in ,

Avon’un Ozanı William Shakespeare Eserlerinde Kötü ve Kötülüğün Temsili Üzerine

William Shakespeare eserlerinde kötü ve kötülüğün temsili üzerine tadımlık bir yazı. Hacer Selçuk, Kötülük Estetiği kitabında anlatıyor.

William Shakespeare kötü ve kötülük temsili

Hacer Selçuk, Kötülük Estetiği kitabında farklı edebiyat dönemlerinden seçilen üç kötücül kahraman üzerinden kötünün ve kötülüğün ele alınışını inceliyor.

Ketebe Yayınları tarafından yayımlanan eserin, İngiliz yazar William Shakespare’e odaklanan kısmından tadımlık bir bölümü siz okurlarımızla buluşturuyoruz.

* * *

William Shakespeare ve Kötülük

(…) Önceki bölümde, kötünün estetiğinin ancak 18. yüzyılda mümkün olduğunu fakat bazı istisnaların daha erken dönemde kendini gösterdiğini söylemiştik. Shakespeare, Christopher Marlowe ve John Milton gibi isimler buna örnek olarak verilebilir. Edebiyat dünyasında kendisinden sonra gelen yazarlar üzerinde yarattığı büyük etki dolayısıyla Shakespeare üzerinde biraz durmak gerekir. Harold Bloom, Batı Kanonu kitabında Batı kültür ve sanatının merkezine Shakespeare’i yerleştirir: “Aynı anda hiç kimse ve herkes, hiçbir şey ve her şey olarak Shakespeare, Batı Kanonu’nun ta kendisidir.” der. Shakespeare 16. yüzyılda verdiği eserlerle, yarattığı karakterlerle kötünün estetiğini mümkün kılan sanatsal bir örneklem oluşturmaktadır. Jeffrey Burton Russell, on altıncı yüzyılın, Luther ve Shakespeare dönemi arasındaki değişimler etrafında bir köprü işlevini gördüğünü ve bu dönemde kötülük kavramı etrafında şekillenen görüşlerin odak noktasının, ruhlar dünyasından insan dünyasına geçtiği köklü değişimlere tanık olduğunu belirtir.

Shakespeare’in hayatı ve kişiliği hakkında pek bilgi bulunmamaktadır. Var olan bilgilerin de çelişkili olduğu düşünülmektedir. Harold Bloom da bu çelişik durumun, oyunlarından hareketle bir Shakespeare yaratmaya çalışmakla alakalı olduğunu söyler.

Shakespeare’in birçok eserinde yaratıcı kötü figürlerin olduğunu görürüz. Onda, kötü ve kötülüğü yaratıcı bir unsur olarak mümkün kılan şey bireyin yavaş yavaş kendisini göstermeye başlamasıdır. Eserlerinde birey olmalarıyla öne çıkan karakterler görürüz. Orta Çağ’ın sonuyla Rönesans’ın başlangıcı, Batı’da bireyciliğin ön plana çıkmaya başladığı bir dönem olur. Shakespeare’in de tanık olduğu, bu zaman dilimidir. Shakespeare eserlerinde özgür birey, pek çok yerde kendini gösterir. Özgürleşmiş olan bireyin neler yapabileceği Shakespeare için önemlidir. “Shakespeare’in kişileri (belki de daha çok, bir önceki kuşağın, Elizabeth dönemi tiyatro yazarlarının kahramanları) kendilerine şu soruyu sorarlar: İstediğimizi yapmakta özgür değil miyiz? Kilise’nin yetkisi adamakıllı azalmış, Tanrı inancı iyiden iyiye güçsüzleşmişti. Kiliselerce bir araya getirilip düzenlenmiş öğretilerde kuşkuya yer bırakmayacak biçimde betimlenmiş olan o Kutsal İstem yerine insanoğlu başka bir Tanrı’nın varlığından kuşku duymaya başlamıştı. Bu tanrı iyilikseverlikle, doğruculukla hiç ilgisi bulunmayan, belki de yalnızca acımasız, daha büyük olasılıkla da insanoğluna sevecenlik değil, onun acılarından mutluluk duyan bir Pan olabilirdi ya da karanlık bir yazgı.”

Toplumda yavaş yavaş kendisini göstermeye başlayan “sarsılmış Tanrı inancı” Shakespeare eserlerinde de görülür. Sorgulamanın ve kuşkunun etkisi sanat eserlerine yansır. Yaşayışında özgürleşmeye başlayan birey, sanatsal düzlemde de kaidelerden kurtulmaya başlar. Bu durumda, “En iyisi ahlaklı olmaktan vazgeçmektir, insanın kavgasında ahlak köstek olmaktan başka işe yaramaz; evet, ahlakın yararlı olduğu yerler de vardır, ama yalnızca acımasızlıkla kinikliği gizleyen bir maske gibi kullanıldığı zamanlar. Her şeye karşın zeki olmak gerekir, hem de çok zeki.” Lunaçarski, kültür tarihinde usun ve zincirlerinden kurtarılmış insan beynini Shakespeare kadar kusursuz ve eksiksiz “parlak bir sezgiyle” ortaya koymuş bir başka dehanın olmadığını söyler. Shakespeare için en önemli unsur kendini kanıtlamaya başlayan “birey”in özgürleşmiş aklıdır.

Edebiyatta, şeytanın dışsal ve somut bir figür olarak kullanımının yıkılışını Shakespeare’de görmeye başlarız. Shakespeare’le beraber kötülük ve ona bağlı olarak sahneye çıkan şeytan kavramındaki değişiklikler dikkat çeker. Shakespeare şeytani olanı insanın içine yerleştirir. Shakespeare’deki kötü karakterlerin, kötülüğün kendi tercihleri ile ruhlarına girmesine izin verdiklerini -özellikle Iago karakterinde- görürüz. Fakat bu kişiler şeytan veya içine şeytan giren -bu, geleneksel anlatılarda sıklıkla görürlür- kişiler değildir. Şeytan artık cehennemden gelen bir yaratık değil, bizzat insanın içinde varlık kazanan bir şeydir. “İyi ile kötünün mücadele ettiği alan, artık gökyüzü ya da cehennem çukuru değil, insan yüreğidir. Üstelik bu mücadele, bir Hristiyan cemaatinin yüreğinde değil, kendi Tanrı’sı ve İblis’iyle tek başına ayakta durabilen ‘birey’in yüreğinde geçer. (…) Bin yılı aşkın bir süre, kötülük bir meleğin gücüne yansıtılmıştı; şimdi ise kötülüğün yansıması yönünü değiştirerek insanlığa geri döndü.” Shakespeare’in kötü kahramanları, özellikle Iago ve Lady Macbeth gibi kahramanlar kendiliğinden kötüdürler. Onları kötülüğe iten makul sebepler söz konusu değildir. Bu bakımdan şeytani bir yan taşırlar fakat insana özgü bir şeytaniliktir bu. Bireyin özgürlüğünden doğan bir tutumdur. Shakespeare eserlerindeki kötü karakterlerin çoğu, kendi varoluşlarından kendileri sorumlu gibidirler. Kendilerine dair her şey onların yetkilerindedir ve hemen her zaman sadece kendilerine güvenirler.

Kötü kahramanların yanı sıra Shakespeare oyunlarında kötü ve kötülüğe dair çeşitli saptamalar da vardır. Macbeth’te “İyi demek kötü demek, kötü demek iyi demek.” der. Buradan, kötünün ve iyinin ayrımının zorluğu veya herkesin hem iyi hem kötü olabileceği, her insanın bir parça iyi bir parça kötü olabileceği yorumlarını varılır. Benzer olarak Hamlet’te de “İyi yahut kötü yoktur, onu öyle gösteren düşüncedir.” denir. Kötülük artık sınırları keskin olan bir olgu değildir. Shakespeare’in etkili olduğu dönemde bir cadı çılgınlığı da vardır. Macbeth’te karşımıza çıkan cadı figüründe de gördüğümüz kötülük biçimi, geleneksel kötü ruh imgesinden farklıdır. Eagleton; Macbeth’teki cadı figürünün tereddüt içerisinde, anlamların kaydığı ve karıştığı oyunun asıl bilinçaltını temsil ettiğini ve bu cadıların olduğu yerde her şeyin muğlaklaştığını ve karşıt durumların belirsizleştiğini söyler, iyilik kötülüktür ve kötülük iyiliktir, her şey kendinin tam tersidir.

kötülük estetiği hacer selçuk

Macbeth, cadılarla karşılaşana kadar kötü biri değildir. Cadıların Macbeth’i etkilemeleri ve onu kötülüğe sürüklemeleri sadece onlar için bir zevk ve eğlence durumudur. O zaman burada gerçekleşen veya amaçlanan kötülüğün amaçsız, tek başına var olan, muammalar yaratan ve herhangi bir sebep veya sonuca ihtiyaç duymadan kendini gösterebilen bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı şeytani yanın somut figürden insan ruhuna yerleştirilmesi gibi şeytan, cadı vb. kötü ruhların da artık saf kötülükten ziyade muğlak taraflar barındırması söz konusu olur. Shakespeare’in, demon kişilikleri daha da geliştikçe, motivasyonları psikolojik olarak daha anlaşılır hâle geldikçe insanlaşırlar. Russell’ın da vurguladığı gibi insani duyu ve yönelimlerle ilgili araştırma şeytanın, insan zihninde içselleştirilmesine yol açtı ve klasik şeytan kabulünün kırılmasıyla insanlık da şeytanlaştı. İki eğilim buluştu; demonlar daha fazla insanlaştı, insanlar da içsel olarak daha fazla kötüleşti.88 Bu buluşma, sembolik şeytanın yerine, kötülüğün, bireysel insan kişiliğiyle pekiştirilmesinin adımlarının atıldığı Shakespeare’in “insan” kötülerini meydana getirdiği söylenebilir.
Othello oyununda Iago üzerinden gördüğümüz kötülük, dışsal ve somut ruhani figürlerin -hayalet, cadı, şeytan gibi- yanında aynı zamanda insan ruhuna da geçen bir kötülüktür. Oldukça acımasız ve yaptığı kötülüklerde belirli bir amacı olmayan bir karakterdir. Iago attığı iftirayla Othello’nun, sevdiği kadın Desdemona’yı öldürmesine neden olur. Bununla beraber oyundaki birçok kişiye de çeşitli zararlar verir. Iago’nun insan eylemlerinin belirlenimindeki özgürlüğe dair şu sözleri kendi kötülüğüne önemli bir bağlam oluşturur:

“Iago: Saçma! Şöyle ya da böyle olmak elbette kendi elimizde. Bedenimiz bahçemizdir, irademiz de bahçıvanı, ister ısırgan dikersin, ister kekik, ister hıyar yetiştirir, kabak ekersin, bahçeni ya tek bir bitkiye ayırabilirsin ya da bir sürü çiçekle doldurabilirsin, yeter ki sen iste! Bahçenin kısır kalması da elinde, verimli, bakımlı olması da. Bunların hepsini yapmak irademize bakar. Neyse ki duygularımız mantığımızla dengelenmiş. Yoksa damarlarımızdaki şu azgınlık, içimizdeki şu şehvet düşkünlüğü bize ne oyunlar oynardı. İyi ki mantık denen bir şey var da kuduran isteklerimizi, bedenimizin iğnelenmelerini, dizginsiz tutkularımızı bastırabiliyoruz. Senin aşk dediğin şey, işte bu tutkularımızın bir uzantısı, bir sürgünü.”

Kötülüğün aranacağı yer artık insandır. Iago da bunun oldukça açık bir örneğidir. Üstelik bir insan olarak tercih ettiği kötü olma hâli oldukça şeytanidir. Iago’nun eylemleri şeytanın eylemleri ile aynıdır. Kibir, efendisine ihanet, masum kişileri günaha teşvik, pişmanlık duymamak ve yalan. Kötülük bakımından Mephistopheles’ten farksızdır hatta belki daha katı olduğunu söyleyebiliriz. Verilen pasajda Iago verdiği bahçe örneği ile insanın kendi kendisini var ettiğini dile getirir. Iago kendi kişiliğini herhangi bir ahlaki kaideye aldırmadan var eder. “Henüz büyük çoğunluk, alaca bir aydınlanma döneminde usunu nasıl kullanacağını bilmezken; hemen herkes dinsel ve törel önyargılarla kıskıvrak bağlıyken gücünü böylesine serbestçe kullanan bir adam”dır Iago.

Iago ve Lady Macbeth gibi karakterlerde olduğu gibi, III. Richard da kinik bir karakterdir. Richard’da var olan kötülük de kendi doğasında var olan bir kötülüktür. Adam öldürmekten çekinmeyen, düşüncelerinde net ve kararlı olan biridir. Lunaçarski, III. Richard’ın canavarca bir kişi olduğunu fakat bu canavarlığın görkemli bir yanının olduğunu söyler. III. Richard öylesine yetenekli, başarılı, öylesine yiğit ve güvenlidir ki Shakespeare bile ona hayrandır. Bununla beraber Hamlet’te gördüğümüz kötülük, kendiliğinden var olan bir kötülük değildir. Amcasının, babasını öldürmesi ve annesinin babasının katiliyle evlenmesi üzerine Hamlet’te oluşan intikam duygusu, onu şeytani olanla yakınlaştırır ve Hamlet kendisini kaybeder. İyi bir insan olan Polonius’u öldürür, kendisine âşık olan Ophelia’nın çıldırıp kendisini öldürmesine neden olur.

Shakespeare, kötülüğün şeytan, cadı, hayalet gibi “kötü ruhlar”dan ziyade insana özgü olduğunun farkındadır. Bu çeşit bir kötülüğün daha gerçek ve inandırıcı olduğunu anlamıştır. Kötülüğün, insani bir taraf taşımasının yanında, insanların sadece kötülük olsun diye kötülük yapabileceğinin de farkındadır. Shakespeare’i deha yapan, kendi döneminde ve hatta tüm çağlarda etkili kılan şey, zihninin zenginliğini kullanmasındaki başarısıdır. Shakespeare, aklı, yolunu aydınlatmada bir ışık olarak kullanabilir ve kahramanlarına da bu özgürlüğü tanır. Öyle ki Harold Bloom, Shakespeare karakterleri için “kendi kendinin özgür bir sanatçısı” gibi olduklarını ve “Shakespeare’in isteklerine aykırı olsa bile kalkıp oyundan gidecek gibi” olduklarını söyler.91 Böylelikle insana özgü olumlu ve olumsuz tüm durumlar Shakespeare’de kendine yer bulabilir. Shakespeare bu yönüyle, daha iki asır sonra tam anlamıyla varlık gösterecek olan kötünün, estetik, yaratıcı ve derin bir unsura dönüşmesinin temelini atar. Batı’da gelişen ve insana ait tüm negatif durumların yükselmesi olarak görülen romantizm akımının temsilcilerinin, Shakespeare’i usta olarak kabul etmelerinde ve ondan ilham almalarındaki temel sebeplerden biri de budur.

Hacer Selçuk


Kaynakça: Selçuk, H., 2022, “Kötünün Estetiği ve Edebiyatta Kötülük / William Shakespeare”, Kötülük Estetiği Üç Kötücül Kahraman: Mephistopheles, Lord Henry, Suat, (1. Baskı), içinde (70-76), Ketebe Yayınları, İstanbul.

William Shakespeare eserlerindeki kötülük kavramı hakkındaki yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum üzerinden bizimle paylaşabilirsiniz.

Konuk Yazar

Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!

İletişim: [email protected]

The Boys'un Yıldızı Karl Urban: "Wolverine için Çok Yaşlıyım"

The Boys’un Yıldızı Karl Urban: “Wolverine için Çok Yaşlıyım”

Quentin Tarantino, Sinema Tarihine Dair Bir Kitap Yazdı: “Cinema Speculation”