in ,

Edebiyatın Kalıpları: Yazının Rengini Çalan da Ne?

Edebiyatın kalıpları yüz yılı aşkın zamandır yazın dünyasının üzerinde bir gölge gibi yükselmeye devam ediyor.

Edebiyatın Kalıpları

Artık zahmetli bir iş olmaktan çok kimi kesimlerce hobi olarak görülen yazın sanatı içinden çıkılamaz problemlerle dolu. Bir de üzerine kitle kültürünün hâkim olduğu edebî anlayışların gün geçtikçe güç kazanmasıyla sanat dediğimiz soyut ve kişisel olgunun çay demliklerine kadar düşmüş olduğunu görüyoruz. Taşı toprağı altın Anadolu’dan, aydınlanmanın adeta bedeni olmuş uzak diyarlara kadar totaliter bir anons rejimine bürünmüş kitle kültürünün hegemonyası duyuluyor. Bu sürüncemede sanatı bayağılaşmaktan kurtarmanın yollarını aramadan önce asırların sorununu fark etmek ve bu mesele hakkında düşünmek gereklidir belki de.

İlk Soru: “Ne?”

Soluk aldığımız her an adını sanını anmaktan kendimizi alamadığımız, hayranlıkla okuduğumuz ve düşlediğimiz sanatçıların yerlerinde yeller esiyor. Daha dünü anlayamadan bugünü yarına taşıma uğraşına bürünenlerden değilsek eğer geçmişin sancılarını kavramak için sayılı denebilecek kıymetli eserlerle başvuruyoruz. Peki bizi satırlarıyla sarhoş edecek ellerle aramıza engeller dizen ne?

Parlayan Ay’ın ışıltısından kayan yıldızın vedasına, gencecik bir çiftin heyecanından tutulan dillere koşarken durmayıp paslanmış yüreklerin hazin sonlarına kadar uzanan edebiyatın dirliğini körelten ne?

Bilge Karasu’dan Gogol’a, Paul Auster’dan Camus’ye, Gabriel Garcia Marquez’den Sait Faik’e, Alphonse Daudet’den Fuentes’e, Maksim Gorki’den Hemingway’e upuzun ve meşakkatli bir yol olan edebiyatın rengini çalan ne?

Sorun Kalıplar

Birçok soru ve problemin ardında yüzyıllardır saklı kalmış, çok daha temel ve aşılması oldukça güç bir mesele var karşımızda: Kalıplar.

Ele aldığımız sorunun önemini açıklamak için yüzlerce sayfa bile yetmeyebilir. Ancak bu konu hakkında bir an bile düşünmek, bazı gerçekleri görmemizi ve hatalarımızı sorgulayıp aydınlığa giden o çakıl taşlı yolda ilk adımı atmamızı sağlayabilir.

Edebî akım ve tür denilen sınıflandırmalarla birlikte yazımından noktalamasına bir kurallar bütünü oluşturan sanatın sınırları süregelen yıllar boyunca açıkça kimi güruhlarca çizilmiştir. Bu sınırlandırmaların yanı sıra dönemin kültür ögesi, çoğunluğun estetik zevki ve o günün edebi yaklaşımı bir kalıba bürünmüş, değiştirilemez kaideler olarak adlandırılmıştır. Zamanla çeşitlenen kalıplar, bizleri kontrol altına almakla kalmamış nasıl yazdığımıza karar verirken ne yazacağımızı da bize söyleyen despot bir öğretmene dönüşmüştür.

Yaşar Kemal gibi büyüklüğü tartışılamayacak bir yazın insanını sadece toplumcu yazar olarak kalıba sokmak yanlıştır. Bu adlandırma onun şahane sanatını eksik anlamak demektir. Çünkü o kara toprağı eşeleyenlerin sesi olduğu gibi edebi niteliğin de sesi olmasını bilmiş ve becermiştir. Yaşar Kemal’i tarih sanatçı olarak adlandırmış ve adlandırmaya devam edecektir. Mevzu bahis olan toplumcu yazar kalıbıysa Yaşar Kemal gibi bir ismin ancak ve ancak kazandığı onlarca sıfattan sadece bir tanesi olabilir.

Edebiyatın Kalıpları

James Joyce gibi büyük bir sanatçının yapıtlarını defalarca reddeden, bu eserlerin kıymetini anlamayıp dönemin hâkim kılınmış yazın tarzı dışında bir kabul göstermeyen kalıpçılar, sundukları kalıplara uymayan herhangi bir sanat eserini geri çevirmekten gocunmamakla kalmayarak bu yapıtları küçük görmüş ve yermişlerdir. Oysa tarih James Joyce’u aklamış, onun sanatına karşı konulamaz bir güç atfetmiştir. Ölümsüzlük onu bulduğunda edebiyat ebediyen değişmiştir.

Son yüzyılın en etkili isimlerinden biri Dostoyevski’nin Cinler adlı eserinin kilit noktası denebilecek kültürle çatıştığı iddia edilen bir bölüm kitaptan çıkartılmak istenmiştir. “Dönemin kalıpçıları” tarafından katledilen eser, değişen dinamikler sayesinde zamanla eski haline bürünmüş, çıkarılan bölüm yeniden eklenmiştir. Tarih yaralanmış esere yeni bir can olmuş, sanatı kurtarmıştır.

Sonuç

İnsan bilinmezlikten korkar. Karanlık veya boşluk, karşısında duran olguyu anlamlandıramıyor veyahut adlandıramıyorsa içi tir tir titrer ve büzer. Ancak bir süre bu işkenceye katlandıktan sonra o bilinmezliği kendince yorumlar, her ne kadar yanlış olsa da…

Bu durum elbette sanat için de geçerlidir. Tanrılara adanmış bir festivalden yola çıkarak gelinen bugünde görülmektedir ki adlandırmalar ve anlamlandırmalar zamanla değişime, diğer bir deyişle deformasyona uğramıştır. Öne sürülen kalıplar mükemmeli yansıtmamış, o eşsiz olgunun yüceliğine yanaşamamıştır. Ne yazık ki tarihten ders almamış birtakım insanlar bu kalıpları çizme savaşımına devam etmiş ve içinde edebiyatın ateşi yanan birçok yazarın ve okuyucunun hevesini kırmıştır.

Daha birkaç ay önce çevirmenlerin yaşına bakarak kitaplarını tercih ettiğini açıklayan yazarın yaptığı eylemler ortaya çıkmasaydı belki de destekçiler tarafından taze bir kalıp önümüze sürülecek ve edebî diktanın buyruğunda yaş sınırını barındıran yepyeni bir sanat zümresi ortaya çıkacaktı. Kalıpların dayatıldığı, “Öykü böyle yazılır,” diyerek çığırılan bu distopya yaşadığımız yeryüzünün gerçekliğidir. Kalıplar tıpkı bu örnekte olduğu gibi insanların anlayamadığı yazın ve yaratım gücünü kabullenememesinden başlamaktadır. Bu kabullenemeyiş sancısı içindeki kişi elbette dayanılmaz bir egoya sahiptir. Bu ego savaşımı ona sınır çizme yetkisi verir. Kalabalıklar, nedendir bilinmez kolay yolu seçer ve bu kalıpçı despotun sözünü dinler: “O yazı öyle yazılmaz!”

Okul sıralarından sokağa taşan edebi kaidelerden bir problem olarak bahsedilmesi belki de kalıplara sığınarak sanat icra ettiğini iddia eden bir kısım taklitçi veyahut popüler kültüre tamah eden ve bu durumu saklama ihtiyacı dahi gütmeyen insanları rahatsız edecektir. Ki zaten etmelidir de. Çünkü edebiyat kişiler ve kurumlar üstü bir olgudur. Bu olgu her ne kadar kimi kesimlerce kontrol altında tutulmaya çalışılsa da edebiyat, sığ denebilecek görüşlere sıkışamayacak kadar özgün bir yapıdır.

Her ne kadar bu çok sesli koronun gücü gün geçtikçe artsa da gelecek daima nitelikli eserlerin olacaktır.

“Maddenin yaratılması gibi başarılır estetik yaratılmanın gizemi. Sanatçı, yaratan Tanrı gibi, eserinin içinde ya da arkasında ya da ötesinde ya da üstünde kalır, göze görünmez, varoluşun dışına arınmıştır, ilgisizdir, bir kenarda tırnaklarını keser.” (James Joyce – Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Murat Belge, İletişim Yayınları, Sayfa 279)


Konu hakkındaki görüşlerinizi Kayıp Rıhtım Forum üzerinden bizimle paylaşabilirsiniz.

Oyla!

Hasan Sezer

1999 Ankara doğumluyum. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
öğrencisiyim. Yazı yazmayı öğrendiğim günden itibaren sayfaları kelimelerimle doldurmaktan zevk alıyorum. Yazı serüvenim kendi hayal dünyamda şekillenirken edebiyatla tanışmam James Joyce ile olmuştur. Yaşar Kemal, Sait Faik Abasıyanık ve Albert Camus ise etkilendiğim ve saygı duyduğum isimlerin önde gelenleridir.

Ahtapotun Rüyası - Barış Müstecaplıoğlu

Barış Müstecaplıoğlu’ndan Yeni Fantastik Roman: Ahtapotun Rüyası

Concrete Cowboy Yayın Tarihi Netflix

Idris Elba’lı Western Filmi Concrete Cowboy’un Netflix’e Geleceği Tarih Belli Oldu