Uzaktan Kumandalı Kız: Antikapitalist Bir Hiciv

Bilimkurgunun büyük ustalarından James Tiptree, Jr.’a 1974 yılında Hugo Ödülü kazandıran ve aradan geçen onca zamana rağmen eleştirel yanını hâlâ koruyan "Uzaktan Kumandalı Kız" romanını inceledik.

Söz konusu bir İthaki Bilimkurgu Klasiği olunca incelemenin başında Cemalettin (Bay Karamsar) Sipahioğlu’nu bekliyordunuz, değil mi? Eh, bu defa işler değişti. Uzaktan Kumandalı Kız’ın operatörü olarak yazının başında ben varım.

James Tiptree, Jr.’ı nasıl bildirdiniz? Bir bilimkurgu üstadı olarak, değil mi? Ama onun bilimkurguculuğuna gelmeden önce bu uzaktan kumandalı yazarın kadın operatöründen bahsetmek istiyorum: Alice Bradley Sheldon’dan. Ressam, görsel sanatçı, eleştirmen, hava kuvvetleri istihbaratçısı, CIA çalışanı, psikoloji üzerine doktora yapmış Dr. Alice B. Sheldon’dan. 1987’de, 72 yaşında intihar eden o ustadan…

Alice Bradley Sheldon “kadından bilimkurgu yazarı olmaz” denilen bir dönemde James Tiptree, Jr. mahlası altında birbirinden önemli eserler yazmış ve bir erkek zannedildiği için tüm dünyada övgü toplamış bir isimdir. Kadın ile erkek üslubu denilen o kalın çizginin üzerinde yıllar yılı dans etmiş, onu yok saymış, geçerliliğini rafa kaldırmış bir yazar var karşımızda. Kendisine editörlük yapan ve bir başka bilimkurgu ustası olan Robert Silverberg (büyük hayranıyımdır), James Tiptree, Jr.’ın kadın olduğuna dair söylemler ilk çıktığında yaptığı açıklama dikkat çekicidir. Silverberg pek çoğumuzun aklındaki tabloyu dile getirdiği gibi, James Tiptree, Jr. ‘ın bir kadın oluşu bu gibi kabullere bir cevaptır da. Bir antitez gibidir. Tek farkı, tez aşamasını çoktan aşmasıdır.

Ne demiştir peki Silverberg usta?

“Tiptree’nin bir kadın olduğu söyleniyor ama bence bu saçma bir iddia çünkü Tiptree’nin yazdıklarında kaçınılmaz biçimde erkeksi bir yan buluyorum ben. Bence Jane Austen’ın romanlarını bir erkek, Ernest Hemingway’in öykülerini bir kadın yazamazdı.”

Öte yandan Le Guin ne demiştir?

“…bu kez Woolf’un romanı Orlando geliyor aklıma. Alice Sheldon’ın Orlando’yla pek çok ortak yönü var ve yalnızca olduğu şey ve kişi olmak, Orlando gibi onu da cinsiyetçiliğin temelindeki mantık ve ahlak safsatalarının çürütülemez eleştirisi haline getiriyor.”

Hayatına erkek olarak başlayıp, sonrasında herhangi bir ameliyatla değil, “dönüşmek” fiilinin doğrudan anlamıyla kadın olarak devam eden Orlando karakteri Tiptree, Jr. için muazzam bir tanımdır bu. Woolf’un romanının yarısında erkek, yarısında kadın olarak yer alan Orlando’ya bakarak Tiptree, Jr.’ın yazarlık serüveninin özetini görürüz. Onun üslubuna dair Silverberg’ün getirdiği yorumsa gözümde bir başka şeyin kanıtıdır.

Kraliçe’nin Woolf’un Orlando’suna olan benzetmesini görüyor ve artırıyorum. Silverberg’ün yorumunu ve yazarın aslında kadın oluşunu aynı potada erittiğimde yine Woolf’ta son buluyorum. Kendine Ait Bir Oda’da “çift cinsiyetli zihinler”den bahseder Woolf. Shakespeare de bunların başında gelir. Bu iki yoruma ve okuduğum kitaba bakarak rahatlıkla söyleyebilirim ki James Tiptree, Jr. çift cinsiyetli bir zihne sahip, eşsiz bir yazardır.

Peki bu yazının konusu olan Uzaktan Kumandalı Kız da neyin nesi? Değil mi?

Uzaktan Kumandalı Kız, bilimkurgunun siberpunk alt türünde yazılmış bir antikapitalist kısa roman. Hatta romancık bile diyebiliriz kendisine, zira 72 sayfalık bir hacme sahip.

Yazarın üslubunun kitabın her şeyi olduğu, anlatıcının şimdiki zamana başvurduğu ve âdeta parmağıyla karakterleri okura işaret ederek alaya aldığı distopik bir düzenin hikâyesi. Yaşanacağı baştan belli trajediler bile yazarın kaleminde bambaşka bir hâl almış durumda. Öyle ki, ağlanacak halimize son derece irite olmuş biçimde gülüyoruz desem pek de yanlış olmaz.

Uzaktan Kumandalı Kız, reklam kelimesinin kendisinin bile sansürlendiği, reklamların insanlar gözlerinden tamamen saklandığı bir gelecekte geçiyor. Ne kadar güzel, değil mi? Ama durun, çünkü işler çok ama çok tanıdık bir hâle gelecek. Çünkü en ufak şekilde reklama kayacak şeyler ciddi kontrol mekanizmalarının denetimi altındayken kaçak bir yol bulunmuş bile: İkonlar. Evet evet, hani şu bizim sosyal medya ikonları gibi. Markaların reklamlarını yapabilmek için bu ikonları giydirip kuşatması, ürünlerini kullandırtması gibi. Tek farkı, bu ikonların tasarlanması. Bir çeşit android gibi düşünün yani. Öte yandan kendilerine ait bir beyinleri olmadığı için onları kontrol edecek birine ihtiyaç duyuyorlar. Yerin altına gömüp gün yüzü göstermeyecek, bu güzeller güzeli bedene âşık olacak ve şirketlerin bu küçük(!) sırrını sonuna kadar saklayacak türden hem yetenekli hem de zavallı operatörlere…

Ah, P.Burke burada sahneye giriyor. Kitabın ilk paragraflarında anlatıcısı tarafından aşağılanmaya başlayan, çenesinden gözünün altına kadar mosmor bir doğum lekesiyle doğmuş, çarpık bedenli, kambur bir ucube o. Ama şimdi fırsat ayağına geldi. Hayatında hiç olmadığı kadar güzel olarak, insanların onun dudaklarından bir çift kelime duyabilmek için ölecek hâle gelişine şahit olarak yaşayabilir. Tabii buna yaşamak denirse… Ne de olsa, uzaktan kumandayla kontrol edip asla yaşananları birebir tecrübe edemeyeceği, basbayağı bir aldatmacanın içinde yaşayacağı bir hayattan bahsediyoruz. Bir ucube daha ne isteyebilir ki?

Patrick Süskind’in Koku’su Uzaktan Kumandalı Kız’ın Üzerine Siniyor

72 sayfalık bu roman boyunca beni her şeyden öte etkileyen bir unsur vardı ki, hem Patrick Süskind’i hem de şaheseri Koku’yu neredeyse bütün kitap boyunca anıp durmama neden oldu. Tiptree, Jr.’ın üslubu, özellikle başkarakter P. Burke’e olan yaklaşımı, Süskind’in Jean-Baptiste Grenouille’a olan yaklaşımını son derece andırıyor. Başrol biçtiği ana karaktere karşı aynı tiksinti, aynı hor görü ve aynı doğrudanlığı taşıyor. Dahası, nasıl ki Grenouille’un yanından ayrıldığı her kişinin başına gelen talihsizlikler karşısında anlatıcısı hiçbir acıma belirtisi göstermeyip çok sıradan bir şeymiş gibi anlatıyorsa, yazarımız da P. Burke’e gösterdiği alaycılığı diğer tüm karakterlere, hatta okurun kendisine bile yöneltiyor. Kitabın başında zombi diye hitap ettiği okuru, kitabın sonunda da yine zombi hitabıyla uğurluyor.

Bu zombi hitabının üzerine daha sonra eğileceğim. Onun öncesinde yazarın üslubu (bu noktada çevirmenin gücü de söz konusu) üzerine söylemek istediğim birkaç şey var.

Tiptree, Jr.’ın anlatım biçiminde açık bir alaycılık var. İlk cümlesinden sonuna kadar hiçbir karakterine ayrımcılık yapmayarak hepsini öyle bir alaya alıyor ki… Ucube karakterini yererken de, güzelliğiyle nam salan Delphi’yi tanımlarken de aynı tonu koruyarak ortaya siberpunktan önce başka bir türü koyuyor: Hicvi.

Kelime seçimleri burada büyük rol oynuyor. Olayları anlatırken, durumların dramatikliği ya da trajikliğini öne çıkarmak gibi bir çabası yok. Aksine, onların duygu ve düşünceleriyle öyle bir eğleniyor ki, sanki muzip bir küçük tanrıymışçasına yaratımlarına karşı aşağılayıcı bir tavır dahi takınıyor.

Tiptree, Jr. bunu son derece bilinçli ve akıllıca bir biçimde işliyor. Üslubuna bu bilinçli yaklaşımı ilmek ilmek işlerken de ince bir işçilik çıkarıyor. Çünkü biz bunu sadece açıkça alaycı olan ifadelerinde görmüyoruz. Yan yana gelmemesi gereken kavramları aynı cümlede ustalıkla kullanıp, okurun bilinçaltına rahatsız edici sinyaller gönderişinde de gözlemliyoruz.

Ne demek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım,

HAYATIN BOYUNCA görüp görebileceğin en sevimli kız çocuğu doğrulup oturuyor yatakta. Ürpererek hafifçe titreyişi melekler için porno âdeta.

Meleklerle pornonun aynı cümlede olması, dahası melekler için pornodan bahsediliyor olması size de bir şeyler düşündürmüyor mu?

Aydınlanan odadaki elf kızı yerden kalkıyor, cam duvara sevimli bir bakış atıp şeffaf bir kabine giriyor. Burası banyo, başka ne olacaktı? Naklen canlı bir kız o. Bütün gece uyuyan naklen canlı kızların kalkınca tuvalete gitmesi gerekir – beyinleri yan odadaki sauna kabininin içinde olsa bile.

Eh, yazar daha ilk cümleden doğrudan hitap ettiği okurun peşini eserin sonuna dek bırakmıyor. Okur da anlatıcının tepeden bakan tutumundan nasibini alıyor.

 Yani kollarında saldırıya uğrayan kuşa öfkeden ve aşktan kusacak halde bakarken sevgilisinin tamamını kucaklamadığı gelmiyor aklına hiç. İçinde biriken manyakça kararlılıktan söz etmeme gerek var mı?

Yazar bu alaycılıkta öyle kararlı ki, karakterlerinin aşkını bile aktarırken bir gram acıma göstermekten, olayın traijkliğini bir an için okura yansıtmaktan yana değil. Gözü dönmüş âşıklarını kusturacak hâle bile getirebiliyor. Bunu herhangi bir eserde kolay kolay göremeyiz.

Çok Kudretli Şeylerdir İsimler

James Tiptree, Jr. ile Uzaktan Kumandalı Kız ve Süskind ile Koku’nun bendeki çağrışımlarından bahsederken isimlerin gücünden de bahsedelim isterim.

Le Guin’in yakın arkadaşı olan ve onu uzun süre boyunca bir erkek olduğuna ikna etmiş olan Tiptree, Jr., isimlendirme konusunda dostunun gerisinde kalmıyor. Yine tam bu noktada Süskind’e uzanacak olursak, nasıl ki Alman yazarımız hor gördüğü başkarakterine “kurbağa” anlamına gelen Grenouille adını verdiyse yazarı, Tiptree, Jr. da uzaktan kumandalı kızı kontrol eden ucubesine “boğmak, bastırmak, susturmak” anlamına gelen “Burke” soyadını layık görüyor.

Ancak isimlerin gücü burada bitmiyor. P. Burke nasıl susturuluyor? Bundan bahsetmedik. O kendi adıyla, onu o yapan kimliğiyle susturuluyor. İsimlerin gücü yalnızca telaffuzlarında kalmıyor, sosyal bir şiddet aracına da dönüşüyor. Çünkü P. Burke’ten Delphi’ye giden süreçte, Delphi’nin adı P. Burke’ün adını temsil eden “P”den geliyor. Bu ucubeye sosyal çevrelerce yakıştırılmayan güzeller güzeli isim Philadelphia, anlatıcısı tarafından meleklerin porno yıldızı olarak ima edilen o mükemmel kıza yapıştırılıveriyor. Kısaca Delphi deniyor böylece ona.

Oysa ne anlatıcısı ne de onu ait olduğu çukurdan çıkarıp başka bir çukura tıkarak rüyalarını gerçek kılanlar ona kendi adıyla hitap etmeyi düşünüyor. Ona ait olan adın güzelliği görüntüsüyle öyle çelişiyor ki kitapta bir kez bile uzaktan kumandalı kızın operatöründen bahsedilirken P. Burke dışında bir şey denmiyor. P harfi asla açılmıyor. P’nin ona kattığı kişilik de etrafca ondan sökülerek Delphi illüzyonu girdabında iyice boğulmasına yol açılıyor.

Buradan hareketle kitabın antikapilast yanı kadar feminist yanına da uzanmış oluyoruz. Reklam dünyasının ikonuna can verecek operatörlüğe soyunan P. Burke’ün bugüne kadarki en iyi operatör oluşu ya da Delphi’nin ağzından konuşurken söylediği akılcı sözlerin hiçbiri onun değerini artırmıyor. O, bir ucube olarak yerin altına hapsedilmiş ve bir hayalle avunmasına izin verilmiş bir yaşam formu. Kadın bile değil kimsenin gözünde. İnsan dahi değil.

Delphi içinse durum aynı oranda rahatsız edici. Sadece güzel olması için üretilmiş, asla kendi kişiliği ve hatta kendi beyni bile olmayan bir güzellik organizması o. P. Burke ya da bir başkası kumandadan elini çektiğinde kendi başına ayakta bile duramayan, içi boş bir oyuncak bebek. Kendi iradesinden mahrum, ancak kendisi gibi güzel olan her şeyin sahibi. Ve kitap bize gösteriyor ki kusursuz olanın, göze hoş görünenin bir aklı olması toplum tarafından arzu edilmiyor. Tiptree, Jr., ya da tam bu noktada ona gerçek adı olan Alice B. Sheldon ile hitap edelim, bunu harika biçimde sembolize ediyor.

Çeviri ve Editörlük

Kitaba dair içime sindiği kadar beni büyüleyen şeylerden bir diğeri de kesinlikle çeviri ve editörlüğüydü.

Öncelikle çevirmen koltuğunda Begüm Kovulmaz gibi yetkin bir ismi görüyor olmak daha adını görür görmez kitaba olan inancımı artırdı diyebilirim. Kendisini son olarak 2017 Pultizer ve 2017 Arthur C. Clarke ödülü sahibi Yeraltı Demiryolu kitabının çevirisinde görmüştük. Bunun yanı sıra Salman Rushdie’nin Floransa Büyücüsü ve George Orwell’ın kaleme aldığı Dali’den Karakurbağasına Bazı Düşünceler gibi tanıdık kitaplarda da kendisinin emeği mevcut.

Begüm Kovulmaz’ın yazarın üslubunu aktarış şekli benim için son derece tatmin ediciydi. Bir okur olarak damağımda bir tat bıraktı. Bilenler bilir, bazı çeviriler iyidir fakat lezzetten yoksundur. Bu çeviri için böyle bir şey söz konusu değil. Kendisinin ellerine sağlık.

Alican Saygı Ortanca’nın editörlüğü ve Ömer Ezer ile Emre Aygün’ün düzeltisi de bu esere yaraşır biçimde titizlik içeriyor. Onların da emeklerine sağlık. Bize tertemiz bir okuma alanı sunmuşlar.

Son olarak, bir çılgınlığa imza atıp James Tiptree, Jr.’ı bizlerle buluşturan İthaki ailesine de teşekkür etmek istiyorum. Neyse ki bir kitapla ayrılmayacağız kendisinden. Şöyle bir ipucu var önsözde,

“Houston, Houston, Do You Read?/Houston, Houston, Duyuyor Musun?”* adlı öyküsü, kimliğinin ortaya çıkışından o kadar kısa süre sonra yayımlandı ki, öyküyü geri çekmek için iyi bir bahane bulacak zamanı bile bulamadı, o da gitti bir cengele saklandı.

*Bu eser, İthaki’nin yayın planındadır. –yhn

Sözü not ettim, bekliyorum 🙂

Durumumuz Bundan Vahim

Bu kısacık roman 70’lerde yazılmış ve arka kapağında bize bir distopya sunduğu söyleniyor olsa da, günümüz bundan daha korkunç bir hâlde. Emin olun.

En azından Uzaktan Kumandalı Kız’ın dünyasında reklamlar yasaklanmış, adı bile anılmaz halde. Pek biz ne yapıyoruz? Kafamızı çevirdiğimiz her yerdeki billboardlar, TV’lerde sonu gelmek bilmeyen reklamlar, internette izlediğimiz videolarda, sosyal medyada bile karşımıza çıkan tanıtımlar… Radyolarda cingıllar… Bunlar da yetmiyormuş gibi sosyal medya ikonlarımız var bir de, değil mi? Kendi Delphi’lerimiz. Birileri tarafından yaratılmamış olsa da “birileri” tarafından yapılmış kadın ve erkek Delphi’lerimiz…

Sevgili Alice Bradley Sheldon, emin olun, dünyanın vardığı noktada sizin çizdiğinizden daha kötü. Bize “zombi” diye hitap edişinizin nedenini anlıyorum. Bizler medyanın yarattığı zombileriz. Ama inanın,  tüm samimiyetimle söylüyorum ki, artık zombileri bile aratır hâle geldik.

Bir günde bitecek, belki başlarda çok da etkilemeyecek, ama dikkatli gözlere sunacak çok şeyi olan bir kitap var karşınızda. Ben okunması yönünde kullanıyorum oyumu. Malum, ülke gündemi seçimlerle sarsılıyorken, ben de okumaktan yana oy kullanmak istedim.

Başka incelemelerde görüşmek üzere zombi. Ben de bu zombilik müessesesinde senden geri kalmıyorum hani.

  • 75
    Shares




Genel Yayın Yönetmeni
2009 yılında Kayıp Rıhtım'a elimi verdim, sonra da ruhumu kaptırdım. Bu yolun devamında çeşitli gazetelerin kitap eklerinde kitap incelemelerim, TRT Radyo 1'de canlı yayın konuğu olarak katılıp kurgu edebiyatını anlattığım 2 yayın, 5 yıldır süren Kahramanın Yol Türküsü adlı kendi edebiyat temalı radyo yayınım, kitap inceleme videoları serim Kayıp Rıhtım İnceliyor ve bir de bonus olarak Oyungezer Dergisi'nin kültür sanat sayfalarında düzenli yazarlığım oldu. Tüm bunların yanı sıra, gerçek hayatın sıkıcılığında, bir bilgisayar mühendisi olarak yaşıyorum. Ama biz ona Clark Kent kimliğim diyelim.

Uzaktan Kumandalı Kız: Antikapitalist Bir Hiciv için 4 yorum

  1. mit dedi ki:

    James Tiptree, Jr. hep merak ettiğim bir yazar olmuştu. Özellikle de “Ötekiler Arasında” çevirimde kitabın baş karakteri kendisini öve öve bitirememiş, Robert Silverberg olayını da anlatmıştı. O zamandan beri radarımda olan bir isimdi kendisi. İthaki sayesinde nihayet okuyabileceğim ben de.

    Hatta bu kitaptan da söz edilmiş o romanda. “Prize Takılan Kız” diye çevirmişim adını (Shame!) :slight_smile: Uzaktan Kumandalı Kız daha güzel bir çeviri olmuş. O kısmı alıntılayayım, yeşillik olsun:

    James Tiptree Jr. bir kadınmış! Aman tanrım!

    Gerçi bunu asla tahmin edemezdim. Tanrım, Robert Silverberg utancından yerin dibine geçmiş olmalı. Ama bahse girerim bunu umursamamıştır (Eğer İçeriden Ölmek’i ben yazsaydım daha sonra yaptığım şeylerin ne kadar aptalca olduğuna aldırış dahi etmezdim. Dünyanın en iç karartıcı kitabı olabilir. Demek istediğim Hardy ve Eshilos’un eserleriyle aynı ayarda, fakat aynı zamanda da çok görkemli bir kitap). Hem hiçbiri “Prize Takılan Kız”ın seviyesine ulaşamasa da Tiptree’nin öyküleri de güzel. Sanırım bunu saygı görmek için yaptı; fakat Le Guin yapmadı ve o saygıyı gördü. Hugo Ödülü’nü kazandı.

    Sanırım Tiptree bir bakıma kolay yolu seçmişti. Ancak karakterlerinin insanları yanlış yönlendirmeyi ve kılık değiştirmeyi ne kadar çok sevdiğini bir düşünün, belki o da öyleydi? Bütün yazarların karakterlerini bir maske gibi kullandığını düşünürüm, o da erkek ismini bir başka katman olarak kullanıyordu. Dahası “Aşk Plandır, Plan ise Ölüm”ü yazan ben olsaydım insanların nerede yaşadığımı bilmelerini ben de istemezdim.

    – Ötekiler Arasında, Jo Walton

    Öte yandan Hazal’ın bu kitabı Süskind’in Koku’suyla karşılaştırdığı yerleri ayrı bir sevdim. Kitap incelemelerinde bu tür detayların olmasını seviyorum :slight_smile: Son kısımdaki günümüz medyasıyla kitabı karşılaştırdığı yerler de ayrıca güzel olmuş. Ellerine sağlık @Firtinakiran


  2. Distopya’nın gerçek olduğu fikri zaten kitabı bitirir bitirmez insana hücum ediyor. Aradan geçen yarım asra rağmen güncelliğini yitirmemiş ve dahası hakikate taşınmış.(Hakikat neye deniyorsa artık) Biz Delphi’mize fenomen, sosyal medya ünlüsü diyoruz ve gerçekten de zombiyiz çünkü bu Dünya’yı gerçek gibi algılayıp, dış dünyayla bağlantımızı neredeyse kestik.

    LeGuin’in verdiği örneklerinin tersi istikamet olarak Aziz Nesin’in Vedia Nesin’i verebilirim. Ki kendisi evlenme teklifi bile almıştır. Yine rahmetli Ali Teoman’ın Nurten Ay’ı gibi. O da edebiyatımızı epey meşgul etti.

    Zombi hitabının okura söylendiğini anlayamadığımı da itiraf edeyim. Çünkü ben anlatıcının karşısında uzaktan kumanda operatörlüğü teklifi yaptığı başka bir ucube olduğunu ve onunla konuştuğunu düşünmüştüm. Iki yorumu harmanlayınca ortaya bizim ucube zombi olduğumuz ve romanın sonunda uzaktan kumanda operatörü olarak dahil olduğumuz ortaya çıkıyor ki bu bir romandan beklenmeyecek derecede vurucu.Bence bu yorum da bir düşünülmeli.

    Son olarak bu sitedeki incelemelerin cep düşmanı olduğunu söylemek istiyorum. Dün gittim aldım ve bitti. Ama müthişti. Bu kadar sade bir şekilde ama bu kadar vurucu olması beni bitirdi.


  3. Hikayenin kısalığından ve alaycı anlatıcısından şikayet edildiği oluyor, ama hikayenin hedefi ve elde edilen sonuç bakımından bu ikisinin de doğru tercihler olduğu kanaatindeyim.

    Hikayede gelecek tasviri ve o gelecekteki insanların dramasını sunmak amaçlanmamış. “Reklamlar gösteri dünyasının yıldızları aracılığıyla hayatımıza sokulsaydı, işler nereye kadar varabilirdi?” sorusu, anlatıcının acımasız alaycılığına zemin hazırlayacak biçimde, uçlarda gezinen bir hikayeye evrilmiş.

    Hikayedeki yıldız sistemi, 1970’lerde terk edilmeye başlanmış stüdyoya tabi yıldız oyuncu sisteminden devşirme gibi. Hollywood’un bu eski sisteminde, belli yıldız oyuncular sadece belli bir yapımcı şirketin filmlerinde oynayabiliyorlarmış. Ki bu sistemde yönetmenler de oyuncular gibiymiş. Yani günümüzdeki gibi oyuncuların ve yönetmenlerin farklı yapımcı şirketlerin farklı yapımlarında yer alması, o günlerdeki adıyla Yapımcı Sistemi sebebiyle mümkün değilmiş. Yazarın ölmeye yüz tutmuş bu sistemi, yüksek teknolojili hayali gelecek tasarımında daha rafine ve daha acımasız bir biçimde sunması ilginç tesadüf. Mazide kaldığı düşünülen statükoların, son teknolojiyle dirilebileceği uyarısı mı var acaba? Kim bilir. Kesin olan bir şey, yazarımızın ideol ve hayran kültür kapsamında kitlelerin nasıl manipüle edilebileceğini ve ardındaki sanayinin çalışma prensiplerini iyi tahlil etmiş.

    Özenilen veya arzu duyulan, kişinin yoksunluk çektiği şeyi varlığıyla tamamlayan ikonik ve baskın karakterlerin gücünü ve ticari kullanımlarını hemen hemen her mecrada gözlemleyebiliriz. İkonlar artık konserlerde, sinema perdesinde veya televizyon ekranlarında değil, sosyal medyada fenomen etiketiyle ikonlara rastlanılıyor. Belirli hayran kitlesine ulaşanlar sağlam menejerlik ajanslarının yönetiminde faaliyet sürdürmeye başlıyor; kariyerlerini ticari markalarla yaptıkları anlaşmalarla pekiştirerek sürdürüyorlar. Her mecrada proje ikonlar/ünlüler söz konusu ve bunların ardınd la
    büyük bir sanayi var.

    Hikâyede geçen idol kavramı hem bunun hem de bir başka sinsi reklam çeşidinin birleşimi. O sinsi reklam çeşidi de sıradan hayatın içine karışıp, tükettiğin ya da tükettiğini iddia ettiğin ürünü övmek. Dağ yürüyüşüne katılıp, ayağındaki botu, sırtındaki çantayı ne kadar rahat ve kullanışlı oldukları için övmek gibi. Artık bunun yerini olumlu olumsuz fark etmeksizin sosyal medyada dolanan abartılı yorumlar almaya başladı.

    Hikâyenin özü, bu iki faktörün bileşimde orataya çıkıyor; güzelliğe ve güzelliğin yarattığı güvenlik, güvenilirlik, değerlilik ve bütünleyicilik hissine duyduğumuz itibarın biz insanları ne hallere düşürebildiğine. Çirkin ördek yavrusu kızımız, güzel olmak istiyor; çünkü değer görmek istiyor, her insan gibi. Kontrol ettiği güzel surete hayranlık duyuluyor; çünkü güzelliğin yarattığı güven ve güvenirlilik çoğunlukça dikkate alınan bir özellik. Kızımız ve toplum için tuzak burada kuruluyor; çünkü değer gören güzelle ilişkilendirilen her nesne, o güzellikçe onaylanmış/kutsanmış sayılır. Kızımız, sevgi ve değerle ilişkilendirilen güzelliği istiyor ve onun suretine girerek o güzelliğe tutsak kalıyor. Toplum, kızımızın yönettiği suretin güzelliğince dikkat çekilene yönelme eğilimi gösteriyor. Sunulan güzelliğin kullandığı varsayılanı kullanmak veya da onu taklit etmek, o güzellikle ilişkilendirilmiş itiraf edilemeyen kusursuz ve tamamlayıcı ruhaniyete ulaşmak ya da en azından bir parçasına sahip olmak demek.

    Bu döngü bizlere ilk başta kolayca kırılabilecek türden, basit bir aldatmaca gibi gelebilir, ilk başta. Ama değil. Peygamberlerin, azizlerin, erenlerin veya da ruhani kutsaliyet taşıdığı inanılan kimselere ve geride bıraktıkları eşyalara duyulan hürmet ile günümüzde kendi alanlarında ünlü ve/veya başarılı bulunan simaların kitleler üzerinde yarattığı tesirin kökenleri benzeşiyor. Elbette bu simalar (ikinci grup) birinci gruptakilerden şahsiyet ve önem bakımından değil, kişilerin üstünde yarattıkları etkileyiciliğin doğası ve sonuçları bakımından ortaklıklar barındırıyor. Alanında saygı duyulan, gözönündeki simalar hem soyut hem soyut anlamda güzel bulunur. Ve bu güzellik, onların her anlamda ve hef eylemde kusursuz olduğu fikri oluşturur. Bu yüzden, ünlü isimlerin karıştığı skandallar büyük yankı yaratır; ahlaken herkesin sorumluluğu kapsamında olan eylemler ünlülerce gerçekleştirilince büyük takdir toplar.

    Hikâyedeki somut güzellik bu yüzden bu kadar önemlidir; çünkü insan beyni, somut güzelliği, soyut ve ruhani kusursuzluğa işaret eden güzellikle yorma, onunla ilişkilendirme eğilimindedir. Bu öyle tesirlidir ki, hikâyenin beyaz atlı prensi bile bundan nasibini alır. Onu kahramanlık yapma cesareti veren ve yanılgıya düşmesine sebep olan da somuttan doğan soyut güzellik algısıdır. Bir şeylerin farkındadır, ama kendi insani noksanlığının yarattığı tuzaktan nasibini alır. O yüzden giriştiği kahramanlık gülünçtür.

    Anlatıcımızın alaycılığı bundan kaynaklanıyor. Basit ve manasız görünen bir güdünün, kendi farkındalığını bilmekle övünç duyarak yeryüzüne hakim olmuş insanlığı parmağında oynattırabiliyor olması, gerçekten trajikomik gülünçlükte. Ortak güdüler taşıyan hikâye kahramanlarına da okuruna da aynı alaycılıkla yaklaşımının gerekçesi de bu. Okurunun yanına oturup, “Bak, sana ne anlatacağım, biz insanların ne kadar güzellik delisi olduğunun hikâyesini,” diyerek başladığı hikâyesine, arada bir yaptığı ikazlarla “Hı, sana, senin de fark ettiğin üzere bizlerin [insanların] ne kadar budala olduğu şu hikâyeyi anlatıyorum.” hatırlatmasında bulunuyor. Alaycılık oranının yükseldiği her cümle, güzel ve onunla ilişkilendirilmiş kutsal, kusursuz, nezih, vs. algısına yönelik “Hanimişte hanimiş!” türü hor görme; budalalığı, süslü cümlelerle kurulu budalaca cümlelerle yermek.


  4. Keşke bir de kullanılan görseldeki gibi gerçekten kalın olsaydı kitap. Tek solukta bitince insan burukça tavana bakıyor günün geri kalanında.


Uzaktan Kumandalı Kız: Antikapitalist Bir Hiciv

Bilimkurgunun büyük ustalarından James Tiptree, Jr.’a 1974 yılında Hugo Ödülü kazandıran ve aradan geçen onca zamana rağmen eleştirel yanını hâlâ koruyan “Uzaktan Kumandalı Kız” romanını inceledik.

  • 75
    Shares

 

 

Başa dönün