paratoner gibi aktarabildiğini öğreniyor. Bugüne dek hep kaçındığı güçlerinin limitlerini de hem ayık kalması hem de Ben’in vasıtasıyla öğrenmiş oluyor yani. Bu yüzden karakterimizin bir sonraki sezondaki akıbeti ne olacak şahsen büyük bir merakla bekliyorum. En tasasız görünen ama aslında en kederli kardeş olan Klaus’un aslında bu maskesinin ardında kendinden ve geçmişinden kaçmış olması ama sonradan aydınlanması, ilerleyen süreçte biraz daha ciddi ve gücünün farkında bir karakterle karşılamamıza vesile olabilir. Bakalım bizi neler bekliyor?

5 Numara – Five

Five bu dizideki en farklı karakter statüsüne girebilecek nitelikte bir karakter. Aslında her karakter nevi şahsına münhasır olmakla birlikte yine bir şekilde tahmin edilebilir hareketler sergileyebiliyorlar. Kameralar Five’a çevrildiğindeyse “peki ya şimdi ne olacak, ne yapacak?” diye düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Tam olarak 16 yıl 4 ay 14 gündür kayıp olan Five, Luther’ın deyimiyle ‘zamansal bir anomali’ vasıtasıyla yeniden eve dönüyor. Dönüyor dönmesine ama, yaklaşık 17 yıl önceki Five’dan fiziksel anlamda hiçbir farkı olmayan bir şekilde dönüyor. Sonrasında gelecekten geldiğini, zamanlar arası seyahat ederken bir noktada sıkışıp kaldığını ve 45 yıl boyunca orada kaldığını öğreniyoruz. Evet, tamı tamına 45 yıl! Five’ın bizzat kendi söylediği şekilde, fiziksel açıdan 13 yaşında, zihinsel anlamda 58 yaşında biri var aslında karşımızda. Kardeşlerinin 29-30 yaşında olmaları ve o görünüme sahip olmaları durumu mevcutken Five’ın zaman yolculuğu ve bunla bağlantılı sebeplerden ötürü bu halde olması bile renkli bir karakter olacağını vadediyor bizlere karşımıza ilk çıkışından beri.

GÖZ ATIN  Del Toro ve Netflix Pinokyo Animasyon Filmi İçin Buluşuyor

Geçen bu 45 yıl süresince dünyadaki tek hayatta kalan insan olduğu için de kendisini geliştirme fırsatı buluyor oldukça büyük oranda. Zaten zeki bir velet olan Five, 45 yıl süresince kalıntılarda bulduğu kitapları okuyarak da kendi çapında bir şeyler deneyerek de devasa bir bilgi küpü haline geliyor. Ne var ki, bunca sene etrafında insan olmamasının da etkisiyle, ters giden şeyler de oluyor. Döndüğünden beri kardeşleriyle konuşurken ara ara ‘Delores’ isminde birinden bahsettiğini fark ediyoruz. Ama o da nesi, Delores aslında bir vitrin mankeni çıkıyor! Bu kadar zeki bir çocuğun/adamın da bu vaziyetteyken kafayı biraz bile sıyırmamış olması da garip olurdu zaten diye düşünebiliriz rahatlıkla. Öte yandan, Five’ın Delores’i günümüzde de bulmaya çalışması, onun için hayatını tehlikeye atması zamanla durumun garipliğini azaltıp, naifliğini ortaya çıkarıyor. Çocuk görünümlü bu kocaman adamın aslında hem yalnızlığını hem de sevme, sevilme ihtiyacını zihninde canlandırdığı kadın figürünü bir vitrin mankenine yükleyip bu şekilde yıllarını geçirmiş olması ve asla bu gerçekliğinden de vazgeçmemiş olması insanı mutlaka etkileyecek cinsten bir durum.

Öte yandan cansız bir varlığı gerçek bir insan yerine koymalarının beklenmesi The Umbrella Academy için yeni bir şey değil. Five buna zaten anne robot Grace’den alışık. Ancak Diego onun otomatik tepkileriyle teselli bulmaya kendini zorlayabilmiş, Allison ise onun tepkilerini asla sıcak bulmamışken, Five’ın kendisine cevap bile veremeyen bir plastik parçasına bu denli bağlanması işleri iletişim ekseninde biraz derinleştiriyor. Five söylediklerine kendi kendisinin verdiği cevapların mankenden geldiğini varsayıyor. Bu da bizi şu düşünceye götürüyor: İnsan ikili ilişkiye muhtaçtır ama mükemmel ilişki yoktur, olamaz, çünkü iletişim çok zordur. (Hatta kimi absürt oyun yazarları iletişim imkansızdır da derler. Kimisi içinse çok zordur.) Ancak kendinle yaşanan bir ilişki ve iletişim mükemmel olabilir. Çünkü karşından hiç senin söylediğine aykırı bir ses çıkmıyorsa aslında kendi kendine konuşuyorsundur.

Five’ın olayı bununla da sınırlı kalmıyor elbette. Babasının sözünü dinlemeyip zamanda seyahat olayını çantada keklik zanneden ve sonrasında geleceğe, yani kıyamet zamanına saplanıp kalan ve orada bunca yılını geçirmiş olan Five, Zaman Komisyonu isimli kuruluşun da ilgi alanına girmiş bulunuyor. Denetimci isimli bir kadının günün birinde Five’a ulaşıp onunla anlaşma yapması ve sonrasında Five’ın bu komisyon için çalışan suikastçılardan olması gibi bir sürecin de yaşanmış olduğunu öğreniyoruz vesileyle. Zaman Komisyonu’nun amaçlarından bazıları zamana müdahalede bulunan insanları durdurmak ve hayatın işleyiş düzenini korumak gibi şeyler. Lakin, Five’ın da zamanla anladığı üzere, Komisyonun diğer eylemleri de önlerine çıkan herkesi ayrım yapmaksızın imha etmek ve kıyamet gibi bir olayın önlenmesini engellemek gibi akıl dışı şeyler üzerine. Esasen bunun bile günlük hayatımızdaki pek çok kuruluşa ve eylemlerine dair bir eleştiri olduğuna dikkat çekmek isterim. Bundan dolayı da Five, zamanda geri dönüp kıyametin yaşanmasını engelleyebilmek için fırsat kolluyor ve sonunda dönüş yapabildiğinde de kendisini babasının cenazesinin olduğu günde buluyor.  Hazel ve Cha-Cha’nın yolları da Hargreeves kardeşlerle bu şekilde kesişiyor: Komisyonun Five’ın peşine düşmeleri için onları görevlendirmesiyle. Buradan itibaren de Five’ın hem 58 yaşındaki bir adam gibi, hem de 13 yaşında bir çocuk gibi, kısacası arada sıkışıp kalmış biri gibi davrandığını görüyoruz. Ya çok planlı, mantıksal parametreler belirleyip hareket ediyor, ya da tıpkı bir çocuğun yapacağı gibi sonunu tam öngöremeden bir adım atıvermiş oluyor. Yine de kardeşler arasında kıyaslama yaptığımızda en mantık bazlı hareket edenin, en baskın karakterde olanın da o olduğunu görebiliyoruz. Bunun bir başka sebebi olarak da bilgi birikiminin fazla olmasından kaynaklı geliştirmiş olduğu kibri gösterebiliriz. Hiç cıvıtılmadan büyük bir ciddiyetle aktarılmış bu sahneler, 13 yaşında bir çocuğun üzerinde izlemesi çok eğlenceli bir görselliğe dönüşüyor. Son olarak şunu eklemeden olmaz: İyi ki varsın Five, sen harika bir detaysın!

6 Numara – Ben

Ben kardeşler arasında en az tanıdığımız ve akıbetini de tam bilmediğimiz bir karakter. Çok küçük bir yaşta öldüğünü ve ahtapot kollarına benzer kollar çıkarabilerek düşmanları alt edebilme gücü olduğunu biliyoruz. Nasıl öldüğü konusunda veya tam anlamıyla nasıl bir geçmişe, karaktere sahip olduğuna dair henüz bir bilgiye sahip değiliz, ancak Klaus’un yetenekleri sağ olsun, Ben’i de arada görme şansına erişiyoruz neyse ki. Bu ikiliyi izlemenin aşırı keyifli olmasının yanında hem Ben’in karakterine dair ucundan da olsa bilgi edinebilirken, Klaus’un da limitlerinin nerelere ulaşabildiğini görüyoruz sayesinde. Nitekim burada da tekrar edecek olursak, Klaus’un kafası tam ayıklığa ulaştığında, Ben’in güçlerini de aktarabildiğini öğreniyoruz. Bu iki karakter için de önemli bir durum. Dizinin sonunda ise, kardeşleriyle beraber zaman yolculuğu yaparken Ben’in de küçüklüğünü gördüğümüzde hepimizin kafasında aynı soru oluştuğuna eminim: “Ben’i canlı görebilecek ve daha çok tanıyabilecek miyiz acaba?”

7 Numara –  Vanya:

Ekibin en sıradan, süper sıradan olarak görülmüş üyesi. Hatta ve hatta kendisinin ekipte yeri dahi yok. Çünkü, ancak süper gücünüzle var olabilirsiniz The Umbrella Academy’de. Gücünüz yoksa hiçbir şeyde tam anlamıyla var olamazsınız. Bu sebeplerden ötürü, ‘sıradanlığı’ bahane edilerek bir kenara itilmiş olması hem ailesinden uzakta yaşamasına hem de kendisini müziğin büyülü dünyasına adamasına vesile olmuş. Bir de küçüklüğünden beri kullandığı ilaçlarına tutunmasına. Ancak sıradanlığına olan müthiş inandırılmışlığı yüzünden, bu konuda yeteneği olduğuna da hiç inancı yok, hatta bu düşünceyle sürekli kendi kendisine engel olma çabasında. Kendisini geliştirmekten, bu durumu değiştirmeye çalışmaktan ziyade köşesine sinmiş vaziyette yaşıyor. Tüm bunlar olurken, geçmişindeki dışlanmışlığı, aynı evde yaşadığı kardeşlerinden uzak oluşu gibi şeyleri tek tek anlatan bir kitap yazması kardeşleri tarafından olumlu karşılanmıyor. Buradaki asıl olay, Vanya’nın olaylara sadece kendi açısından bakmış olması. Çünkü aklında sadece kendi travmaları varmış, onun dışındaki tüm kardeşleri bir ekip oldukları için gayet mutlularmış gibi birtakım düşünceleri var. Kardeşlerinin yalnız ve sıradan olmamalarından ötürü hayatlarının zor olmadığını düşünmüş, belki de dünyanın en yanlış düşüncelerinden biri. En çok Diego ile zıtlaştığını görüyoruz, zira Diego her daim güçlü olması gerektiğini ve herkesin problemlerini kendi yollarıyla çözmesi gerektiğini düşünüyor, Vanya ise tüm zayıflığını belli etmesinin yanında başkalarının da travma dolu günlerini düşüncesizce herkesin gözleri önüne sermiş oluyor, sırf kendi mağduriyetinden dert yanabilmek için. Vanya kadar yalnız bırakılmış biri için aslında gayet anlaşılır bir durum. Neden içine atmak zorunda olsun ki? Öfkelenmesi çok normal. Bu noktada kendisine ‘ilgiyle’ yaklaşan Leonard’ın samimiyetine de birkaç günde inanıveriyor. Bu esnada da çıldırmamanız imkânsız hale geliyor, zira Vanya kardeşlerini dünyanın en zalimlerindenmiş gibi görürken, daha iki üç gün önce -gerçekten de öyle oluyor- tanıştığı adama güvenip onlara daha çok cephe alıyor. Sonradan öğreniyoruz ki, Leonard aslında Harold Jenkins adında, doğumu esnasında annesinin ölmesinden dolayı babasının şiddetine seneler boyu maruz kalmış ve en sonunda da babasını öldürmüş birisi. Bunlara ilaveten, küçüklüğünde The Umbrella Academy’ye tutunmuş, aralarına katılmak istemiş olan, ancak Reginald Hargreeves tarafından insanların önünde aşağılanınca hepsine cephe alıp kendisi gibi dışlanmış Vanya’yı saplantı haline getirmiş bir adam. Bu saplantı, Vanya’nın orkestradaki Baş Kemancı olabilmesi için o konumda hali hazırda bulunan kadını öldürmeyi de içeren, korkunç boyutta bir saplantı. Nitekim, Vanya’nın gelişmemiş sosyal becerileri, Harold’ın gerçek yüzünü anlayamamasına ve ona kısa sürede güvenip manipülasyonlarına alet olmasıyla sonuçlanıyor. Sonrasında, Harold’ın Vanya’nın gücünü keşfetmesine yardım etmesiyle birlikte olaylar sarpa sarıyor. Geçmişte kendisinin ‘sıradan’ olduğuna inandırılması hususunda Allison’ın da parmağı olduğu öğrenince, Vanya gücünün kendisini manipüle etmesi sonucu Allison’ı neredeyse öldürecek derecede fiziksel bir zarar veriyor. Bu olaylar karşısında Harold’ın takındığı tavırlar ve babasının günlüğünü de Harold’ın evinde keşfetmesi Vanya’yı iyice uçuruma sürüklüyor. Tüm gerçeklerle yüzleşirken, bir yandan da ailesinin değerini anlıyor ve çıkan tartışmada Harold’ı gözünü kırpmadan öldürüyor. Bu da işin başka bir trajik yönü, Harold aslında bizzat kendi sonunu hazırlamış oluyor

The Umbrella Academy

Tüm olanlar sonrasında Allison’ı öldürdüğünü sandığı için, kendisini biraz olsun ifade edebilmek amacıyla eve dönmesi, kardeşlerinin onu küçükken hapsedildiği odaya kapatmasıyla son buluyor. Aslında yıllar boyu susmuş ve kendisini izole etmiş bu kızın böyle bir adım atması gerçekten de büyük bir gelişme karakteri açısından. Fakat bu gelişme, tıpkı içindeki küçük kız çocuğunun yıllarca yaşadığı gibi, ağlayıp bağırmasına rağmen kimsenin ona merhamet göstermiyor ve halen dinleme zahmetine girmiyor olmasıyla baltalanıyor. Yani yine kocaman bir iletişim sıkıntısı söz konusu. Elbette kardeşlerinin bu denli tepkili olmasının sebebi Allison’ı ölmekten son anda kurtarmış olmalarının yarattığı şok ve devamında gelen kızgınlık hisleri. Vanya’nın tekrardan aynı travmaları yaşamasını istemeyen ve ona sevgi dolu yaklaşan tek kişi ise Allison oluyor önceden de üzerinden geçtiğimiz gibi.

GÖZ ATIN  Netflix, Stephen King ve Joe Hill’in Bir Öyküsünü Uyarlıyor

Gelelim çoooook meşhur ‘kıyamet’e. Kıyamet dediğimiz olayın tetikleyicisi bu son olaylar oluyor tam anlamıyla. Aslında kıyametin sorumlusu olarak görülen Harold’ın koskoca bir çöldeki kum tanesi kadar etkisi olduğunu anlıyoruz. Yılların biriken dışlanmışlığı, yalnızlığı ve bastırılmışlığı komple bir bomba yaratmışken, bir de o bombanın nükleer olduğunu düşünün. İşte Harold bu bombayı, yani Vanya’yı tetikleyen birkaç etmenden biri olmuş oluyor sadece.

Son nokta, son tetikleyici etmen de kardeşlerinin onu yeniden kapatması ve dinlemeyecek olması oluyor ve Vanya gücünün karanlık yönlerinin kendisine işlemesine izin veriyor. Tamamen mantıktan uzak, intikam hırsıyla, nefretle hareket eden bir nükleer bombaya dönüşüyor ve değdiği her yeri yok eder hale geliyor. Özellikle dizinin en can alıcı sahnelerinden birinin Pogo’yu öldürmesi olduğunda hemfikirizdir herhalde. Bu noktada beni en çok üzen şey, ilk bölümde eve geldiğinde sıcaklık göstermekten çekinmediği ve görür görmez sarıldığı tek kişi Pogo iken bu kez onun gazabından nasibini en çok alan kişilerden ilkinin de yine Pogo olması. Bu iki sahneyi de gözünüzde canlandırır veya ilk bölümü tekrar izlerseniz, Vanya’nın geçirdiği keskin değişimin boyutunu tüm çıplaklığıyla görmüş olursunuz. Başta bu kadar karanlığa kaymasının, kötü olmasının fazla klişe olduğunu düşünmüştüm. Oysa Vanya’yı bu spoiler’lı kısmın en başında dediğim şeyi bizzat kendim unutarak değerlendirdiğimi fark ettim: Tüm olayların sadece 8 gün içerisinde vuku bulduğunu.

Vanya için gelin hep birlikte bakalım bu günlerde neler olduğuna:

Babasını kaybetti, kardeşleri tarafından tekrar dışlandı, keman kursu ayağına kendisine yanaşan biriyle yakınlaştı, kardeşleriyle biraz daha çatıştı, yakınlaştığı kişiye kendini kaptırdı, orkestrada Baş Kemancı oldu, ailesine tamamen cephe aldı, birkaç gün sonunda bir ilişki içine girmiş oldu, neredeyse tüm hayatı boyunca varlığından haberdar olmadığı güçlerini keşfetti, kardeşini az daha öldürüyordu, birlikte olduğu kişinin gerçek kimliğini ve kendisine saplantılı olduğunu öğrendi, onu öldürdü, kardeşleriyle iletişim kurmak istedi, yine ‘kişisel hapsi’ni boyladı. Poff… Sırf yazmak bile uzun sürmüşken tüm bunları aynı kişinin yaşadığını ve hepsinin 8 gün içerisinde olduğunu hatırlayalım şimdi yeniden. Ne oldu? Demek ki bu karakterin bu kadar sivri bir dönüşüne şahit olmamız hiç de anormal değilmiş, öyle değil mi? Bunca sene dışlan, sonra daha da dışlan, sonra hiç de ‘sıradan’ olmadığını, aksine korkunç güçlü olduğunu öğren ve hep bir yalanla yaşamak zorunda bırakıldığını anla… E bu kız ani hareketlerle, tamamen gücünün de etkisiyle etrafı yakıp yıkıyorsa bu şaşılacak bir şey değil ki.  Bu nefret, bu kızgınlık nasıl hemen geçsin?

İşte bu noktada, Allison’ın da katkılarıyla herkes şunu fark ediyor: Vanya ile iletişim kurmadıkları, onu anlamaya çalışmadıkları müddetçe kıyamet yine vuku bulacak. İsterseniz bu noktada kıyameti, dünyanın yıkılmasını sembolik olarak da alabilirsiniz. Çünkü bu iki üç günde olan şeylerin sonucu değil, özünde yıllarca onu yok saymalarıyla büyüyen bir dağ. En sonunda, bunların önüne geçmek, hatalarını telafi etmek amacıyla, hikâyemiz süresince edindikleri farkındalıklarla hareket edeceklerinin de bilincinde olarak ikinci bir şansa doğru yol alıyor Hargreeves Kardeşler.

Olaylar neticesinde tüm karakterler kırılıp paramparça oldular. İhtiyaçları olan şey de bu ikinci bir şans. İşe yarayan tek süper güç Five’ın zamanda geriye gidebilme gücü, ki gerçek hayatta elimize geçmeyen o ikinci şans olarak beliriyor avucumuzda. Yaşanmayan Gün isimli 6. bölümü aslında tüm serinin küçük bir motifi olarak değerlendirebiliriz bu nedenle. “Neyi nasıl yaptık ve neyi farklı yapabilirdik?” Küçük hareketlerin büyük sonuçları. Her şey sahiden de Zaman Komisyonu’nun arzu ettiği gibi bir kez yaşandığı şekilde mi devam etmeli? Yoksa geçmişi değiştirmek için bir şans var mı? The Umbrella Academy görünenin de ötesinde, çok kişisel, çok içsel bir hikâye…

2. Sezonu şimdiden büyük bir sabırsızlıkla beklerken bir yandan da aklımızın bir köşesinde bu sorular var:

  • Reginald Hargreeves’in eşi ölürken görünen yer başka bi gezegen yoksa başka bi zaman mıydı?
  • Dünyadaki teknoloji neden günümüzden daha geride, bunun zamanda yolculukla veya başka bir eylemle bağlantısı olabilir mi?
  • Gündelik hayattaki teknoloji nispeten gelişmişlik açısından daha düşükken nasıl Reginald Hargreeves insansı robot yapabilecek ve bir maymunu bu denli evrimleştirecek birikime, bilgiye ve teknolojiye sahip olabiliyor?

Tüm bunlara birer yanıt bulabilmek veyahut daha başka cevaplara ulaşabilmek için ne yazık ki uzunca bir müddet beklememiz gerekiyor. Süper sabır gücü olan birisi varsa bizlerle de paylaşabilir mi bu gücünü acaba?

Bu yazıyı hazırlamamı gerçekten de çok uzunca bir süre sabırla ve olağanüstü bir hoşgörü ile beklemiş olan biricik Kaptan’ımız, çok sevgili Hakan Tunç’a ve yazımı hazırlama sürecimin her aşamasında bana kendi bakış açısı ve  bilgi birikimiyle önemli boyutta katkıda bulunma inceliğini gösteren çok sevgili Atakan Uçar’a sevgi, saygı ve teşekkürlerimi içtenlikle iletmeyi bir borç bilirim. Sağ olun, var olun!

  • 39
    Shares
Sayfalar: 1 2

96, İzmir. Meraklı, coşkulu ve çocuksu. Çok yakında ‘ailenizin kimyageri’ unvanını almayı bekliyor. Her türden dizi, film ve kitapla haşır neşir olmaktan keyif alır, üzerlerine konuşup yazmaksa onu gerçekten çoook heyecanlandırır. Yeri geldiğinde kendisi için ‘acemi bir geek’ kalıbını da kullanmayı tercih etmekte olup, bu aralar çizgi romanlara da zaman ayırmaya çalışmakta. Müzik ise hayatının olmazsa olmazı.

The Umbrella Academy: Şemsiye Altına Sıkışıp Kalanlar için 22 yorum

  1. Davram dedi ki:

    İlk bölümü seyrettim sonra da bıraktım. Pek açmadı beni ama seveni de vardır muhakkak.


  2. Şöyle bir şans oldu benim adıma. Dün bu incelemeyi düzenleme aşamasında sezon finalinin son bölümünü de bitirmiştim, o heyecanla oturup yazıyı okumak ve bu kadar detaya bir kez daha göz atmak gerçekten harika oldu. Öncelike @Esme_G_G_Squalor’un ellerine sağlık bu detaylı analiz için :pray:

    Açıkçası ben diziyi bayağı bir sevdim. Çizgi romanını yıllar önce okumuştum ama aklımda pek de bir şey kalmamış. Şimdi kısa süre içerisinde tekrar okumayı düşünüyorum. Ve heyecanla yeni sezonu bekliyorum.

    Son olarak (spoiler’lı bir merak):

    Ben’in tekrar geri gelip gelmeyeceği benim de merak ettiğim şeylerden biri bu arada :thinking:


  3. Çizgi romanda gelmiyor diye biliyorum. Hayalet olarak ekipte işlevini sürdürür diye düşünüyorum. Bence böylesi daha güzel :slight_smile:


  4. Diziyi daha iki gün önce bitirdim ve bu yazı anlatamadığım düşüncelerimi döktü kesinlikle. Ayrıca olayların sadece 8 günlük bir süre içerisinde geçmesi üzerine yapılan vurgu kafamdaki birçok soruyu da cevapladı. Yazanın eline sağlık :smiley:


  5. Türkiye’nin her her yerinde değil maalesef. Çizgi roman hikayeyi anlatmak için çok kısa geldi bana birçok yer anlamsız kaldı. (İlk sezon 6 sayılık ilk cilt ve 2. ciltte bambaşka hikaye anlatılıyor.) Ben pek beğenmedim açıkçası dizi görece daha iyi bence. Ün ve paraya kapılabilirlerdi haklı olabilirsiniz. Aslında düşününce normal bir çocuk olan Leonard’ın kinini de oraya bağlamaları güzel bir örnek olmuş. Belki çizgi romanın 2. cildinde açıklıyorlardır ama beni çok etkilemediği için yakın zamanda okumayacağım herhalde.


The Umbrella Academy: Şemsiye Altına Sıkışıp Kalanlar

Netflix’in çizgi romandan uyarlanan yeni dizisi “The Umbrella Academy” için okuyabileceğiniz en görkemli analize hazır mısınız? Hem spoiler’lı hem de spoiler’sız feci detaylı bir incelemeyle karşınızdayız!

  • 39
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Dizi, İnceleme
George R.R. Martin, Game of Thrones’un Son Sezonunda Rol Almayı Reddetti

Ünlü yazar George R.R. Martin, kitabını bitirebilmek için Game of Thrones'un sekizinci sezonunda rol almayı...

Kapat