Us: Neden Sıra Dışı Bir Korku Filmi Olamamış?

Oscar ödüllü Jordan Peele imzalı "Us" filmi nihayet vizyona girdi! Biz de filmle ilgili hafif spoiler içeren, oldukça ayrıntılı bir analiz yazısıyla karşınıza geldik!

“Yeni konseptler olsun da ne olursa olsun, biz bir sürü fikre azar azar bütçe yatıralım, arada tutanları da öyle bir sağalım ki tutmayanların da parası çıksın,” misyonuyla seri piyango bileti alır gibi sinema sektörüne giriş yapmış, bu sayede ekmeğine bakarken arada iyi işlere de sebep olan Blumhouse Productions’ın fullfilmhemenhdizlecehennemi.org izleyicilerini şenlendirecek yeni filmi Us‘ı basın gösteriminde izledik. Us vizyona girdiğinde belki dikkatinizi çekecek, belki çekmeyecek, hakkında bolca övgü duyacaksınız, belki gösterimden kalktığını fark etmeyeceksiniz bile. Ola ki bir yerde karşınıza çıktı, sinemaya mı gitsem, evde bu akşam bunu mu izlesem yoksa hiç mi vaktimi harcamasam diye düşünüyorsunuz. Fazla spoiler verip tat kaçırmadan Us’ın ne hakkında olduğunu ve neyi nasıl yaptığını açıklamaya çalışacağım ki kararı siz verin. Bunun dışında ola ki izlemekte karar kılarsınız diye filmdeki olayların gelişiminden bahsetmeyeceğim.

Hazırsanız başlayalım.

Us, 20 milyon dolarlık minik bütçesiyle tipik bir Blumhouse filmi. Aslında “insanların negatif kopyalarının ortaya çıkması” gibi bayağı eski bir fikri işliyorsa da uzun bir süredir “şeytan çıkarmalı” filmler korku filmi türüne hakim olduğu için Us aralarında bir yenilik olarak göze çarpıyor. Eski “acayip öyküler” temalarını da özlemiştik zaten.

Filmin fragmanından da göreceğiniz üzere tatile çıkmış bir ailenin yazın kaldığı ev bir gece bir grup insan tarafından saldırıya uğruyor. Yüzler karanlıktan aydınlığa çıktığında ürpererek görüyoruz ki kendilerine saldıranlar yine kendilerinden başkası değil.

Kişinin kendisiyle karşılaşması gibi bir korku unsuru aslında epey gerilere gider. Buna “doppelgänger” adı verilir. Doppelgänger’a mitlerde bir yaratık olarak, korku hikayelerinde ölüm habercisi bir hayalet olarak, Edgar Allan Poe gibi yazarların elinde insan doğasını sorgulamanın bir yolu olarak rastlayabiliriz. Bazen de “otoskopik halüsinasyon” adı altında gerçek yaşamda karşımıza çıkar.

Kişinin kendi yansımasıyla karşılaşması konusu, kendi ruhunun derinliklerine uzanan bir tünel bulma imkanı olarak hikayeler anlatan bir varlık olan insanın her zaman ilgisini çekmiş gibi görünüyor. Örneğin Star Trek: The Original Series‘in ilk sezonunda Kirk’ün bölünmüş kötücül kendi bedeniyle olan mücadelesini izlediğimiz bir bölüm vardır. İzlemediyseniz özellikle bu filmin ardından çok iyi gider. Doppelgänger, Weird Tales türünden hoşlananların hevesini en tatmin edebilecek konseptlerden bir tanesidir. Kişilerin kendilerini tanımaya karşı duyduğu merak ve keşfe karşı duydukları korkudan besleniyor olabilir bu ilgi ki Us da bu temaya oynuyor zaten.

Peki Us bu örnekler arasında nerede duruyor?

Doğrusu, fragmanı ilk gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Filmin ilk yarım saatine kadar da bu heyecanım devam etti. Film, “300 milyon kafa, 600 milyon göz ve zilyon tane diş, biz kimiz, biz Amerikayız!” gibi ürkünç bir reklamla başlıyor. “Amerika” lafını duyup da bunun sadece arızalı bir reklam olduğunu anlayana kadar kafanızda Lovecraft evreninden fırlamış kozmik bir canavar imgesi oluşuyor bile. Yoksa kozmik bir bilinmezle mi karşı karşıyaydık?

Kopyalardan birinin kısık sesi William Wilson’a bir gönderme idi. Edgar Allan Poe’nun doppelgänger konusunu işleyen bir başyapıt olan bu hikayesiyle bağ kurması filmden beklentilerimi daha da arttırdı. Her şey iyi gidiyordu. Neydi bu kopyaların amacı? Filmin bu tekinsizlik yaratma biçimi başta takdirimi kazandıysa da, bunun çabucak dönüp tüketim toplumuna yapılmış ucuz bir sosyal eleştiriye bağlanması açıkçası benim gibi esrarengizi seven birinin tadını kaçırdı. Film de bunun farkında olacak ki türünün dümenini hızla slasher’a kırıp, bozduğu korku atmosferini kanlı bir kovalamaca gerilimiyle sağlamaya çalıştı. Bu hikayenin detaylarını izlemeyi size bırakıyorum.

Dünyanın Altındaki Tüneller

Film başta “bak dünyanın altında tüneller varmış…” dedi, ben “Arthur Gordon Pym’in Öyküsü mü, kutuplardan delik, içi boş dünya konseptine mi giriyoruz, yoksa modern Poesk mi? Jules Verne mü?” dedim, hemen gaza geldim, “tekinsizliğin dibine vuran bir acayiplikler hikayesi mi izliyoruz acaba, harika bir şey olmaz mı öyle çıksa?” dedim, çıkmadı.

“Uzun bir Twilight Zone bölümü gibi, dur bakalım nerelere kök salacak, yoksa kozmik bir bilinmezin mi içindeyiz?” dedim, kök filan salmadı. İnanın film kötülemeye meraklı değilim, aksine çok hevesli bir izleyiciyimdir ama beni üzüyorlar…

Çocukların “Sulara insanları kontrol edebilmelerini sağlayan bir madde katıyorlarmış” ile başlayıp orada kalan komplo teorisi, kopyaların çıktığı teknolojik tünellerle birleşince, kopyaların kaynağının bir hükümet komplosu olduğu izlenimini güçlendiriyordu. Bu teori aynı zamanda Kızılderili şamanların “kendini keşfetme” inancına da (?) ataçla tutturulmuştu. Yepyeni tüneller, kopyalanmış insanlar ve bir lunaparkın korku tüneline düşmüş antik Kızılderili inançları? Kızılderililerin eski inançları bu içerisinde insan kopyalanmış yepyeni tünellere nasıl bağlanabilirdi? Görünüşte eski inançlar, komplo teorileri, lunapark ürkünçlüğü, tüneller ve kopya insanlar bir aradaydı ama nasıl bir arada olabilirlerdi ki? Tünellerin ucu neden oradaydı ki bir kere? Günümüzdeki Kızılderililer bu tüneli fark edip üzerine park mı yapmışlardı? Filmin devamında ise gördük ki öyle olmuş ya da böyle olmuş bütün bunların hiçbir anlamı yok, çünkü kopyalar sadece ve sadece alegorik bir toplumsal mesaj için filmde varlar. Filmin büyük bir kısmında izlediğiniz gizemli olayların kopyaların varlık amacıyla hiçbir ilgisi, ilişiği yok. Tamamen boşuna izliyorsunuz bunları. Hiçbir yere bağlanmıyorlar.

Film ilerledikçe her şey birbirine bağlanıyordu ama bir şeyler yanlıştı. Bir bilinmezin içinde değildik. Her şey apaçık, elle tutulur, dokunulabilir bir gerçekti. Bilimsel deseniz bilimsel değildi, doğaüstü deseniz hiç değildi. Üstelik bu elle tutulur gerçeğin çözülebilir olan ama çözmedikleri için aklımda yukarıdaki soruları bırakan yarım bir açıklaması da veriliyordu. Bu bir “gizem” demek değildi ki. Bu sadece öyle yarım bırakılmış bir şeydi. Gerçek oradaydı. Öyleyse neyden korkacaktık ki? Film mistisizme göz kırpan bir gizem olarak başladı, sonra gizem kalmayınca bir slasher’a dönüştü, o da bitince bir komplo teorisi ve alegorik bir sosyal eleştiri olarak noktalandığında ben yüzümü buruşturuyordum. Böyle anlatınca bile olduğundan daha derin göründü film ama inanın değil.

GÖZ ATIN  The Twilight Zone Yeniden Ekranlara Geliyor!

Film Poesk bir kafayla yeni bir şeyin tohumlarını atmıyor. Poe’nun tohumlarını atıp da bugün çoktan filizlenip bin farklı dala ayrılmış bir ağacın eski tohumlarını da yeniden atmıyor. Film hiçbir zaman filizlenmeyecek çünkü üzerinde yeterince düşünülmemiş, tasarlanmamış bir takım fikirler ortaya atıp öylece bırakıyor. Filmin şurasına biraz şamanizmle ilgili referanslar koyalım ama sebep sonuç zincirinde hiçbir yere bağlanmasın. Şuraya bir adam koyalım o da öyle kalsın. Maksat gizem olsun. Hep tünelin başındalar ama nedense yıllar sonra ilk öldürülenler. Sürekli karşımıza çıkıp anlamlı gibi görünüp bir şey çıkacak zannettiğimiz simetrik sayılar, geometrik şekiller, tesadüfler koyalım, tekinsiz olsun ama onlar da öyle paranoya desen değil, doğaüstü desen değil, öyle kalsın. Başka ne koyalım? Komplo teorisi koyalım, gizemciler sever.

Filmde Her Şey Var

E kopyaların amacı anlaşılınca korku ve gizem ortadan kalktığı için filmi bir şekilde devam ettirmemiz gerek. Tabii ki bu “kopyalar” saldırgan, hadi filmin devamını slasher yapalım. Şimdi son olarak filmin başındaki şu reklamı kopyaların amacına bağlayalım ki tüketim toplumuna çok derin bir sosyal eleştiri getirip alkışları toplayalım. O kadar popüler gizem unsuru da koyduk sonuçta, daha ne, öyle değil mi? Görünüşte filmde her şey var. Hatta sonuna sinema tarihinin en klişe twist’lerinden birini de koyalım ki millet “vaaay!” da desin. Hikayeyi geriye dönük olarak iyice mantıksızlaştırsın ama boşver millet o sırada “vaaay!” diyeceği için onu görmez. Hem bu bir sosyal eleştiri. Bir alegori. Temsili olarak sınıf düşmenin nerede doğduğunla bir ilgisinin olmaması, yükselmenin yönteminin de birilerini aşağı indirmek olması gibi anlamları çıkartır nasılsa izleyici buradan, bize bol puanı verir. Twist’ten öyle başı döner ki bu olayın hikaye içinde ne kadar saçma bir yerde durduğunu böylece görmez.

Film pek yoruma açık olmayışı yüzünden “insanın kendisiyle karşılaşması” konseptinin zayıf örneklerinden birisi ne yazık ki. Yoruma açık değil derken neyi kastediyorum?

Film, hikayesini gerçek olduğunu iddia ettiği bazı hususlara dayandırarak başlıyor, ülkenin altındaki tüneller gibi ve bunun daha öte bir açıklamasını da yapmıyor. Yani aslında filmin üzerine kurulu olduğu bu tüneller “bilinemez” şeyler değiller. Ortaya çıkan kopyalar bir “bilinemez” değiller. Sadece hikayede araştırılmayan, bize de anlatılmayan şeyler ve gerçekler. Onları öğrenebilir, onları bilebilir, üzerlerinde çalışabilir, onlara dokunabiliriz. Bu da ürkünçlüğü kısa sürede yok eden durum.

Bir “bilinemez” ya da bir muamma dediğimiz şey ise farklı yönlere çekilebilen, kesin bir cevap vermemize imkan olmayan, yoruma açık, tekinsiz bir şeydir. Hayatımızdan geçer ve üzerinde bir denetim kuramayız. Gerçekliği dahi sorgulanabilir. Filmdeki kopyalar bilinebilir olmalarının yanı sıra, sadece yazarın belirlediği tek bir şeyi, topluma doğrultulmuş bir eleştiri okunu temsil etmek için oradalar. Yani kopyalar birer alegoriden ibaretler. Sadece gerçek dünyaya bir eleştiride bulunmak için varlar. Bunların ortaya çıkışını ve varlıklarını bu kadar somut köklere bağlamak gerekli mi gerçekten? Temsili olarak orada bulunan bir şeyin somut bir gerçeğe dayandırılması, benim yorum alanımı daraltıyor ve beni yazarın belirlediği anlamı çıkarmaya mahkum ediyor? Benzer bir durum The Shape of Water filminde de mevcuttu.

Filmde gördüğümüz olaylar yazar tarafından belirlenmiş tek bir anlama sahip olunca, film üzerine yapabileceğiniz tek çıkarım da yazarın belirlemiş olduğu bu anlamı arayıp bulmak oluyor. Doğal olarak olaylara dışarıdan bakmaya başlıyorsunuz. O gizem hissini iliklerinize kadar deneyimleyemiyorsunuz. Özdeşim kurma şalterini kapatıp, filme duygularınızla değil düşüncelerinizle bağlanıyorsunuz. Film bir anda epik tiyatroya dönüyor. Ama amaçladığı gizem ve tekinsizlik etkisini yaratmak için dramatik yapıya ihtiyacı var. Haliyle ne epik olabiliyor ne de dramatik etki yaratabiliyor. Ben yazarın bana verdiği mesajı yakalamaya çalışmaktan ne filmin amaçladığı tekinsizlik hissini ve filmde bulunmayan derinliği duyumsayabiliyorum ne de mesajı yakaladığımda filmdeki dramatik olayların duygusal bir anlamı kalıyor. Film dümdüz, didaktik bir mesaja dönüşüyor. Ben dümdüz bir mesajı olan bu filmin neden ısrarla bir gizem atmosferi yaratmaya çalıştığına anlam veremedim arkadaşlar. Film bununla ilgili değil ki?

Yaşanan olayların bir yanılsama değil de yine bir gerçek olup aynı zamanda yoruma da açık olduğu bir örnek, yazının başında da bahsettiğim Star Trek: The Original Series’in ilk sezonundaki “The Enemy Within” bölümüdür. Yanlış giden bir ışınlanma sonucu Kaptan Kirk pozitif yanı ve negatif yanı olmak üzere iki bedene ayrılır ve bölüm boyunca insanın yargıya varabilmek, uyumu yakalayabilmek için iki yanına nasıl da ihtiyacı oluşu konusu işlenir.

Bu kurgu üzerine çokça yorum yapılabilir çünkü Kirk’ün bedenin iyi ve kötü yanı olarak ayrışması alegorik değil biyolojik bir durumdur. Bir alegorinin ise hayata gelmesi için bir ışınlanma makinesine, bir komplo teorisine ya da gerçekçi bir sebebe ihtiyacı yok. Alegori yalnızca temsil değeriyle zaten varolabilir. O yüzden filmin kopyaların nasıl var olduğu konusunda ısrarlı gizem yaratma ve bu gizemi derinleştirmek için bir yanı komplo teorilerine diğer yanı eski inançlara dayalı yarım cevaplar verme çabasını aşırı gereksiz buldum. Eğer kopyaların filmdeki varlık sebebi sadece bir alegori ise nasıl ortaya çıktıklarının ne önemi var? Ona mantıklı bir açıklama getirmek ya da açıklamasının olduğu bir evren yaratıp gizem olsun diye o açıklamayı sadece tünellerde gözlerden gizlemek tamamen gereksiz bir şey.

Muamma Gerçeklikler

George Orwell Hayvan Çiftliği’nde politikacıların neden hayvan kopyalarının olduğunu (gizem de olsun diye yarım bir şekilde) açıklama zahmetine girse ne kadar tatsız olurdu bir hayal etsenize. Hatta yetinmeyip “bakın anlamadıysanız bunlar bizim toplum haa, işte bizim başımızdakiler böyle oldukçaaa…” diye açıklasaydı? Rezillik…

Yaşananların gerçekliğinin bile bir muamma olduğu William Wilson’da insanın neden kendisiyle bir mücadele içinde olduğunu sabahlara kadar yorumlayabilirsiniz. Us için bunu yapamazsınız. Us’ın sorgulatmaktan çok cevapları var. Eleştirmek istediği bir konu var. Ne olduğu tam açıklanmayan bir komplo teorisi üzerinden var ettiği kopyalar sayesinde insanlara yönelttiği bir yargı oku var. Biz çok kötüyüz, biz çok kıskancız, biz çok fesadız, işte bu biziz, işte “us,” işte Amerika! (Bak anlamadıysanız baştaki o reklam bu ha, aynı el ele tutuşuyürler o reklamdaki gibi! Amerikan Rüyası 300 milyon başlı bir canavar yani!) Film böylelikle zaten söyleyeceğini söylüyor, bana “Hmm evet, fenayız biz insanlar” diyebilmekten başka bir seçenek bırakmıyor ki? Çok gelişmiş bir Olacak O Kadar skeci gibi film yapmış adamlar.

GÖZ ATIN  John Ridley Kendi "The American Way" Adlı Çizgi Romanını Sinemaya Getirecek

Birileri bu kopyaları yapmış. Bunlar yerin altında senelerce gariban gariban takılmış. Yukarıdan gelen biri de tekrar kendi yerine kavuşabilmek için aklı fazla çalışmayan bunları örgütleyip yukarı salmış. Velev ki ben olayı yanlış anlamış olayım, gerçek tamamen başka bir şey olsun. Filmde bunun hiçbir önemi yok. Anlama hiçbir şekilde etki etmiyor. Çünkü bunların hikayenin vermek istediği mesajla hiçbir ilgisi yok. Bunlar hikayenin devamında hiçbir işe yaramayacak bilgiler. Filmin anlam katmanı uyduruk bir alegori ile sağlanacak ve ağzımıza çaldığı bir parmak gizem tamamen boşa çıkacak.

Üstelik inan bana filmin için farklı yorumlar yapmamı da istemezsin Jordan Peele. Yoksa “Devrimi ancak üst sosyal sınıftaki yeri çalınmış birisi mi lümpen proleteryayı örgütleyerek yapabilir yani? Bunu mu demek istedin? Üst sınıftakiler hariç gerisi hep aptal mı oluyor aşağıda yetişince? Onları ancak yukarıdakiler mi kurtarabilir?” diyerek çirkefe yatabilirim. Alegori doğası gereği sizi anlam konusunda pek de özgür bırakan bir edebi sanat değildir. Daha ziyade bir ilişkiler ağını başka bir formda izah etmeye yarar. O ağı iyi kuramadıysanız, milletin gözünü boyamak için twist mwist koyduysanız da kendi kazdığınız kuyuya düşebilirsiniz böyle.

Alegorik bir hikayede, hikaye sizi tek bir anlam çıkartmaya zorlar ve olaylara yazarın belirlediği çerçeve dışında baktığınızda hikaye anlamını yitirir, yavanlaşır. Us’ta da böyle oluyor. Tabii bu sadece benim hissiyatım da olabilir. Eğer alegori konusunda böyle düşünmüyorsanız belki Us sizin için çok keyifli bir filmdir. Us’ta kopyalar yazarın dışına çıkılamaz bir şekilde belirlediği tek bir şeyi temsil ediyor ve bunun dışında olayların hiçbir anlamı yok. Bu anlamı bulmak sizin için keyifli bir arayışsa evet Us keyifli bir film. Ben yine de yazar tarafından bir sosyal eleştiri yapmak için ortaya atılmış kopyaların varolagelme şekillerinin gereksiz yere yarım bir şekilde açıklandığını, haliyle filmin de gereksiz yere slasher’a dönüştüğünü, sonunda verilen mesajın da iyice gözümüze sokulmasıyla filmin tadının hepten kaçtığını düşünüyorum. Evet, çok şey istiyoruz biz şu insanlar, birbirimizi çekemiyoruz ve diğerlerini kıskanıyoruz, hep onların yerinde olmak istiyoruz falan filan. Ee, peki?

Filmde sürekli karşımıza çıkan, birbiriyle uyuşan geometrik desenler, çifte sayılar, ikiz olma, takip edilme konusunda baş karakterin paranoyası gibi de algılanabilir, doğaüstü uğursuz bir şeyin sahiden de yaklaşmakta olduğu şeklinde de. Bir şey yaklaşıyor mu? Evet. Meta düşünürsek korku filmine geldik sonuçta. Doğaüstü bir şey yaklaşıyor mu? Hayır, pek sayılmaz. Yani paranoya var mı? Hem evet hem hayır. Sadece bunların filmdeki olaylarla bir ilgisi yok. Yani, bu paranoyalar bizi gerçekle hayal arasında ne olduğunu anlayamayacağımız bir yerde tutarak tedirgin ediyor mu, gerçekliği sorgulatıyor mu, film bunun üzerine mi kurulu? Kesinlikle hayır. Sırf anlık tekinsizlik yaratmak olsun diye filmin içine yerleştirilmiş, devamında hiçbir anlamı olmayan sahneler bunlar.

Alegori

Yani film bunlarla size çok acayip anlamlar üretiyormuş gibi yaparken aslında hiçbir şey yapmıyor, söylemek istediğim bu. Bunun ayırdına varabilmek önemli çünkü iyi filmle iyi filmmiş gibi yapan kötü film arasındaki ince farklardan biridir bu. Yazar ve yönetmen Jordan Peele bunları filmin içine yerleştirip iyi bir kurguyla birbirine bağlamış mı? Evet. İşte bu büyüye kapılmayın. Bütün o tesadüfler, Kızılderili inançları, tüneller, komplo teorileri, bunlar film için bir şey ifade etmiş mi ona bakmak gerek. Bunların filmin alegorik ana mesajına hiçbir katkısı yok. O halde bunlar ne kadar güzel sahneler olsa da filmde bir şeye yaramadığı müddetçe tamamen gereksiz ve budanması yerinde olacak fazlalıklar. Bunları filmde tutmak bana sorarsanız seyirciyi kandırmaktan, çok derin rolü yapıp aptal yerine koymaktan başka bir şey değil.

Eğer kurgu istiyorsanız filmin bir sürü noktası birbiriyle bağlantılı ama filmin bütününde ya da hikayenin sonunda bu kesişmeler hiçbir anlam ifade etmiyor. Bize hiçbir şey söylemiyor. Sadece öyleler. Onu da aldım buraya bağladım. Aferin çok güzel bağladın da niye bağladın? Mesaja bakılınca alkış aldın ama bütüne bakınca ortaya anlamlı bir resim çıkmadı ki? Madem bütün amacın politik eleştiriydi, neden kaç saat gizem filmi rolü yaptın?

Twilight Zone bir bölümünde dünyada tek başına kalmış bir adamın hikayesinden başlayıp onu uzay yarışındaki çok uzun süren yolculuklar sırasında yaşanan triplere bağlayarak izleyene bir şey düşündürür. Bu motif, insanın başına gelebilecekler, beynin algısının bükülebilir oluşu, kendiliğinden acayiptir. Gerçek bir acayipliktir. Us’ın “bir ailenin negatif kopyalarının ortaya çıkması temalı” fragmanını izlerken bu algı üzerine oynamış bir film olabileceğini düşünerek neden heyecanlandığımı şimdi anlayabiliyor musunuz? Buradan çok çılgın yerlere gidilebilirdi. Hele de Jordan Peele’ın Twilight Zone’u yeniden canlandıracak olduğu haberi ortada dolaşırken bu filmi duyduğumda bütün o “Weird Tales” üst başlıklı öyküler aklımda dönmeye başlamıştı.

İzlediğim Us ise Twilight Zone’un aksine, sırf acayip olmak için acayip. Bir şey ifade ettiğinden değil. Hiçbir yanılsama olmaksızın yaşananlar anlamsız ve sığ bir politik eleştirimsi. Bol jumpscare’li, az kanlı geyik bir slasher, son olarak da sığ bir alegoriden ibaret saçma bir komplo teorisi. Gerçekten uzun analizler kasıp anlamlar çıkarmaya değecek bir film değil. Tam tersine, Us’ın neden kötü bir gizem filmi olduğunu uzun uzun anlatmalıyız. Us’ın politik boyutu, iyi düşünülmemiş, boşluklarla dolu tutarsız bir gerçekçi kurgunun, gerçek yaşamın sığ bir alegorisi olarak sunulmasından öte bir şey değil. Tolkien eserleri için “kartallar aslında Amerika’yı temsil ediyürmüş!” dediklerinde bu yüzeysellik karşısında nasıl üstümüzü başımızı yırtasımız geliyorsa “Us’ta kopyalar aslında Amerikan Rüyası’nı eleştiriyürmüş!” dediklerinde de benzer bir tepkiyi veresim geliyor.

GÖZ ATIN  Spawn Yıllar Sonra Tekrar Beyazperdeye Dönüyor!

Daha da korkuncu ne biliyor musunuz? Tolkien için söylenenen şey o yorumu yapanın kendi yüzeyselliğiyken, Us için söylenen şey gerçek. Filmin ismi zaten “U.S.” İncelikli kurulmamış bir alegori, iyi çekmeyen bir elektrik süpürgesi gibi yüreğe kasvet verir.

Us, bittiğinde eğer umursuyorsanız aklınızda bin tane soru bırakıyor ama çok gizemli olduğundan değil, bir fikir bulunup yeterince geliştirilmemiş ve çelişkilerle dolu olduğundan.

Filmde ürkünç bir iki sahne ve durum var ancak filmin geneli korkunç değil. Bu sahneler kişinin bir ikizinin ortaya çıkmasıyla bağlantılılar ama filmin varmak istediği mesaj noktasıyla bir ilgileri yok. Film sadece amaçladığı alegoriyi yaratıp kendi vermek istediği mesaja varmak için ilerliyor, kişinin kötücül ikizi konusunu işlemek için değil. Us genelinde sırıtarak izleyeceğiniz bir film. Zaten kopyaların amacı aşağı yukarı anlaşıldıktan sonra geriye bir korkunçluk da kalmadığı için slasher sahneleri iyice geyiğe bağlıyor. İnsanlar kötü filanlar. Mesajımız bu. İnsan ruhuna bir alegoriyle ışık tutmaya çalışan bir filmin, mantıklı bir açıklamaya da, gizeme de ihtiyacı yok. Us keşke tamamen komedi-gerilim tarzında olsaymış. Çiçek gibi film olurmuş doğrusu. Bütün o başlarda yaratmaya çalıştığı gizemin filmin amacıyla da, anlamıyla da o kadar alakası yok ki…

Kopyalarla ana karakterler arasında tabii ki bir bağ var. Kopyalarla birbirlerine bağlılar ve zaman zaman bir aynadaki yansıma misali birbirlerini kontrol edebiliyorlar. Doppelgänger hikayelerinde bedenlerin ruhlarının ortak olması gibi bir durum vardır. Filmde her şey somut, bilinebilir, dokunulabilir, açıklanabilir, tekinsizlikten uzak olduğu için insanlar bu bağı zaman zaman kendi lehlerine kullanıyorlar. Böyle bir bağın varlığından bahsetmez ama kontrol edilemez etkilerini gösterirsen bu “gizem” olur. Hayatımıza tesir eden bu gücü anlayamayız, ürkünç ve tekinsiz olur. Ama bağlantıyı böyle üzerinde deney yapar gibi kullanır ve çözüme gitmekte kullanırsan ortada bir gizem filan kalmaz.

Tıpkı şeytan çıkarma filmlerinde korkunçluğun bittiği kısmın şeytan çıkartma kısmı olması gibi. The Conjuring 2‘nin korkunç kısmı Valak’ın evin içinde belirmesi mi yoksa cehenneme geri gönderildiği sahne mi, bir düşünün. Artık dokunulabilir, bilinebilir, üzerinde denetim kurulabilir bir şeye dönüşmüştür o. Mücadele edilebilir. Haliyle ben de geek sorular sorarak bu bağın tam olarak nasıl işlediğinin açıklamasını beklerim ki bu altından asla hakkını vererek kalkamayacağın bir şeydir. Üstelik o bağı tutarsız kullanırsan, kurgunun senin istediğin yöne gitmesi için işine geldiği noktada kullanıp işine gelmediği noktada kullanmazsan, bu düşünce tembelliği, eksik bir yazım ve ham yazarlık olur.

Us, bir fikir üzerine kurulu bir film.

Akıllarına eski doppelgänger konseptini mantıklı temeller üzerine inşa ederek bir sosyal eleştiri yapmak gelmiş ve bunun etrafına bir hikaye örmeye çabalamışlar. Blumhouse’un yaptığı şey zaten bu, değişik fikirlere para yatırmak. Bu ne sebeple yapılıyor olursa olsun değerli bir şey. Adamlar ekmeklerine bakarken bizim de elimize yeni fikirlerin denenmesi geçmiş oluyor, kötü olursa da söyleriz, biter. Ama yeter ki birileri söylesin.

Yanlış anlamayın, bir filmin illa bir anlam üretmesi de gerekmez. Tamamen anlamsızlıklar bütünü gibi görünen bir şey de bütününe bakınca genel bir ileti olabilir. Bu film, anlamlı olma çabası içine girmiş ama cürmü yetmemiş bir film. Altı doldurulmak istenen birçok şey havada kalmış. İnsanlar anlamadıkları şeylere “galiba çok anlamlı, ödül atam da rezil olmayam” diyerek seviyormuş gibi yaklaşmaya kendilerini mecbur hissediyorlar çünkü artık çevrelerindeki herkesin ödül attığını görüyorlar. Arkadaşlar bu film öyle “yüksek sanat” filmlerden biri filan değil, ben size dürüstçe söylüyorum.

Filmde anlaşılmayacak hiçbir şey yok, derinde filan bir anlam da yok, gizem de yok, sadece altı iyi doldurulmamış şeyler var. Son yıllarda “sonraki filme bırakmak” ile “bir şeylerin eksik kalması” ya da “anlamlı olan” ile “anlamlı-ymış gibi yapan” filmler birbirine çok karıştırılır oldu, neden ben de bilmiyorum. Sanırım stüdyo filmleri çağı seyircinin izleme alışkanlığını evriltti, ortaya yeni bir şeyler deneyen popüler bir film çıktığında ne yapacaklarını bilemeyip üzerine ödül atıyorlar. Suspiria gibi sahiden iyi filmler ise kenarda köşede kalıp gidiyor. Aynı seyirci kitlesi filmin renk paleti koyu olunca filmi karanlık film sanıyor, Deadpool gibi filmleri artık “sert film” yerine koyuyor. Üstelik bu yeni nesille ilgili bir şey de değil. Rotten Tomatoes‘a girip bakınca yazılı basından koca koca köşe yazarlarının Denis Villeneuve’e “yeni Kubrick,” Jordan Peele’a “yeni Hitchcock” dediğini filan görüyorsunuz. Daha neler arkadaşlar, daha neler.

Yine Jordan Peele’ın yazıp yönettiği Get Out‘u da benzer sebeplerden ötürü hiç sevmemiştim. O filmi sevdiyseniz, “fantastik filmde mantık aranmaz” hatta “filmde mantık aranmaz, yoksa tadı çıkmaz” kafasındaki bir neo-sinema seyircisi iseniz filmi sevebilme ihtimaliniz yüksek. Önümüzdeki günlerde şusu busu bahane edilerek filmin üzerine ödül ve bol puan atılması da muhtemeldir.

Kapatırken…

“İblisli korku filmlerinden baydım, mantıksızsa da varsın olsun, maksat yeni bir deneme göreyim,” diyorsanız Us illa ki görülmeye değer. Filmin yönetmenliği, çekimleri, teknik yönü, oyunculukları, küçük bütçesini ekonomik bir şekilde kullanışı gayet takdire şayan. Benim gibi artık kötü filmlere hiç tahammülünüz kalmadıysa da tavsiye etmem, illa sinemada görmeye gerek yok. Bir filmden mantık hatalarını çıkardığınızda olaylar 3 dakikada çözülüp bitecekse, evet, o film hiç var olmamalı. Ben aynı anda hem mantıklı hem de iyi filmlerimle mutluyum.

Blumhouse hem ekmeğine bakarken hem de sinemaya yeni konseptler kazandırma peşinde, Jordan Peele da yine güzel işler peşinde, yenilik peşinde. Sadece keşke o fikirlerin üzerine biraz daha kafa yorsa. Yeni Twilight Zone’u da böyle anlamlıymış gibi görünüp aslında bomboş anlamsız bir şey yapacaksa işimiz iş…

  • 13
    Shares

1990 İstanbul doğumlu tiyatro insanı, yazar ve çizer. Hoşnutsuz kişi. Dedektiflik ve bilimkurgu sever.

Us: Neden Sıra Dışı Bir Korku Filmi Olamamış?

Oscar ödüllü Jordan Peele imzalı “Us” filmi nihayet vizyona girdi! Biz de filmle ilgili hafif spoiler içeren, oldukça ayrıntılı bir analiz yazısıyla karşınıza geldik!

  • 13
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla İnceleme, Sinema
Terminator: Dark Fate Filminin Çıkış Tarihi Kesinleşti

Arnold Schwarzenegger ve Linda Hamilton'ın eski rollerini canlandıracağı Terminator: Dark Fate, kasım başında bizlerle!

Kapat