in ,

Tüm Panayırların Heyulası İncelemesi: Kayıp Rıhtım Ruhuyla Öyküler

Tüm Panayırların Heyulası incelemesi sizlerle. Kayıp Rıhtım’ın ilk basılı öykü antolojisi ucube teması eşliğinde okuru spekülatif kurgunun tekinsiz dehlizlerine davet ediyor.

Tüm Panayırların Heyulası İncelemesi

Tüm Panayırların Heyulası incelemesi yayında. Ocak 2022’de okurla buluşan eser, Kayıp Rıhtım’ın ilk basılı öykü antolojisi olma özelliğini taşıyor.

Antoloji, derleme, seçki… Adına ne dersek diyelim bir grup farklı yazardan öyküler okumanın keyfi eşsizdir. Böyle bir toplamın içinde halihazırda bildiğiniz yazarların bambaşka öykülerini okuyabilir ya da hiç okumadığınız bir yazarla tanışabilirsiniz. Her iyi antoloji, Orson Scott Card’ın Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri için söylediği gibi “bir hazine, bir mücevher koleksiyonu”dur.

Diğer yandan bir antoloji, onu hazırlayanların zevkleriyle şekillenir. Okur antolojiyi okuma kararını, hazırlayanlara duyduğu güvenle verir. Özenle hazırlanan her antoloji okura bir bakış açısı sunar ve edebiyat tarihine bir nirengi noktası bağışlar.

Tüm Panayırların Heyulası, Kayıp Rıhtım bakış açısıyla hazırlanması açısından önemli bir yerde ve İthaki Yayınları’nın Pangea Kitaplığı ile ortaya koyduğu yaklaşıma önemli bir katkı sunuyor. Seçkinin nasıl oluşturulduğuna dair yapılan bazı görüşmeleri buradan ve şuradan okuyabilirsiniz.

Türkçe yayım dünyası antolojiye yabancı değil. Özellikle şiir antolojileri okurlar tarafından yıllardır ilgiyle karşılanıyor. Ülke edebiyatı derlemeleri ve kurgu dışı metin derlemeleri okurda yıllardır karşılığını buluyor.

Aşk ve Ölüm Şarkıları, Korku Öyküleri Antolojisi (Karanlıkta 33 Yazar), Güneş Sistemi Öyküleri, Yüzyılın Bilimkurgu Öyküleri, Dünyalıların Gelişi, Korkunun Bütün Sesleri, Devrimin Kardeşleri gibi çeviri öykü antolojilerinin yanında Anadolu Korku Öyküleri, Dünyalılar, İstanbul 2099, İlk, Yeryüzü Müzesi, Kanlakarışık gibi, Türkçe yazılmış öykülerden oluşan derlemeler de okura sunulmuş. Daha nicelerini saymak mümkün.

Derleyiciler deyince de aklıma ilk İshak Reyna, Murathan Mungan, Jeff VanderMeer, Gardner Dozois ve George R.R. Martin gibi önemli isimler geliyor. Yani ülkemizde yıllar içinde belirli bir antoloji kültürü oluşmuş.

Gelin görün ki spekülatif kurgu alanında telif öykü antolojilerinin sayısı çeviri antolojilere oranla çok az. Bu bakımdan Tüm Panayırların Heyulası Türkçe yazılmış derlemelere çok önemli bir katkı. Çeviride ne kadar gelişsek de anadilimizde yazılmış, aynı temaya dair farklı türlerde öyküler okumak okur için bir nimet. Diğer taraftan çeviri öykülerden oluşan antolojiler zaman zaman büyük bir telif mücadelesi gerektirebiliyor ve ikinci baskıyı göremeyebiliyor.

Tüm Panayırların Heyulası: Bir Ucube Panayırı

Kayıp Rıhtım ruhuyla hazırlanan bu antoloji tematik bir yapıya sahip. 20 farklı yazarın “ucube” teması üzerine yazdığı 20 farklı öyküsünden oluşuyor. Öyküler halihazırda yayımlanmış öykülerden seçilmemiş, her bir öykü bu antolojiye özel olarak yazılmış. Kimi yazar “ucube” temasını merkeze alırken kimisi öyküsünü destekleyen bir etken olarak işlemiş.

Tematik bir antoloji okumak dönemsel, türe yönelik veya bir ülke edebiyatı seçkisi okumaktan her daim daha iyidir bana göre. Yazarlar temaya dair öykü yazma “mecburiyetinde” kaldıklarında ortaya çok yaratıcı metinler çıkabilir. Bilinenin aksine sınırsızlık değil kısıtlamalar yaratıcılığa yer açar.

Tüm Panayırların Heyulası da böyle yaratıcı öykülerden mürekkep. Öyküler fantastik, bilimkurgu, polisiye, korku, tuhaf kurgu ve bunların alt türlerine dahil edilebilecek çeşitlilikte. Hatta bazı öyküler türler arası özellikler sunuyor. Yani kitabı bitirdiğinizde spekülatif kurguya doyacaksınız.

Tüm Panayırların Heyulası - Kayıp Rıhtım Öykü Antolojisi

Tür olarak farklı olmalarının yanında edebi yaklaşım olarak da birbirlerinden fersah fersah uzak öyküler bunlar. Yine de bir öyküler toplamıyla karşılaştığımızda okur olarak zihnimiz bir sınıflama çabasına giriyor. Kitaba dair zihnime ilk üşüşen sınıflama geleneksel/deneysel ayrımı oldu. Antolojideki bazı öykülerde çabucak benimseyeceğiniz karakterler, doğrusal bir anlatım ve geleneksel bir kurgu sergilenirken bazılarında postmodern diyebileceğimiz deneysel yaklaşımlar göze çarpıyor. Deneysel öykülerin okurdan daha çok çaba istediği aşikar. Kendi adıma bazı öyküleri anlamakta, zihnimde canlandırmakta zorlandım. Ama o öyküleri, dünyalarının sunduğu kurallarını benimseyerek okumaya çalışmak hem aldığım keyfi arttırdı hem de zihin açıcı bir deneyime dönüştü.

Bir başka sınıflama ise yazarların “ucube” sözcüğüne sundukları farklı bakış açıları üzerinden yapılabilir. Kimi yazarlar sözcük anlamına sadık kalarak öykülerde gerçek bir ucubeye, deforme olmuş bir bedene yer verirken kimi yazarlar sözcüğe toplumsal bir dışlanma üzerinden “öteki” kavramını didikleyerek anlam atfetmişler.

Öyküler Hakkında Kısa Kısa

Henüz okumamışların keyfini kaçırmamaya dikkat ederek öykülere dair düşündüklerimi özetlemeye çalışayım. Başlamadan önce bilinmelidir ki her özet, kaynağının kısıtlı ve taraflı bir yansımasıdır. Umarım öykülerden aldığım tadın özünü sizlere yansıtabilirim.

Göz – Hikmet Hükümenoğlu

Hikâye hava kirliliğin katlanılmaz bir hal aldığı, temiz havanın satın alındığı, arabaların kendi kendine gitmesinin doğal karşılandığı bir gelecekte geçiyor. Mekân İstanbul. Ana karakterimiz hasta olan abisinin yerine bir günlüğüne taksi şoförlüğü yapmak için evden çıkıyor. Önceden belirlenen iki müşteri arabaya biniyor. İkisi de çok tuhaflar. Bir aksilik sonucu anlatıcı, bir çocuk olduğunu düşündüğü o kısa boylu insanı eve getirmek zorunda kalıyor. Hikâye bu olayın ardından yön değiştirip fantastik bir boyut kazanıyor ve dehşet verici bir biçimde sonlanıyor.

Öykü, türler arası geçişi sebebiyle ilgi çekici ama anlatıcının aynı ilginçlikte olduğunu söyleyemem. Hâlihazırda içinde yaşadığı teknolojik dünyayı tuhaf karşılayan ve bizi sürekli bilgilendiren bir anlatıcı. Gelecekte yaşayan biri gibi değil de şimdinin İstanbul’unda yaşayan bir genç gibi konuşuyor. Diğer yandan öykünün “ucube” temasına sunduğu yorumu çok beğendim. Hem gerçek anlam hem de metaforik bir anlam ihtiva ediyor.

Umacı – Mehmet Berk Yaltırık

Süleyman Bey ve Durdu Kâhya’yı at üzerinde görürüz. Süleyman Bey’in oğlu Kahraman için kız istemeye gitmektedirler. Ama Kahraman’ın bir derdi vardır. Babasının ne namı ne parası bu kambur ve çirkin oğlanı güzelleştirmeye yeter. O kızı alıp oğlunun kara talihine yeni bir sayfa açmak ister Süleyman Bey. Kız babası Kurt Hacı, kızını heba etmek istemez. Deli Durdu diye bilinen Kâhya’nın tehditlerine de kulak asmaz. Gerisin geri evlerine dönmek için yola çıkan Bey ile Kâhya zorla güzellik olmaz diyerek başka bir çare düşünür. Lanetli bir çare.

Öyle güzel bir dille öyle akıcı bir hikâye anlatmış ki Mehmet Berk Yaltırık, okumaya doyamadım. Öykü kişileriyle hemen duygudaşlık kurdum, korkuyu içimde hissettim. Sonu biraz aceleye gelmiş gibi hissettirse de hiçbir hikâye sonuyla değer kazanıp değer yitirmez. Dört başı mamur bir hikâye okudum, mutluyum.

Minibüso Diskoteko Murra Murra – Müge Koçak

Hayatından bezmiş bir Yaşar var karşımızda. Ne yaşar ne yaşamaz. Üç kez evlenmiş üçünde de mutsuz olmuş. Ne hikmetse ilk iki eşi vefat ederek dul bırakmış Yaşar’ı. Son eşi Keramet 10 yıldır ölmüyor. Hatta bir siyam ikizleri oluyor: Latif ile Atif. Yaşar ne eşini ne çocuklarını seviyor. Yaşamak işkence, ölmeye de korkuyor. Sadece kendi varlığını düşünen, başka biriyle bir olup yaşamayı bilmeyen, “öteki”nin derdinden anlamayan Yaşar öykünün sonunda layığını buluyor.

İsmi gibi kendisi de tuhaf bu öykünün. Öykü kişileriyle, diliyle, anlatım biçimiyle çok tuhaf bir öykü. Olmayacak olaylar ardı ardına dizilirken, dil de boş durmuyor, olanca garipliğiyle ve iyi dozda mizahıyla bize hikâyeyi anlatıyor. Deneysel ile geleneksel hikâye anlatımının bir karışımı.

Bozulmamış Kırmızı Gül – Ekin Açıkgöz

Öyle güzel bir girişi var ki bu öykünün, okuyup yeniden başa döndüm. Komiser Ayşegül ile yardımcısı Suat, tuğla dolu bir çuvala bağlanıp denize atılmış bir kadının vakasına bakmaktadırlar. Kızın evlilik dışı bir çocuğu olduğunu öğreniriz. Köylüler bir ucube doğurduğunu söylerler. Köyün yakınlarında bulunan geri dönüşüm merkezinin sahibi Serhat’ın da bu meseleye dahil olduğu söylenir. Ayşegül ile Suat sorar soruşturur, sezgileriyle modern araştırma yöntemlerini birleştirip vakayı çözerler ve koca bir pisliği ortaya çıkarırlar.

İyi bir polisiyenin gereklerini yerine getiren bu öyküyü merakla okudum. Ancak komiser ve yardımcısının ortaya çıkardığı çirkin gerçek, daha uzun bir öyküyü hak ediyor. Gizem çok hızlı ve kolay çözülüyor ama bu öykünün güzelliğine halel getirmiyor. Ucube bebeğin bağlandığı noktaysa çok acı. Aklımda yer edecek.

Çöp Atmaya Çıkmış İnsan – Hakan Bıçakcı

Öykünün adının imlediği üzere çöp atmaya çıkmış birini birinci tekil şahıs anlatımla okuyoruz. Kendisi çöp poşetini konteynere atmak ve bir sigara almak için dışarı çıkıyor ama çöpü bir türlü atamıyor, eve her dönüşünde çöplerin yerli yerinde durduğunu görüyor. Anlatıcı her dışarı çıktığında olaylar farklı gelişiyor. Öykünün sonunda net bir şekilde söylenmese de bilincini yitiren bir insanın hayallerini okuduğumuz düşüncesi sardı beni.

Bu öykü isimsiz olarak yayımlansaydı okur okumaz Hakan Bıçakcı tarafından yazıldığını anlardım. Rüya, hayal, gerçek ve bunların iç içe geçmesi… Bıçakcı’nın alametifarikası mevzular. Öykü ucube temasını neresinden tutup işliyor anlamadım ama bana ilginç bir deneyim sundu.

Orangutanla Voltada – Emirhan Burak Aydın

Hikâye kadınların kaldığı bir hapishanede ya da ona benzer bir yerde geçiyor. Gardiyan yok. Orangutan dedikleri biri var. Onda kadınların kaçmasına engel olan bir ürkütücülük, ezici bir güç var. Kadınlar ancak Orangutan uyuklarsa kısmen özgür kalabiliyorlar. Herkesin lakabı var: Leylek, Serüven, Üçgen, Mor, Boğa… Sonra tilkibey mahlaslı bir repçinin hayatına dahil oluyoruz. Werner Herzog hayranı. Ardından devasa bir ayı peyda oluyor İstanbul’un ortasında. King Kong misali. Her şeyi yıkıp parçalıyor. Ve tüm bu hikâyeler birbirine ilintileniyor. Bir boğa, bir tilki, bir ayı.

Postmodern öykülerden biri. Anlamakta hâlâ zorluk çektiğim bu öykü sanırım metaforlar üzerinden işliyor. Öykünün içinde Herzog’un doğaya dair sözleri anılıyor:

“Burada ağaçlar sefalet içinde, kuşlar da sefalet içinde. Şarkı söylediklerini sanmıyorum, sadece acı içinde çığlık atıyorlar.”

Her ne kadar medeniyet içinde olsak da hayvan yanlarımızdan kurtulamadık demeye mi getiriyor yazar? Yoksa uyuşturucuyu cisimleştiriyor mu? Yoksa kişisel hapishanelerimizde yalnızlık içinde kavrulduğumuzdan mı dem vuruyor? Çağrışımlara açık ilginç bir öykü.

HoloDate – Ezgi Polat

Anlatıcımızın bedeninin her yanı tuhaf çıkıntılarla kaplı. Bir gün HoloDate adında bir uygulama duyuyor. Eşleştiğin kişiyle hologramlarınız vasıtasıyla buluşuyorsunuz. Tüm dünya bir virüsün tehdidi altında olduğundan insanlar bu tür uygulamaları tercih ediyor. Tabii ki anlatıcımız sahte bir hologram oluşturuyor ve Selen adında bir kadınla tanışıyor. Selen’le önceleri çok iyi anlaşırlarken sonra durum değişiyor ve zaten varoluş sancısı çeken anlatıcımız, insan ilişkilerinin sahteliği üzerine düşüncelerle bizi baş başa bırakıyor.

Kendimizi olduğumuz gibi kabul edemediğimiz, filtrelerle ve yalanlarla başka birine dönüştüğümüz bu çağa iyi bir eleştiri sunuyor öykü. Ancak hikâyenin dönüm noktasını sağlayan çatışma yeterince kuvvetli değil. Anlatıcının bedeninin tuhaflığı da hikâyenin ana amacına çok az hizmet ediyor.

İstanbul’a Yeni Bir Kumpanya Gelmiş – Bahri Vardarlılar

Öykü masalsı bir biçimde, normalden büyük bir burunla doğan bir kızla başlar. Bu kız bir gün tek kulağı olmayan bir oğlanın teklifini kabul eder ve kasabalarının ötesini görmek için birlikte kaçarlar. Dünyayı o sırada kasabaya gelen bir kumpanyaya katılarak gezmeyi düşünürler.

Bu masalsı girişin ardından yılın 1940 olduğunu öğreniriz ve birinci tekil şahıs bir anlatıcı İstanbul’da bir metronun (Tünel) duvarlarına bilinmeyen bir yerin haritasının asıldığını söyler. Haritayla birlikte kumpanyada çalışan ucubeler de ortada görünmeye başlar. Anlatıcımız onlarla Tünel’de karşılaşır. Anlatıcının Nazi Faruk diye bildiği biri kumpanya üyelerinin metroya binmesine itiraz eder. Sonra öykünün girişindeki çocuklar ortaya çıkar ve anlatıcımızı çok etkilerler.

Takip etmesi, bir anlam dünyasına yerleştirmesi zor bir öykü. Neyin neden olduğunu anlayamadım ama hikâyenin kendi gerçekliğine teslim olup gizli anlamları çözmeye çalıştım. Öykünün öteki olmanın zorlukları üzerine açık kelamlar ettiği bir gerçek.

Hanımefendi – Deniz Erbulak

Hanımefendi ve bakıcısı Nadire Hanım o eski büyük evden pek çıkmazlar. İhtiyaçlarını karşıdaki bakkaldan temin ederler. Nadire Hanım ihtiyaçları alır gider. Hanımefendi’yi gören olmamıştır. Bir gün bir hırsız girer eski eve. Ve olaylar dehşet verici bir hal alır. Bakkal gerçeği öğrendiğine bin pişman olur.

Harika bir öykü. Bir korku öyküsünde olması gereken her şey var. Öykünün en iyi tarafıysa dili. Diyalog olmayan kısımlarda bile konuşur gibi bir anlatım benimsemiş Erbulak ve okuması çok keyifli. Yeniden okumak istediğim öykülerden. Siz okurların tadı kaçmasın diye kısa kestim.

Zamanın Belirsiz Bir Yankısı – Suat Duman

Avukat Mehmet Cemil ile klasik bir dedektiflik hikâyesine dalıyoruz. Femme fatale’imiz bile var. Kırmızı pardösülü alımlı kadınımız Mehmet Cemil’den kocasını takip etmesini ister. Onun bir katil olduğunu düşünür. Kadının getirdiği günlükten anlaşıldığı üzere adam birilerini takip etmektedir. Cemil günlüğü okurken tarihlerin geçmişi değil geleceği gösterdiğini fark eder ve o tarihlerde günlükte yazan yerde olmaya çabalar. Ama nedense bir türlü katil kocayla karşılaşamaz. Hatta kırmızılı kadını yeniden göremez bile.

Öyküde heyecanla takip edilen bir olaylar zinciri var. İpuçlarının peşine düşerek gizemi çözmeye çalışıyorsunuz. Kısmen de çözüyorsunuz. Fakat öykünün ucube temasıyla bağlantısı çok zayıf.

daldığımız on iki fincanda boğulduk – özgürcan uzunyaşa

bir köy yeri. şevket evli bir kadınla birlikte olur. kadının kocası haşin osman da onu bacağından vurur. sakat şevket’tir artık o ve sadece kendisi gibi bir “ucube” ile evlenebilir. üç memeli cinci fadime’yle. bir gün haşin osman’ın üçüncü karısı zülfiyar, fadime’ye gelip oğlu için fal baktırır. on iki fincanda ne görür anlatır fadime.

Öykünün tamamı küçük harflerle yazılmış, italik kısımlarda anlatıcı değişiyor. Öyle akıcı öyle oyunlu bir dili var ki insan okumaya doyamıyor ve içinde bir yazma şevkiyle bitiriyor öyküyü. İyi bir öykü bazen ne anlattığından ziyade nasıl anlattığıyla değerlidir. Biçim ve içeriğin uyum içinde sunulduğu, antolojiye çok yakışan öykülerden.

Boşluk Olması Gereken Yerde Değil – Eda İşler

Anlatıcımız “normal” olmak için operasyon geçireceği bir otele gider. Orada kendisi gibi olan insanlarla terapi seanslarına katılıp ameliyat gününü bekler. Bu bekleyiş sırasında hem kendi geçmişini deşer hem oteldekilerin tecrübeleri üzerine düşünür.

Öykü, normalliğin nerede başlayıp nerede bittiğini sorguluyor. Bedenimizin tayin ettiği bir normalliği yaşamak zorunda mıyız ya da normal kabul edilmek için noksansız fazlasız bir bedene mi sahip olmalıyız? Cinsiyet nedir? Toplumsal kabul ne kadar önemli? Çağrışımlara açık, insana yeni bakışlar sunan harika bir öykü. Benzetmede hata olmasın, bir Yorgos Lanthimos filmi izlemiş gibi sarsılmış hissettim öykünün sonunda.

Zorba Katliamı – Orçun Ünal

Belki bir çete lideri. Belki bir yazar. Cüce bir yardımcısı var. Çeteye dahil olmak belli sınamalardan geçerek mümkün. Korkmaz diye bir genç çeteye katılıyor. Onu arındırıp Cadu’ya karşı mücadelede kullanacaklar. Zümrüdüanka’yı defeden Korkmaz herkesin gözüne giriyor ama Doktor gerçeği fark ediyor. Korkmaz zayıf. Bir erkeğin gözünde fallus’tan başka bir şey olmamalı. O sadece kendine âşık olmalı. Kendi iktidarına.

O kadar sembolik bir öykü ki tek okuyuşta layıkıyla anlamak zor. Kendine has bir dille, bol bol dipnotla yaratılmış tuhaf bir atmosferi var. Her bir öykü kişisi bir topluluğu simgeliyor sanırım. Örtük bir anlatımla cinsiyet belasını irdeliyor. Okudukça kendini açacağına inandığım bir metin. Ve bu çabayı hak ediyor.

Özelliksiz – Seran Demiral

Herkesin garip özelliklere sahip olduğu bir öykü evreninde Ali’nin zerrece farklı bir özelliği yok. Politik doğruculuğun arşa değip iletişimi imkansızlaştırdığı bir modern hayat. Ali ne söylese nefret suçu. Özelliksiz olmak faşizm. Peki Ali buna ne kadar dayanabilecek?

Seran Demiral’ın öyküsü bende “tuhaf kurgu” tadı bıraktı. Sırf bedenle uğraştığı için değil, yarattığı atmosferle de bu türe yakın. Söylemek istediğini net söyleyen, hızlı bir kurguya sahip iyi bir öykü. “Ucube”liğin, “öteki”liğin sıradanlaştığı yerde kim kenara itilir? Ya da “öteki”yi yaratmak bir iktidar meselesi mi?

Tüm Panayırların Heyulası - Kayıp Rıhtım Öykü Antolojisi

Meczupların Şafağı – Murat S. Dural

Anlatıcımız iki üniversite mezunu bir yazar. Askerde bir kaza sonucu bacağının birini kaybetmiş. İntiharın eşiğinde. Uyuşturucudan medet umuyor. Londra’ya göçtükten sonra zamanla kendisi gibi dışlananları bulup onlarla takılmaya başlıyor. Entelektüel birikimi ve sorgulayan zihni sayesinde “öteki”lerin arasında lider konumuna geçiyor ve bir isyan başlatıyor. İsyanın ardından da bir virüs vuruyor dünyayı. Düzen ve kaos. Kaos ve düzen. “Şafak ya da günbatımı.”

Bu öykü üzerine yazabilmek için onu defalarca yeniden okudum. Çünkü kolayca takip edebileceğiniz bir hikâyesi yok. Tabii her öykü net bir olaylar zincirine sahip olmak zorunda değil. Ama kendi adıma, bir öyküden keyif almamın sebeplerinden biri takip edilebilir bir hikâyedir. Her sanat eseri bir hikâye anlatır. Biz o hikâyeyi severiz ya da sevmeyiz. Meczupların Şafağı’nda da bir olaylar zinciri var ama daha çok anlatıcının tiradını okuyoruz. Sürekli bize vaaz veriyor. Bunu muhteşem bir dille yapıyor ama bir süre sonra ne kadar afili olursa olsun bu söylevden yoruluyorsunuz.

Gece Mavisi – S. İpek Ortaer Montanari

Ufak tefek suçlar işleniyor ve suç mahallerinde Komiser Yeşim’in ismi yazılı notlar bulunuyor. Tüm suçlarda benzer bir eşkal veriliyor: bir ucube, bir Quasimodo. Ucube ile Yeşim’in arasındaki bağı çözüyoruz öykünün sonunda. Cevap inanamayacağınız kadar yakında. Hatta aklın sınırlarını aşan bir yakınlık.

Öykünün polisiye izleği harika. Merakı diri tutan bir kurgusu var. Gizemin çözümüne giden yol çok heyecanlı. Ama gelin görün ki öykünün sonundaki deus ex machina, polisiye izleği ortadan kaldırıp fantastik bir boyut getiriyor. Benim derdim getirilen fantastik açıklamayla değil, bunun layıkıyla işlenmeyip gökten zembille inmesiyle.

Musmutlu Olacaktık – Bahadır Cüneyt Yalçın

Anlatıcımız bir Marslı. Bir göçmen. Türkiye’de mukim. Adı Burak. Rengi yeşile çalmıyor. Atanmış annesi, babası, atanmış teyze oğlu var. Dünya’ya alışmaya çalışıyor. Âşık olmuş, sevilmiş ama yürümemiş. Sevdiceği gidiyor, uzaklara. Bize de Marslı’mıza dert ortağı olmak kalıyor.

Antolojinin bana göre tek mizahi öyküsü. Onca karanlık öyküden sonra ferah bir nefes oldu. Mizahi öğeler barındıran başka öyküler de var ama Musmutlu Olacaktık’ı yüzünüzde sürekli bir gülümsemeyle okuyorsunuz. Dili öyle kıvrak, öyle lezzetli ki daha istiyorsunuz ama yazarımız tam tadında bırakıyor. Bir Marslı’yla bu denli hızlı duygudaşlık kurabileceğimi düşünmezdim. Burakçığım seni özleyeceğim.

Paşa Kılıcı – Ayça Erkol

Bir kıyamet sonrası dünyası. Ana karakterimiz harabeler arasında, oradan buradan çalıp çırptıklarıyla yaşamaya çabalıyor. Kimi insanlar bazı olağan dışı özellikler kazanmışlar: hayvanlarla konuşabilmek, ateşi çağırabilmek gibi. Karakterimiz de bitkilerin dilinden anlayabiliyor. O ve Paşa Kılıcı (sansevieria trifasciata) mutlu mesut yaşarken bir çocuk çıkıyor ortaya ve hikâye tepe noktasına ulaşıyor.

Bildik bir atmosfer ama bir adam ve bir bitkinin dostluğuyla özgün bir hikâye ortaya çıkmış. Yaşanmaz bir dünyada yeşermesini umarak umudu besleyen bu insanın hazin hikâyesi bize düşünecek çok şey bırakıyor. Her şeyiyle çok iyi bir öykü.

Mikro Koridorda Açık Saçık Bir An – Süreyyya Evren

Anlatıcımız bir koridorda ilerliyor. 25 yıl boyunca. Kesik dillerin sergilendiği bir dolabın önünden geçiyor. Bir dedikodu geliyor aklına. Kim kimi yalamış? Şifrenin peşinde. Koşuyor. Şifre faka basar mı? Koridorlar Birliği onu izliyor, kontrol ediyor. Tuvalette tuzaklar. Meşgul tanrıçalar, sirk kaçkınlarının maiyeti için mutfak kurmuşlar. Reenkarnasyon. Son.

Yukarıdaki özetten de anlaşılmayacağı üzere aşırı kapalı bir öykü ya da benim birikimim göndermeleri anlamaya yetmedi. Yine de ilginç bir deneyimdi. Bir Tarkovski filmi izler gibi okudum.

Ahtapot Çarpması – Onur Selamet

Anlatıcımız geçmişi anıyor. Babasıyla birlikte, arada bir yaptıkları gibi, kayığa binip göle açılıyorlar o gün. Devasa bir ahtapot gelip onlara saldırıyor. Saldırı sırasında anlatıcının yüzüne bir vantuz çarpıyor ve onulmaz yaralar bırakıyor. O toprakların gerçek sahibi ahtapot. Anlatıcının annesi de ahtapotun etkisinde, bir meczuba dönüşmüş. Yıllar sonra ahtapotun gizemini çözmek için uğraşan anlatıcımız, bir belanın içine sürükleniyor.

Antolojimiz harika bir öyküyle bitiyor. Şiirsel ve akıcı bir dil, masalsı bir hikâye. Ucubeliğin miras kalan, evlada geçebilen, sızan, nüfuz edebilen bir şey olduğunu harika bir şekilde anlatıyor.

Yayıma Hazırlama, Editörlük, Kapak

Daha evvel de söylediğim gibi bir antolojinin değeri derleyenlerin birikiminde ve emeğinde yatar. İyi bir öykü yanlış bir seçkide heba olurken ortalama bir öykü bir bütünün parçası olarak vazgeçilmez olabilir.

Harika bir tema belirleyip çok çeşitli edebi yaklaşımları olan harika yazarları seçen Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa’ya bu mücevher koleksiyonu için çok teşekkür ederim.

Öykülerin bize daha iyi ulaşmasını sağlayan editör Ceyhan Usanmaz’a, o müthiş kapak görseli için de Ebrahel Lurci’ye teşekkür ederim.

İç kapakta alt başlık olarak “Kayıp Rıhtım Öykü Antolojisi 1” yazıyor. Bu güzel başlangıcın bir geleneğe dönüşmesi temennisiyle yazımı sonlandırıyorum.

Oyla!

Bülent Özgün

Edebiyat ve sinema hayranı (bazen hangisini daha çok sevdiğini kendisi de bilmiyor), İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu, öğretmen; yazmayı, okumayı, konuşmayı, öğretmeyi ve bunların hepsi üzerine düşünmeyi seven bir ademoğlu. Bir hayaledici. Ne yazık ki hep böyle kalacak.

2022 The Story Prize kazananı brandon taylor

2022 The Story Prize’ın Kazananı Brandon Taylor Oldu

Songül Öden Atatürk Dizisi Zübeyde Hanım Disney

Disney’in Emma Watson’lı Atatürk Dizisinde Zübeyde Hanım’ı Canlandıracak İsim Bulundu