in ,

The Witcher: Romanlardan Diziye Epik Bir Hikâye

Netflix’in çok beklenen fantastik dizisi The Witcher aslına ne kadar sadık? Bekleneni verebiliyor mu? Kitaplarıyla karşılaştırarak, spoiler vermeden ayrıntılı olarak inceledik.

the witcher dizi inceleme

Ülkemizdeki çoğu kişi gibi ben de The Witcher serisini ilk olarak oyunları vasıtasıyla tanıyanlardanım. Çoğu fantastik romanın aksine karakterlerinin griliğiyle, gerçekçiliğiyle vurmuştu bu dünya beni her şeyden önce. İyi adamlar sevdiklerini korumak için gözlerini kırpmadan kötülük yapabiliyor burada. Kötü adamların her birinin işledikleri suçların ardında mantıklı, insanca bir sebep var. İktidar sahibi olanlar mevkilerini kötüye kullanıp yoksulları sömürebiliyor. Ve tüm diyarlar envai çeşit yaratıkla kaynasa da insanoğlu her daim hırslarıyla, açgözlülüğüyle en büyük canavar olarak kalmaya devam ediyor.

Üstelik tüm bunları Slav mitolojisini ve klasik fantastik edebiyat öğelerini başarıyla harmanlayarak yapıyor The Witcher. Elflerin eski görkemli günleri çoktan geride kalmış, toprakları insanlar tarafından istila edilmiş ve şehirleri yıkılmış. Artık insanlar arasında, kenar mahallelerde dilenci gibi yaşamaya mecburlar. Ya da ormanlara çekilip gerilla hayatı sürüyor, insanlara baskınlar düzenleyerek acımasızca intikam alıyorlar. Sakallı cüceler, gnomlar ve diğer ırklar da insanların şehirlerinde yaşamak ya da dağlardaki vatanlarına dönmek arasında sıkışıp kalmış. Ne yaparlarsa yapsınlar her zaman ikinci sınıf vatandaş olarak görülmeye, dışlanmaya mahkûmlar. Krallar soylu hükümdarlar değil, açgözlü ve sapkın kimseler olarak portre ediliyor bu evrende. Büyücülerse sağduyunun bilge sesi olmaktan çok uzaklar; perde arkasından ülkeleri yönetmek ve zengin olmakla daha çok ilgileniyorlar.

The Witcher

İşte böylesine kaotik ama gerçekçi bir dünyada canavarları öldürmeleri için mutasyonla profesyonel birer avcıya dönüştürülen Witcher’ları konu alıyor kitaplar. Daha doğrusu onların en ünlüsünü, Rivyalı Geralt’ın maceralarını anlatıyor bizlere. Mesleği gereği sadece canavarları öldürmesi, duygularını işine karıştırmaması gereken ama çoğu zaman vicdanının sesine yenik düşüp başını bin bir türlü belaya sokan ak saçlı kılıç ustasını…

Video oyunlarıyla dünya çapında büyük bir popülarite yakalayan The Witcher serisi sonrasında başta İngilizce olmak üzere pek çok dile çevrildi. Pegasus Yayınları sayesinde biz Türk okurlar da Andrzej Sapkowski’nin kaleme aldığı bu kitapları okuyabildik. Ve şimdi sıra geldi uzun zamandır konuşulan televizyon dizisine… Hakkında çok şey yazdık, çok şey okuduk. Henry Cavill’i Geralt rolüne ne kadar yakıştırdıysak Yennefer’ı oynaması için seçilen Anya Chalotra’yı da o kadar eleştirdik. Ama tüm bunlar diziyi izlemeden önceki ilk yorumlarımızdı elbette. Şimdiyse beklenen gün geldi çattı ve Netflix, The Witcher dizisinin ilk sezonu sekiz bölüm hâlinde beğenimize sundu. Peki, olmuş mu? Dizi beklentileri karşılıyor mu? Sapkowski’nin iddia ettiği gibi kitaplara sadık mı? Oyuncular rollerinin hakkını verebiliyor mu? Gelin, hep birlikte bakalım.

Bölüm 1: Sonun Başlangıcı

The Witcher dizisinin birinci sezonu, serinin ilk iki kitabındaki hikâyelerin harmanlanmasından oluşuyor. Ama dizideki bölümler kitaplarla aynı sırayı izlemiyorlar. Örneğin “Sonun Başlangıcı” adlı ilk bölüm “Son Dilek” adlı derlemedeki üçüncü hikâye olan Ehvenişer’den (The Lesser Evil) uyarlanmış. Pamuk Prenses başta olmak üzere kulelere kapatılan prenses masallarının karanlık bir anlatısı olan bölümde Renfri adındaki bir kadın ile Stregobor adlı bir büyücünün arasındaki kan davasına karışan Geralt’ın yaşadıklarına şahit oluyoruz.

Açılış bölümü olarak bu hikâyenin kullanılması zekice olmuş. The Witcher evreninin kaotik durumunu güzelce özetleyen bölümde her zamanki gibi hangi tarafın kötü olduğuna bir türlü karar veremiyoruz çünkü. İlk başta Renfri ve adamları acımasız katiller, Büyücü Stregobor ise bilge bir büyücü olarak tanıtılıyor. Ama her iki tarafın birbirlerine yaptıklarını ve maruz kaldıkları şeyleri öğrendiğimizde kime hak vereceğimizi şaşırıyoruz. Üstüne akıl oyunları ve entrikalar girince işler hepten şenlikleniyor.

Geralt’a “Blaviken Kasabı” unvanını kazandıran bu bölüm, uyarlandığı hikâyeye epey sadık olmasıyla da dikkat çekiyor. Ufak tefek değişiklikler de var tabii. Mesela Geralt Blaviken’e ilk geldiğinde Muhtar’la değil de kızıyla konuşuyor, hatta Büyücü Stregobor’u görmeye de onunla gidiyor. Aralarda Ciri’nin saray hayatını ve Nilfgaard’ın Cintra’yı işgal ettiğini gördüğümüz ekstra sahneler de var. Ki bu kısımlar gerçekten de çok etkileyici olmuş.

the witcher

Uzun lafın kısası, “Sonun Başlangıcı” hem durmadan iyiyle kötü arasında sıkışıp kalan ve en sonunda kurtardığı kişiler tarafından nankörce dışlanan Geralt’la tanışmak için güzel bir bölüm olmuş. Aralara serpiştirilen ek sahneler de diğer karakterleri tanıtmak ve dünyayı izleyiciye sunmak adına başarılı bir iş çıkarıyor. İlk bölüme notum tam.

Bölüm 2: Dört Altın

Dört Altın” adını taşıyan ikinci bölüm kısmen “Dünyanın Ucu” adlı öyküden uyarlanmış. Ama dizinin ilk bölümü ne kadar başarılı ve kitaplara sadıksa bu bölüm de (ne yazık ki) o kadar vasat ve doğaçlama.

Dört Altın’da bir yandan Geralt ile Dandelion’ın (ya da Lehçedeki orijinal adıyla Jaskier) ilk kez karşılaşmasını ve köylülerin “şeytan” dediği bir yaratığın peşine düşmelerini izliyoruz. Diğer yandan da Geralt’ın en büyük aşkı Yennefer’la tanışıyoruz. Kendisini ilk olarak gençlik günlerinde, henüz bir büyücü olmadığı zamanlarda görüyoruz. Sonrasında, yeteneğinin yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla Aretuza Büyücülük Okulu’na götürülüyor.

Yennefer’ın bu bölümdeki çarpık ağızlı, kambur hâli kitaplarda bire bir anlatılmaz. Ama bir büyücü olmadan önce bu tür fiziki bozukluklara sahip olduğunu satır aralarından biliyoruz. Eğitiminin de aşağı yukarı dizidekiyle paralel bir şekilde gerçekleştiği biliniyor. Buraya kadar kitaplarla ters düşen bir durum yok. Fakat Istredd işin içine girdiğinde dizinin tadı fena hâlde kaçıyor.

Istredd’i hatırladınız mı? Kader Kılıcı’nın “Buz Parçası” adlı ikinci öyküsünde Yennefer’ın eski bir sevgilisi olarak karşımıza çıkan ve onun sevgisi uğruna Geralt’la mücadele eden büyücü kendisi. Hani şu gri gözlü, kuzgun saçlı adam… Politik doğruculuk adına dizide kendisini siyahi bir oyuncu canlandırıyor maalesef. Ve birkaç bölüm boyunca Yennefer’la aralarında anlamsız yere uzatılmış romantik sahneler yaşanıyor. Yennefer büyük bir büyücü olmasını inadına ve cazgırlığına değil, Istredd’in sevgisine ve desteğine borçluymuş gibi gösteriliyor. Muhtemelen Buz Parçası’ndan uyarlanan bölümde Geralt ile Istredd’in arasındaki mücadele duygusal açıdan daha etkileyici olsun diye yapılmış bir değişiklik bu. Yine de can sıkıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Öte yandan Ciri’nin yaşadıkları da tamamen uydurma. Onu daha ilk bölümden ormanlarda bir kaçağa dönüştürdükleri için Geralt’la karşılaşıncaya dek başından geçenler için bir şeyler uydurmak zorunda kalmışlar. Ama bizzat yazdıkları senaryolar Sapkowski’nin anlatımının yanında oldukça yavan kalıyor. Böylece ortaya alakasız sahneler çıkmış.

Neyse ki Dandelion var! Geveze, boşboğaz ve çapkın ozanımızı oynayan aktör gerçekten de iyi bir iş çıkarmış. Keza Torque’la yaşadıkları sahneler de gayet güzel olmuş. Lâkin dizi burada da ilk bölüme nazaran kitaplardan çok daha kopuk bir çizgi izliyor ve olaylar epey farklı gelişiyor. Dahası, bu güzelim öykü neredeyse oldu bittiye getirilip çok kısa bir şekilde anlatılmış maalesef. Yine de bu bölüm elflerin bu evrende yaşadığı içler acısı durumu anlatmakta da güzel bir iş çıkarıyor.

Bölüm 3: Hain Dolunay

Adından da ufak bir ipucu kapacağınız üzere, “Hain Dolunay” Geralt’ın en ünlü ve ilk macerasından, Striga ile dövüştüğü öyküden uyarlanma. Temerya’da ölümcül bir canavarın kol gezdiğini ve başına epey yüklü bir ödül konduğunu duyan Geralt soluğu burada alıyor. Ama kendisinden önce başka bir Witcher parayı alıp ortadan kaybolduğu için onu pek de sıcak karşılamıyorlar.

Kitaptaki öykünün aksine onunla anlaşan ve kendisini Kral Foltest’e tavsiye eden kişi Triss Merigold oluyor. Hem Triss hem de Foltest için seçilen oyuncular maalesef beklentileri karşılamaktan epey uzak. Olaylar da öyküden biraz farklı gelişiyor. Bununla birlikte Geralt’ın Striga’yla olan destansı kapışması diziye çok güzel aktarılmış. Soluksuz izleyeceğinizi garanti edebilirim.

Aralarda Ciri ve Yennefer’ın öyküsü de devam ediyor. Bu bölüm ikinciye nazaran çok daha başarılı.

Bölüm 4: Şölenler, Piçler ve Cenazeler

İlk kitaptaki “Bedel Meselesi” adlı öyküden uyarlanan bu bölümde geçmişe dönüp Geralt’ın Dandelion’la birlikte Cintra’daki bir kraliyet şölenine katılmalarını izliyoruz. İlk bölümde Nilfgaard tarafından yakılıp yok edilen şehir sapasağlam karşımızda ve Kraliçe Calanthe kızı Pavetta (Ciri’nin annesi) için münasip bir eş arıyor. Yani Ciri henüz doğmamış. Zaman çizgisindeki bu belirsizlik biraz kafa karışıklığına neden oluyor açıkçası. Kitapları okumayan birinin şaşırması işten bile değil. Aynı durum ilerleyen bölümlerde de karşımıza çıkıyor ve aslında Geralt’ın maceralarını izlerken geçmişe, Ciri’nin başından geçenleri izlerkense günümüze gittiğimizi anlamaya başlıyoruz yavaş yavaş.

Sürprizleri bozulmasın diye hakkında çok fazla şey söylemek istemiyorum ama bu bölümü ana materyale epey sadık ve oldukça başarılı bulduğumu belirtmem gerek. Özellikle de (ilk bölümün aksine) Kraliçe Calanthe burada daha başarılı bir şekilde portre edildiği için…

Bu bölümde Yennefer’ı daha az, Ciri’yi ise daha çok görüyoruz. Genç kızımızın yolu nihayet Brokilon ormanlarına düşüyor. Dryadların tasarımını sevdiğimi söylemem gerek. Ama Brokilon’un gümüş gözlü, sapsarı saçlı hanımı Eithné’nin rastalı saçlara sahip, siyahi bir kadın tarafından canlandırılması hiç olmamış… O soğuk ve korumacı hükümdar gitmiş, yerine anaç bir teyze gelmiş âdeta.

Bölüm 5: Bastırılmış İstekler

Bu bölüm de büyük oranda “Son Dilek” adlı öyküden uyarlanmış. Geralt ve Dandelion bir göl kenarında karşılaşıyorlar. Witcher suya ağ atıp duruyor ve bir cin aradığını söylüyor. Ozan buna kahkahalarla gülüyor elbette… Ama çok geçmeden cin diye bir şeyin gerçekten de var olduğunu öğrenmekle kalmıyor, üstüne bir de onun saldırısına uğruyor.

Geralt, ses tellerinden ölümcül bir şekilde yaralanan ozanı kurtarmak için onu atının terkisine atıyor ve soluğu en yakın yerleşim yerinde alıyor. Ancak Dandelion’ı sadece bir büyücünün iyileştirebileceği anlaşılıyor. Civardaki tek büyücününse Yennefer’ın ta kendisi olduğu ortaya çıkıyor… Böylece Geralt (henüz bilmese de) en büyük aşkıyla tanışmış oluyor.

Bölüm büyük oranda uyarlandığı öyküye sadık bir şekilde ilerliyor ve izlerken insana büyük keyif veriyor. Geralt ile Yennefer’ın aşkının nasıl başladığından tutun da cinin gerçekleştirdiği dileklere kadar her şey aynen aktarılmış.

Ana hikâyenin dışında Ciri’nin öyküsü yine aralarda devam ediyor. Sevgili Fareçuval (oyunlarda Ermion diye geçen druid) ise bu bölümde kitaplarda yer almayan, üzücü bir olay yaşıyor. (Seni nasla affetmeyeceğin Nnetflix).

Bölüm 6: Nadir Türler

witcher 1x6

Kader Kılıcı’nın açılış öyküsü olan “Olasılıkların Sınırı”ndan uyarlanan bu bölümde meşhur Borch Üçkarga ve iki Zerrikanyalı korumasıyla karşılaşıyoruz. Açıkçası çok büyük merak ve heyecanla beklediğim bir karakterdi kendisi. Ama Borch’u kısa boylu ve yaşlı bir adam olarak görünce bir parça hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmem gerek. Lâkin korumaları Tea ve Vea tam olmaları gerektiği gibi… Yarpen Zigrin ise cılız sakalıyla olmasa bile küfürbaz ve asabi karakteriyle kitaplardaki hâlini aratmıyor.

Geralt, Dandelion, Borch, Yarpen, Sör Eyck ve Yennefer’ın dâhil olduğunu kalabalık bir av ekibi civar köylere dehşet saçan bir ejderhanın peşine düşüyor bu bölümde. Hikâyenin aksine kral ve tebaası av ekibine katılmıyor ama. İnsanlar, cüceler ve büyücüler arasındaki gergin ilişkinin yanı sıra her grubun Witcher’lara olan bakış açısı da çok güzel bir şekilde işleniyor bu bölümde. Ufak tefek değişiklikler de olsa izlemesi gayet keyifliydi.

Ciri’nin hikâyesiyse yine kitaplarda hiç yaşanmamış, tamamen senaristlerin uydurduğu detaylarla ara sahnelerde devam ediyor.

Bölüm 7: Düşüşten Önce

Bir kez daha zaman çizgisinin başa döndüğü ve Cintra’nın Nilfgaard tarafından henüz yakılıp yok edilmediği yıllarda başlıyor yedinci bölüm. Nihayet kaderinden kaçamayacağını anlayan Geralt şehre dönüp Ciri’yi almaya gidiyor. Ama Calanthe tarafından reddediliyor.

Diğer yandan Yennefer ile Istredd yıllar sonra yeniden karşılaşıyor ve aşkları yeniden alevleniyor. Bu esnada büyücüler konseyiyse Nilfgaard işgaline karşı kuzey krallıklarını birleştirip birleştirmemeleri hakkında tartışıp duruyor.

Geçiş bölümü havasında geçen bu kısım geçmişte yaşananları şimdiki zamana bağlıyor ve ilk bölümde anlamadığımız, havada kalan diyalogların manasını da ortaya çıkarıyor.

Bölüm 8: Çok Daha Fazlası

Istredd

“Something More” adlı meşhur öyküden uyarlanan bu son bölümde Geralt kayıp Ciri’nin izine düşüyor. Ancak yolculuğu sırasında bir köylüyü korumaya çalışırken ciddi bir şekilde yaralanıyor.

Diğer yandan kuzeyli büyücülerin Sodden’da Nilfgaard ordularına karşı verdiği ünlü mücadeleye şahit oluyoruz. Sodden Savaşı kitaplarda tüm kuzey krallıklarının, cücelerin ve büyücülerin farklılıklarını bir kenara atıp birlik olmalarıyla kazandıkları bir muharebe olarak anlatılır. Dizideyse Yennefer’la diğer büyücülerin Nilfgaard ordularına karşı verdiği ümitsiz mücadeleyi görüyoruz. Farklılıklarına rağmen heyecanlı sahnelerdi.

Malum kavuşma sahnesiyse epey farklı ama yine de duygulandırıcı bir şekilde orada elbette. Eğer bunu izlerken boğazınız düğümlendiyse bir de kitaptakini görün…

Karakterler ve Oyuncular

Dizideki oyuncuların performansları benim için inişli çıkışlı bir grafik çiziyor. Kimini oldukça başarılı buldum, kiminiyse hiç sevmedim. Henry Cavill, Geralt rolüyle gerçekten de dört dörtlük bir iş çıkarmış örneğin. Sesi. Çok az konuşması. Sadece bakışlarıyla bir şeyler anlatabilmesi. Hepsi tam da kitapta anlatıldığı gibi… İlk birkaç dakika boyunca onu Süpermen olarak görmeden edemiyorsunuz belki ama rolünün hakkını öyle bir vermiş ki bu duygudan çok geçmeden sıyrılıyorsunuz. Hatta çoğu sahnede sesi oyunlarda Geralt’ı seslendiren Doug Cockle gibi çıkıyor. Ünlü aktör bir röportajında oyunları oynarken Cockle’ın sesine hayran kaldığını ve dizide bunu taklit etmeye çalıştığını söylemiş. Bunu da ziyadesiyle başarmış. Zaten kendisi de hem oyunların hem de kitapların büyük bir hayranı olduğunu sık sık belirtmişti.

Yennefer

Yennefer için ne desem boş. Kendisi çok büyük ihtimalle bugüne dek gördüğüm en kötü oyuncu seçimlerinden biri. Oyundaki Yen’e benzemesini beklemiyorum elbette; öyle bir beklentiye girmek anlamsız olurdu. Ama en azından mimikleriyle, hareketleriyle ve karakteriyle Geralt’ın yanıp tutuştuğu o menekşe gözlü fettanı daha iyi oynayacak biri seçilebilirdi kesinlikle. Anya Chalotra bu rolün çok altında kalmış. Yennefer’ın geçmişini görmemiz, bir büyücü olmadan önce nasıl biri olduğuna şahit olmamız falan güzeldi. Fakat o noktadan sonra çizdiği portre, kılıç kullanabilen büyük bir savaş kahramanına dönüşmesi hiç olmamış. Sodden kahramanı onurunun Triss’ten alınıp Yennefer’a verilmesini de pek hoş karşılamadım açıkçası.

Ciri

Ciri ise, çoğumuzun önceden de fark ettiği üzere kitaplardakinden çok daha büyük bir yaşta, neredeyse ergenliğe erişmiş genç bir kız olarak çıkıyor karşımıza. Yine de Freya Allan rolünün üstesinden hakkıyla gelebilmiş; oyunculuğunu çok iyi buldum. Senaristin politik doğruculuk inadından vazgeçmesi sayesinde, mavi gözleri ve sarı saçlarıyla Ciri’yi de epey andırıyor zaten kendisi.

Dandelion bildiğiniz gibi. Uçarı, komik, eğlenceli ve çapkın… Ozanımızın yer aldığı her sahne insanın yüzünde küçük bir tebessüm oluşturuyor. Bu arada, biz kendisini İngilizce metinlerde Dandelion olarak tanısak da karakterin Lehçedeki ismi aslında Jaskier. Dizide de bu ismi kullanılmış o yüzden.

Jaskier/Dandelion

Triss Merigold’u ise hiç bilmeyin daha iyi. İlk gördüğümden beri çok mu aramışlar bu kadını diye sorup duruyorum. Diziyi izledikten sonra da fikrim değişmedi ne yazık ki. Tamam, kızıl saçlı olması CDPR’ın sonradan eklediği bir şey. Triss’in saçları aslında kestane rengi. Ama sorun saçlarının rengi değil zaten… Büyücüler loncasının en genç üyesi ve güzellik büyüsü kullanmadan da insanları kendine hayran bırakan Triss nerede, dizideki hemen hemen bütün kadın büyücülerden daha büyük gösteren bu esmer tenli, etine dolgun, kabarık siyah saçlı kadın nerede… Cık, olmamış.

Triss Merigold

Fringilla Vigo’nun siyahi olmasıysa dizinin geleceği için büyük bir problem. Çünkü serinin son kitaplarında “Yennefer’a çok benzediği” için Geralt’la aralarında ateşli bir aşk yaşanıyor. O kısmı diziye nasıl aktaracaklar, yatak sahnelerini nasıl çekecekler düşünmek bile istemiyorum 🙂

Fringilla Vigo

Kraliçe Calanthe, Eist Tuirseach (gördüğüm en kötü Skelligeli) ve Vilgefortz gibi karakterler için seçilen oyuncular rollerinin üstesinden gelebilmiş. Ama bazıları hem dış görünüşleri hem de kitaptaki kişilikleriyle uyumsuzluklarıyla (siyah saçları olan, gözü yaşlı bir Calanthe mi? Yapmayın be oğlum…) ben de biraz hayal kırıklığı yarattı. Bazı cücelerin sakalsız oluşuna, Asyalı veya siyahi elflere (şaka değil, ciddi) ve şişman ve sakallı Kral Foltest’e değinmiyorum bile… Öte yandan Fareçuval, Tissaia de Vries (muazzam!), Cahir, Sör Eyck ve Crach an Craite gibi yan karakterleri canlandıran oyuncuları hem sevdim hem de başarılı buldum.

Kraliçe Calanthe

Efektler, Kostümler ve diğerleri

Dövüş sahneleri, görsel efektler, kostümler ve mekânlar oldukça kaliteli. Netflix bu açıdan tam notu alıyor bizden. Nilfgaard askerlerinin zırhları ve bayrakları da ilk fragmanlarda görülenlerden çok daha kaliteli. Ancak Nilfgaard’ın fetihlerinin dinî bir sebebe bağlanması, bir tür Haçlı seferi gibi gösterilmesi kitaplarla tutarlı değil. Beyaz Alev tarafından yok edilip yeniden doğacaklarına inanan Nilfgaardlıların acımasız askerlikleri ve amansız fetihleri de bu inanışlarına bağlanmış. Oysa Roma imparatorluğundan esinlenerek yazılan bu imparatorluk kitaplarda sadece topraklarını genişletmek için savaşır. Muhtemelen ilerleyen sezonlarda Emhyr’in Ithilen’in Kehaneti’ne duyduğu takıntıyı da dinî bir boyuta taşıyacaklardır.

Dikkatimi çeken bir diğer şeyse dizide çok ama çok az canavar olmasıydı. Bir-iki bölüm haricinde doğru dürüst bir yaratıkla karşılaşmadık ne yazık ki. Ejderhalar da görsel açıdan pek başarılı gelmedi bana.

Witcher dövüş sahnesi

Dizinin müzikleri, özellikle de açılış sahnesinde çalan parça oyunlardakini andıran cinsten. Netflix’in altyazıları da oldukça kaliteliydi doğrusu. Geçmişte izlediğim bir-iki dizi ve filmde altyazı konusunda bayağı sıkıntı çekmiştim. Çünkü söylenenle yazanların hiç alakası yoktu. Ama The Witcher dizisi için kusursuza yakın bir iş çıkarmışlar. Ellerine sağlık…

Yine de, tüm bu şikâyetlerime rağmen diziyi epey başarılı bulduğumu da söylemem gerek. Arada inişli çıkışlı bölümler ve tutarsızlıklar olsa da genel olarak The Witcher kitaplarının havasını yansıtan bir yapım çıkmış ortaya. Henry Cavill de cidden çok başarılı bir Geralt olmuş. Sonraki sezonlarda da çizgilerini bozmaz ve dizinin ilk bölümündekine benzer işler ortaya çıkarabilirlerse ne âlâ.

Sizler de izlemeye başladıysanız veya bitirdiyseniz yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum’da bizlerle paylaşabilirsiniz.

İyi seyirler…

* * *

* The Witcher Dizisi 7 Sezon Olarak Tasarlandı

* Witcher, The Witcher’ı Okuyor: Henry Cavill’ın Sesinden “Son Dilek”

Oyla!

M. İhsan Tatari

Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor.

Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

8 Yorum BULUNUYOR


  1. The Witcher evreni denilince akla gelen ilk isimlerdendir M. İhsan Tatari. Benim Geralt ile tanışmam da sayesindedir. Çok güzel, dolu dolu bir yazı olmuş. Kalemine sağlık Sevgili İhsan.

  2. Avatar for Nemo Nemo dedi ki:

    Diziyle ilgili bazı sürpriz bozan unsurlar olabilir.

    İlk bölüm her yönden cidden çok güzeldi. Bu da büyük heyecan oluşturdu. Ama ne yazık ki sezon sonunda bu heyecanım aynı seviyede devam etmedi. İzlemesi keyifliydi ama birçok kusuru olduğu da su götürmez gerçek.

    Bu tarz işlerde kitaba birebir sadık kalınması gibi bir zorunluluk olduğunu düşünmüyorum. Yani yer yer farklılaşmasında, bazı yerlerin atılması veya eklenmesinde problem yok. Bütünlüğü iyi olduğu sürece, senarist ve yönetmenlerin özgürlüğü de çok önemli. Bunun dışında sinema/dizi edebiyattan farklı bir anlatım aracı.

    Ama değiştirilenlerin altının güçlü olması gerekiyor. Örneğin senin de bahsettiğin üzere Yennefer’ı doğrudan değil de geçmişiyle tanıtmaları gibi. Arada bahsedilmesi ve büyük resmin gizemli kalması Yennefer’ın karakterinde önemli bir rol oynuyordu, dizide doğrudan geçmişiyle başlayınca karakterin etkisi gözümüzde öyle farklı oldu ki…

    Bu nasıl bir saçmalıktı? Ya Yennefer ile ilgili neredeyse her sahne kusurlu. Olduğu her ortamı kontrolü altına alabilen, zor, rahatsız edici, geçmişiyle hiç barışık olmayan depresif, soğuk kişiliğini hiçbir zaman alamadık. Tam tersine ‘güçlü’ bir büyücü olduğu zamanlarda bile dırdırcı ergendi sanki, hep bir eziklik hissettirdi. Normalde yanında ne yapacağını şaşıran, karakteri 180 derece değişen Geralt gibi birisiyle olan sahnelerinde bile “İşte Yennefer!” gibi bir söylemde bulunamıyoruz.

    O değil de Yennefer altın ejdarha bölümünde ne kılıç dövüşü yaptı yav! Demek ki büyülerinden çok kılıcına güveniyor. Vilgefortz ve Cahir arasındaki savaş da şahaneydi(!) Aman neyse.

    Bu arada ben Calanthe’yi sevdim. Oyunculuğunun çok başarılı olmasının yanı sıra dizi ekibi nasıl aktarmaları gerektiğini de anlamış. O hem saygı duyulan hem de güçlü yapısını, diğer yandan inatçılığını ve aslında nasıl sadece iyi olmadığı başarılı aktarılmış. Tissaia de Vries de iyiydi, yine de bu karakter sunulurken düzenlilik sapkınlığını vurgulamak adına bazı eşyaları düzenleme, simetrik tutma gibi kompulsif davranışlar görmek isterdim. Küçük detaylar Witcher serisinde çok değerli.

  3. Ciri’nin bir siyahi oyuncu tarafından canlandırılacağı söylentisi çıkınca tonla olay olmuştu. Siyahileri pışpışlıyım derken Lehlerden çok büyük tepki almışlardı. Netflix ana cast’e siyahi sokamayınca tüm yan karekterleri siyahi yapmış :slight_smile: Kitapta gündüz feneri gibi betimlenen yan karekterlerin hepsi dizide kavrulmuş :laughing:

    Bunun haricinde ben iki kitaba bu kadar sağdık kalacaklarını düşünmemiştim. Ben severek izledim. İlk bölümde tek kamera ile kesintisiz çekilen dövüş sahnesi, bir dizide izlediğim en iyi dövüş sahnelerinden biriydi, hatta en iyisiydi bile diyebilirim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'a gel ve sen de yorum yap!

5 cevap daha var.

Stephen King Carrie

Stephen King Uyarlamalarında Bu Hafta: Carrie Dizi Oluyor

Marvel Filmleri Eleştirilerine Terry Gilliam da Katıldı