Yürüyen Kentler: Kentsel Darvincilikle Tanışma Vakti

Philip Reeve’nin meşhur distopik macera romanı Yürüyen Kentler’i inceledik.

Çok uzun bir süre önce kitaplığıma kattığım ama okumaya bir türlü fırsat bulamadığım bir kitaptı Yürüyen Kentler. Üstelik bayağı merak ederek, hevesle satın almıştım kendisini. Ama sonra çeviriler, editörlükler vs derken o kapak bir türlü aralanmadı, kitap da kütüphanemde toz tuttu. Baktım bu iş böyle olmayacak, hazır Peter Jackson’ın çekeceği film de ufukta iyice görünmüşken ben o kapağı aralayayım dedim. Ve daha ilk satırlardan itibaren kendimi koskocaman, heyecan verici ve özgün bir dünyanın içinde kaybolmuş bir hâlde buluverdim…

Hareket Yaşamdır

Yürüyen Kentler uzak bir gelecekte, distopik bir zaman aralığında geçiyor. Altmış Dakika Savaşları denen şiddetli bir çarpışma sonucunda tüm kıtalar yerle bir olmuş, güdümlü atom bombaları ve virüslü özel bombalar Dünya’nın neredeyse bütün kaynaklarını yok etmiştir. Hatta Kuzey Amerika kıtası o kadar kötü durumdadır ki oraya artık ölü topraklar denmektedir. Londra başta olmak üzere Avrupa’daki kentlerse devasa tank paletlerinin ve güçlü motorların yardımıyla hareket eden, mobil şehirlere dönüştürülmüştür. Artık dünyaya “Kentsel Darvincilik” hâkimdir. Başla bir deyişle, büyük şehirler varlıklarını sürdürebilmek ve kaynak elde edebilmek için küçük kentleri yutmakta ve sadece en güçlü olan hayatta kalmaktadır.

Ama bu “yürüyen kentler” fikrine herkes sıcak bakmaz. Özellikle de Asyalılar… Kendilerine Mobillik Karşıtı Birliği diyen kalabalık bir grup insan, şehirlerin sabit olması gerektiğini savunmakta ve güçlünün güçsüzü yutmasının son derece doğal karşılandığı bu düzene karşı çıkmaktadır. Himalaya Dağları’nın sarp yamaçlarının arkasına sığınan bu insanlar yerleşik hayatın son temsilcileri ve mobil kentlerin en büyük düşmanıdır.

Kitabımız işte böyle ortamda, Londra’nın küçük bir maden kasabasını yutmak için tam gaz yola koyulmasıyla başlıyor. Biz de böylece hem ilk kent avımıza hem de bu yeni dünyada düzenin nasıl işlediğine birinci elden şahit oluyoruz. Roman daha ilk sayfalarından itibaren sizi avucunun içine almayı başarıyor. Bunda Philip Reeve’nin yalın, akıcı anlatımının payı da büyük elbette.

Olayları Tom Natsworthy’nin (not worthy – değersiz – gibi okunduğuna dikkat) gözünden okuyoruz. Kendisi Tarihçiler Loncası’nda çalışan, üçüncü sınıf bir çırak. Yani sürekli toz alan, yerleri silen, önemsiz delikanlı. Annesiyle babası o çok küçük yaştayken şehrin alt katlarında yaşanan bir kaza sonucu ölmüş. Tom da kendisini müzede hademelik yapan ve muhtemelen asla terfi edemeyecek biri olarak buluvermiş. Yine de bu durum Londra’nın son avını izlemek için amirlerine fark ettirmeden müzeden sıvışmasına engel olamıyor elbette. Çünkü Londralıların geri kalanı gibi o da şehrine hayran ve mobillik karşıtı olan herkesi barbar olarak görüyor. Ancak eşikten dışarı attığı o kaçamak adım hayatını sonsuza dek değiştirecektir…

Görev yerini izinsiz terk eden Tom ceza olarak şehrin Ayrıştırma Bölümü’ne yollanır. Ancak burada kendisi de dahil olmak üzere tüm Londralılar tarafından çok sevilen, hatta bir kahraman olarak görülen Baştarihçi Valentine’a suikast düzenlemeye çalışan, yüzünün alt tarafı bir şalla gizlenmiş, esrarengiz bir kızla karşılaşır. Onu durdurmaya çalışan Tom, kızla birlikte Londra’dan düşer ve kendisini bir anda Dış-Topraklar denen uçsuz bucaksız, ıssız ve çamur dolu topraklarda bulur. O andan itibaren tek amacı evine, medeniyete geri dönebilmektir. Ve bu yolda kendisine yardım edebilecek yegâne insan o suikastçı kız, Hester Shaw’dur.

Birkaç Günde Devr-i Âlem

Yürüyen Kentler kitap boyunca bizi Philip Reeve’nin tasarladığı bu dünyada bir seyahate çıkarıyor aslında. Yolculuğumuza Londra’da başlıyor ve mobil kentlerin ilki olan bu şehri geziyoruz ilk önce. Mühendisler Loncası, Tarihçiler Loncası, Seyrüseferciler, Tüccarlar derken insanlığın yeniden kast sistemine döndüğünü fark ediyoruz. Ardından, Tom’un Dış-Topraklara düşmesiyle birlikte dünyanın geri kalanını, çamur deryası arazilerini, bataklıklarını ve dağlarını geziyoruz. Hava balonları ve korsan filolarıyla gökyüzüne, yürüyen kentlerin ulaşamayacağı tek yere kurulan Gökliman’a çıkıyoruz. Sadece büyük şehirlerin değil, balıkçı köylerinin, küçük banliyölerin ve madenci kasabalarının da mobilleştiğini görüyoruz. Daha sonrasında da Mobillik Karşıtı Birliği’nin dağlardaki yerleşik topraklarına uğruyoruz.

Tüm süre zarfında İz Sürücüler denen, mekanik aksamlarla yeniden hayata döndürülmüş ve neredeyse ölümsüz olan ödül avcılarının en ünlüsü, Shrike, Hester ile Tom’un peşinden geliyor ve ikiliyi avlayıp öldürmeye çalışıyor. Tom ise bu zorunlu yolculuğu esnasında hem Hester’ı hem barbarlar olarak gördüğü Dış-Topraklar insanlarını yakından tanıma fırsatı buluyor.

Kitap bunun yanı sıra Baştarihçi Valentine’ın güzel kızı Katherine’in Londra’da yaşadıklarını da anlatıyor bizlere. Babası gizli bir görev için şehirden ayrılınca genç kızımız ona suikast düzenlemeye çalışan kişinin kimliğini açığa çıkartmayı kendine vazife biliyor ve sıvıyor kolları. Lâkin öğrendiği her yeni bilgi şehre dair tüm bildiklerini çürüten cinsten şeyler oluyor. Kitabın başında bir teknoloji harikası gibi tanıtılan Londra’nın karanlık ve kirli taraflarını, çarpık düzenini görmeye başlıyoruz biz de böylece.

Ek olarak teknolojinin artık unutulması, Clio ve Quirke gibi yeni tanrılara tapılması, bazı şehirlerde Anglice denen yeni bir lisanın konuşulması gibi okudukça sizi şaşırtıp eğlendiren bir sürü minik detay da var kitapta. İşin üzücü yanı yazarın tüm bunları detaylandırmaya hiçbir şekilde yanaşmaması. Öyle ki her şey çok yüzeysel kalıyor ve satır aralarında değinilen birkaç cümleyle sunuluyor bizlere. Her ne kadar uzun betimlemeleri sevmeyenler için bu iyi bir durum olsa da (sürükleyiciliği arttırdığı da kesin tabii) insan keşke daha fazla şey anlatılsaydı demeden de edemiyor.

Gelgelelim, incelemeyi yazmadan önce romanla ilgili yaptığım bir araştırma sayesinde Philip Reeve’nin bu kitabını bastırmayı ilk başlarda bir türlü başaramadığını ve en sonunda bazı bölümlerini kesip bazılarını da basitleştirerek bir genç-yetişkin romanına çevirdiğini öğrendim. Örneğin kitabın ilk taslağında şehirlerin politik durumundan söz ediyormuş. Hatta birkaç karakteri de toptan silmek durumunda kalmış. O yüzden belki ileriki kitaplarda bu eksiği kapatabileceğini umuyorum.

Çeviri ve Editörlük

 Yürüyen Kentler daha önce dilimize Günışığı Kitaplığı tarafından, Fulya Yavuz ve Müren Beykan ikilisi tarafından çevrilmiş. Benim elimdeki baskıysa On8 Kitap’a ait. Ki kendisi Günışığı Kitaplığı’nın bir alt markası zaten. Bu yüzden ilk baskının çevirisi aynen kullanılmış.

Çeviri ve editörlükten genel anlamda memnun kaldığımı söyleyebilirim. Bununla birlikte kitap boyunca beni rahatsız eden birkaç nokta oldu. Bunlardan biri yanlış ve gereksiz virgül kullanımı. İngilizler bazı durumlarda virgülü bizim kullandığımızın dışındaki yerlerde de kullanırlar. Bu durum bazı çevirmenlerin orijinal metinde gördüğü her virgülü aynen kullanması sonucu kötü sonuçlar doğurur. Yürüyen Kentler de bundan muzdarip maalesef. Bir-iki örnek vermem gerekirse:

  • Tom gözüne giren saçlarını itip, havagemilerinin iyice yükselerek, kurşuni bulutların arasında kaybolmasını izledi.
  • Ancak denetçinin ofisine doğru aceleyle ilerlerken, bu akşam Ayrıştırma Bölümü’nde, düşündüğünden çok daha önemli bir görevi olduğunu anladı.
  • Derken, atlılar kızın önüne geçip de, kervansarayın daracık sokaklarına girdiklerinde, onu gözden kaybetti.

Bu cümlelerde gördüğünüz virgüllerin hepsi gereksiz, hepsi fazlalık. Virgülleri kaldırarak okuduğunuzda anlamın kesinlikle değişmediğini sizler de göreceksiniz zaten. Bu durum kitabı okurken devamlı surette gereksiz esler vermeme, bazen de cümleyi anlamak için baştan okumama neden oldu.

Bunun yanı sıra yazarın geniş zaman kipiyle yazdığı bazı paragraflar da yine geniş zaman olarak çevrilmiş. Buna tam olarak bir çeviri hatası diyemem ama genellikle böyle durumlarda bunlar da ya –di’li geçmiş zaman ya da şimdiki zaman kipiyle çevirilir bizde. Çünkü tam o anda gerçekleştiğini bildiğiniz bir şeyi geniş zamanla okumak sahnenin etkisini büyük ölçüde düşürüyor.

Son olarak Shrike (örümcekkuşu), Bayreuth (Beyrut) ve goggle (pilot gözlüğü) gibi Türkçeye çevrilmeden, İngilizce bırakılmış birkaç isim ve kelime de var.

Ama başta da dediğim gibi, kitabın çevirisi genel olarak gayet iyi. Yazarın anlatmak istedikleri herhangi bir anlam kaybı yaşanmadan veya yanlış bir şekilde çevrilmeden, dilimize düzgünce aktarılmış. Yukarıda saydıklarımı çoğunuz fark etmeyeceksiniz bile belki de.

Sonuç olarak, beklediğimden çok daha keyifli ve sürükleyici bir romandı Yürüyen Kentler. Başlangıçta genç-yetişkin türüne girdiği için biraz çekincelerim vardı açıkçası. Ama Philip Reeve az buçuk karanlık ve oldukça merak gıdıklayıcı bir anlatı ortaya çıkarmayı başarmış. Devam kitaplarını okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.

  • 44
    Shares




Genel Yayın Yönetmeni
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest editör olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Yürüyen Kentler: Kentsel Darvincilikle Tanışma Vakti için 2 yorum

  1. frht45 dedi ki:

    Seriyi arka arkaya okumuştum.Çok beğenmiştim.Mad Max havasında aksiyonu dolu dolu yaşayacağınız bir kitap serisi bence.


  2. Çok güzel bir yazı teşekkürler. Süper bir seri buldum galiba.


Yürüyen Kentler: Kentsel Darvincilikle Tanışma Vakti

Philip Reeve’nin meşhur distopik macera romanı Yürüyen Kentler’i inceledik.

  • 44
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün