in , ,

What If…? 1. Bölüm İncelemesi: Marvel’ın Alternatif Gerçeklikleri

What If…? 1. Bölüm incelemesi sizlerle. Marvel Sinematik Evreni’nin ilk animasyon dizisi olma özelliğini taşıyan ve alternatif gerçeklikleri anlatan macerası nasıl başladı?

What If...? 1. Bölüm İncelemesi

What If…? 1. bölüm incelemesi sizlerle. Marvel, 4. faz yapımlarına hız kesmeden devam ediyor. İlk sezonun ilk bölümü yayınlandı ve şimdiden birçok MCU hayranı için beklenilen şey olmuş gibi görünüyor.

Aynı isimli çizgi romanlardan uyarlanan animasyon serisinin yazarlığını A.C. Bradley üstlenirken yönetmenliğini ise Bryan Andrews yapıyor. Koronavirüs pandemisi sırasında yapımına ara verilen projenin, çeşitli ertelemeler sonunda ilk bölümü 11 Ağustos tarihinde yayınladı. İlk sezonun 9 bölümden oluşması bekleniyor.

Marvel’ın ses getiren bir diğer yapımı olan Loki’nin sezon finalinden sonra alternatif gerçekliklere oldukça alıştık. Zamanın sadece lineer bir şekilde tek doğrultuda ilerlemediği fikrine alıştıktan sonra What If…? sanırım izlemek isteyebileceğimiz sınırlı işlerden birisiydi.

Yapım evrenin en önemli anlarındaki küçük değişikliklerin nasıl zaman kaymaları yaratacağına odaklanıyor. Evrenin bu denli sağlam kurulmasından ve şimdiye kadar tanıtılan tüm kahramanların alt yapısı başarılı bir şekilde oluşturulduktan sonra alternatif gerçekliklere yönelmesi oldukça başarılı. Belki de DC’nin yapımlarında her seferinde ısrarla atladığı noktalardan birisi de bu.

Fakat şunu söylemekte fayda var: Marvel bu sefer bir animasyon işiyle evinden biraz uzakta. Şimdiye kadar yapılan süper kahraman animasyon filmlerinde başı çeken hep DC olmuştu. Marvel’ın sayılı animasyon işlerinden birisi de olsa, What If…? sahneye oldukça başarılı bir şekilde çıktı. Gelin alternatif senaryoların işlendiği bu seriyi biraz daha inceleyelim. Söz konusu incelemede pek spoiler olmadığını da belirtelim.

What If…? 1. Bölüm İncelemesi: Aynı Kahramanlar ve Aynı Hikâye Mi?

What If...? 1. Bölüm İnceleme

What If…? fragmanını izlediğim andan itibaren beni heyecanlandırmayı başarmıştı. Karakterlerin hepsini -belki de oldukça yakından- tanıyoruz; Steve Rogers, Bucky Barnes, Peggy Carter ve Red Skull. Diğer taraftan hikâyeyi de biliyoruz: Süper asker serumu ile yeni ve daha güçlü bir asker ortaya çıkacak. İşte tam da bu noktada bizi bir yapımı tüketmeye iten güç meydana geliyor; ne olacak? Dahası bu his, hiç bilmediğiniz eseri tüketirken hissettiğiniz meraktan daha da fazlası, çünkü bu sefer ne olacağını biliyorsunuz. Her şeyin nasıl son bulacağını biliyorsunuz. Bu da sizi daha da fazla meraklandırıp eserin başına geçiriyor. Marvel’ın merak etkenini çok yerinde kullandığını söylemem gerekiyor.

Dizi her şeyden önce anlatacağı yeni hikâye için bir alt yapı sağlıyor. İlk sahnede The Watcher’ın (Gözcü) evrenin sonsuz ihtimallerini gözlerken buluyoruz. Tok sesiyle bize bilmediğimiz diğer alternatif evrenlerin olduğundan ve zamanın nehir gibi tek yönlü akmadığını anlatıyor. Artık izleyici olarak bu fikrin üzerine inşa edilmiş hikâyeyi dinlemeye hazır hale geliyoruz.

Kelebeğin kanat çırpmasının nasıl bir kasırgaya sebep olduğunu bu noktadan sonra daha iyi anlıyoruz. Peggy Carter’ın, Steve Rogers süper askere dönüşürken locadan seyretmek yerine aşağıda kalmasıyla birlikte gerçeklik farklı bir hal alıyor. Böylelikle Steve Rogers’ın yıldızlı kalkanı farklı bir sahip buluyor. Ve alternatif evrenimiz İngiliz aksanı ve kaslı vücuduyla Nazileri yenen farklı kaptanını yaratıveriyor. Tabii ki bu noktadan sonra olaylar ve hikâyeyi dinleyen bizler ana evren ile bağımızı giderek kopartıyoruz. Steve Rogers kendisine ayrı bir kader çiziyor, Bucky Barnes hayata iki eliyle tutunmaya çalışıyor ve Red Skull HYDRA için farklı bir kötü buluyor. Ancak bütün bunlar olurken ana evrendeki olaylara göz kırpmayı ihmal etmiyorlar. Kaptan Carter’ın kum torbasını yumruklayarak duvara fırlatması, Nazi üssünü bastıktan sonra aynı koreografi ile sahneden çıkmaları ve Red Skull’ın şeytani planları oldukça tanıdık geliyor. Bizler de iki evrene birden hâkim olan kozmik düşünce biçimi olarak mağrur bir şekilde gülümsemeyi ihmal etmiyoruz. Dizi bize böylesi bir güç verdiği için mutlu oluyoruz.

What If...? 1. Bölüm İncelemesi

Yine de gerçeklik değişse de kader bize küçük oyununu oynuyor. Talihsiz olaylar sonucunda Peggy Carter, Steve Rogers’a verdiği dans sözünü yerine getiremiyor. Savaşın bitmesinden 70 yıl sonra Nick Fury ile karşılaşan Kaptan Carter gerçeği öğreniyor. Bizler ise Rogers’ın sözünü yerine getirmesi için onlarca yıl beklemişken, bu sefer de Carter’ın sözünü yerine getirmesi için onlarca yıl beklemek zorunda kalacağımızı hissediyoruz.

Görsel Tasarım ve Farklılıklar

Süper kahraman animasyonlarını DC adaptasyonlarından takip eden izleyiciler için What If…? daha gerçekçi olan bir çizimle ele alınmış. Köşeli yüzler ve sivri kulaklar yerine karakter tasarımları daha yuvarlak hatlar taşıyor. Bu durum animasyona farklı bir kişilik kazandırmış. Böyle olunca dizinin daha ilk dakikalarından itibaren özgün ve farklı bir şey ortaya koymaya çalışan bir yapım olduğunu anlıyorsunuz. Animasyonun gücünü ve imkânını tanıyan bir ekip tarafından ele alındığı ise çok belli, dahası bu gücü doğru şekillerde kullanmayı da becermişler. Bazı sahnelerde gerçek bir kamera gibi arka planın bulanıklaştırılması kullanılırken, bazı sahnelerde dramatik etki elde edebilmek için arka ve ön planı net bir şekilde görebiliyoruz.

Animasyon ekibi çizim tekniğinin etkili yanlarını kullanmayı ihmal etmemiş. Özellikle yansımaları ve ışık oyunlarını başarılı bir şekilde kullanmaları izleme keyfinizi oldukça artırıyor. Red Skull’ın yüzünü ilk defa gösterdiği sahnede kullanılan ve Contact filmindeki ayna sahnesine yapılan gönderme ise ekran karşısında minik hazlar yaşamanızı sağlıyor.

Karakterler, Marvel filmlerinde tanıdığımız oyuncular olarak çizilse bile her bir karakterin birebir aktarılmamasını özellikle sevdiğimi söylemem gerekiyor. Her karakterin çiziminde eklenen ufak tefek farklılıklar izlediğiniz işe biraz daha dikkat etmenizi sağlıyor. Neredeyse, bildiğiniz kahramanları yeniden tanımak için uğraşıyorsunuz. Bu durum seri üretimden çıkma bir film izlemediğinizi hissettiriyor. Diziyi “aynı kahramanlar ve aynı hikâye” çıkmazından kurtarıyor. Belki de stüdyonun aldığı küçük ama kritik bir adımlardan birisi olmuş.

The Watcher

Animasyon tarzında çizgi roman tadını korumaya çalışmış olmalarını beğendim. Dövüş sahnelerinde verilen abartılı efektler oldukça tanıdık bir sıcaklık veriyor, doğru yerde olduğunuzu hissettiriyor.

Animasyonun eksik kalan kısmı ise, karakterlerin ruh hallerini mimiklerinden okumak mümkün değil. Sadece konuşurken oynayan dudakları ve arada sırada belirginleşen alın çizgileri dışında karakterlerin sevinçleri ve üzüntüleri çok yüzeysel kalıyor. Çok kısa bir süre boyunca gördüğümüz dayak yiyen Nazi askerlerinin çektiği acılar daha etkili bir şekilde çizilmişken Peggy Carter’ın ifadeleri sanki yüzlerce piksel derine gömülmüş gibi. Dolayısıyla önemli sahnelerde anın duygusal yükünü karakterlerle paylaşmak zorlaşıyor.

Seslendirme Kadrosu

Dizi orijinal Marvel kadrosundaki tandık isimlerle birlikte çalışsa da bazı isimler farklı. Steve Rogers için Josh Keaton’ı dinlerken The Watcher rolünde Jeffrey Wright bulunuyor. Diğer karakterler ise önceki Marvel yapımlarından tanıdığımız isimler. Dolayısıyla evrene dahil olmamız görece daha kolay bir hal alıyor.

What If…? Marvel’ın En İyi İşi mi?

Bu dizinin Marvel’ın şimdiye kadar ortaya koyduğu en iyi işi olduğunu söylemek biraz zor. Kesinlikle yenilikçi ve farklı bir tarzda ele alınmış bir dizi ama şimdiye kadar izlediğimiz diğer yapımlardan farklı değil. Özellikle yapımın evrene hakim olan izleyici kitlesine hitaben yapılması bu durumu biraz daha aşağıya çekiyor.

what if...? marvel

Fakat dizi önümüzdeki dönemde adından söz ettireceği kesin. Gelecek bölümleriyle birlikte evrenin farklı gerçekliklerine girmemiz ve daha derinleri keşfetmemizle birlikte farklı bir boyut kazanacaktır. Ancak şimdilik oldukça başarılı bir animasyon adaptasyonu olarak kalıyor. Avengers: Infinity War veya Avengers: Endgame gibi karmaşık hikâyelerin etkileyici sonlara ulaştığı, izleyicileri sinema salonlarında sevinç çığlıklarına boğan bir yapım değil. Yine de Marvel’ın yeni şeyler denediği, hikâyelerini başarılı bir şekilde izleyiciye aktardığı, izlemesi oldukça keyifli bir yapım ortaya konulmuş durumda. Bu da What If…? dizisini izlemekten büyük bir keyif duyacağınız anlamına geliyor.

Siz What If…? 1. bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Fikirlerinizi Kayıp Rıhtım Forum üzerinden bizimle paylaşabilirsiniz.

Oyla!

Oğuzhan Açıkalın

Gedikli bir çizgi roman geek’i olmasam da beyaz sayfalara doluşmuş renkli resimleri her zaman ilgiyle takip ettim. Çünkü resimlerin ve kelimelerin bizi olduğumuzdan daha iyi bir yere taşıyacağına inanıyorum. Kısa kısa hikâyeler yazıyorum, edebiyatın her türlüsüne ilgi duysam da bilimkurgu konusunda kendimi geliştirmeye çalışıyorum.

Steam Deck Nedir? Hakkında Bilmeniz Gereken Her Şey

Valve’ın Yeni Oyun Konsolu Steam Deck Hakkında Bilmeniz Gereken Her Şey

Michael Keaton, The Flash Batman

Michael Keaton, The Flash Filmindeki Batman Rolü Hakkında Konuştu