Novella Çağında Stefan Zweig Yeniden

Son yıllarda iyice yükselen Stefan Zweig furyasının tek sebebi yazarın boşa düşen telifi mi, yoksa Zweig, zamanı gelince gözlüğünü çıkarıp pelerinini kuşanan bir süper kahraman mı?

Stefan Zweig bir dip dalga. Usul usul yaklaştı ve özellikle son yıllarda ülkemizde patlama yapan bir yazar oldu. Yanlış anlaşılmasın, değeri sonradan anlaşıldığı için değil, 2012’de telifi serbest kaldığı için biraz. Yoksa her zaman okunup sevilen bir yazardı o. Tuhaf olansa, neden şimdi? Kitapçı vitrinlerini adeta tek başına domine etmiş görünüyor. Neredeyse gün aşırı yeni bir çevirisiyle karşılaştığımız, kitapları baskı üstüne baskı yapan, kahveli, çikolatalı pozlarıyla gönülleri fetheden, okuma listelerinde ismi en başa yazılan ve çok satanların zirvesinden hiç inmeyen biri. Bu başarıda, elbette, Can gibi, İş Kültür gibi ülkenin önde gelen yayınevlerinin etkili satış stratejilerinin payı büyük ama sadece bu mu? Yoksa Zweig, zamanı gelince gözlüğünü çıkarıp pelerinini kuşanan bir süper kahraman mı? Belki de öyledir. Belki de kendimizi en çaresiz hissettiğimiz zaman bu zamandır ve Zweig de bizim büyük çaresizliğimize bir yudum su olmuştur. Üstelik bunun emareleri de yok değil. Çünkü aynı vitrinde Kafka gibi, Orwell gibi, Camus gibi isimlerle daha sık karşılaşır olduk. Onlar da birer novellacı. Yazık ki, onların da rimelleri göz kenarlarından tıpkı Zweig gibi kapkara akıyor. O halde meseleyi anlamaya çalışırken bunu bir kenara not etmekte fayda var.

Zweig, berbat bir zaman diliminde yaşadı. 1881-1942. İki büyük dünya savaşının tam ortasında. Herkesin herkesi yok etmeye çalıştığı; insanlık değerlerinin hiç olmadığı kadar ayaklar altına alındığı bir dönem bu. Dünya ölüm döşeğinde can verirken Zweig’in de ruh sağlığını koruması pek mümkün olamazdı. Nispeten kısa denebilecek hayatında melankoli hiç eksik olmadı, hayal kırıklığı ve karamsar duygular peşini bırakmadı. Parçası olmaktan onur duyduğu Avrupa kültürü darmadağın olmuştu. Büyük Avrupa Birliği düşü ise, ancak o hayata gözlerini yumduktan sonra vücut bulabilecekti. Kaçıp saklanmak yerine bir süre, kalemiyle mücadele etmeyi denedi. Savaş karşıtı makaleleri ve çirkin dünyaya yazdığı güzel öyküleriyle direnmeye çalıştı fakat bu da çok uzun sürmedi. Bu kez, Hitler’in ve ikinci dünya savaşının ayak sesleri gür çıkmaya başlamıştı. Diğer Yahudi kökenli yazarlar gibi onun da kitapları yakıldı, ölümle tehdit edildi. “Acı Duygular” bu dönemde yazıldı ve yakıldı. Üç çeyrek asır sonra yeniden yakıldığındaysa, Zweig artık yoktu ve dünya da kötülüğünden hâlâ bir şey kaybetmiş değildi.

Stefan Zweig’le üniversite yıllarında tanıştım. O, benim için muazzam bir biyografi ustasıydı. “Kendileriyle Savaşanlar”, “Üç büyük Usta”, “Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar”… Öyle ki, onun başka türlerde de eser vermiş olabileceği ihtimalini aklımın ucuna bile getirmiyordum, ta ki, 1998 İzmir Tüyap Kitap Fuarı’nda, karton bir koliye doldurulmuş, kenarları yanık onlarca kitabın arasında “Acı Duygular”la karşılaşana dek. Berfin Yayınevi bir süre önce kitap düşmanlarınca kundaklanmış ve yüzlerce kitap kül olup gitmişti. İşte o kolideki kitaplar da bu kundaklamadan yaralı olarak kurtarılanlardı. Yayınevi ibret olsun diye onları sergileme yoluna gitmişti. Bir kitap daha kaç kez yakılabilir ki?

“Acı Duygular”, İngiliz filolojisi profesörü hocasına hayran üniversiteli bir gencin hikâyesine odaklanıyor. Roland, meslekte otuzuncu yılını doldurmuş yılgın hocasını, gençliğin verdiği enerjisi, taşkın heyecanıyla, adeta yeniden diriltiyor ve yarım kalmış tasarısını gerçekleştirmesi için ona yardım ediyor. Kısa roman ya da uzun öykü demeye dilim varmadığı için, novella demeyi tercih ettiğim metnin alâmetifarikası ise, çoğu novellada görüldüğü gibi çarpıcı bir sonla bitmesi. Metin, hızlı ve kronolojik akıyor. Bu da kolay okunmasını sağladığı gibi, okuru anlatımdan çok hikâyeye yöneltiyor, tıpkı Kafka’nın “Dönüşüm”ü, Orwel’in “Hayvan Çiftliği”, Camus’nün “Yabancı”sı gibi. Yeri gelmişken, adı geçen bu eserlerin, Zweig kitaplarıyla birlikte, en çok satanlar rafında buluşmalarının bir sebebi de, her şeyin hızla aktığı yaşadığımız zaman diliminde tek solukta okunuyor olmaları olabilir. Bir başka sebep de  -Ki bana kalırsa bu daha belirleyici- başta siyasi mekanizmalar olmak üzere, tüm dünyada bir anlayış haline gelmeye başlayan otoriter eğilimlerin bireyler üzerinde yarattığı distopik korku ve pratik hayat endişesidir. Nitekim, Zweig’in hemen tüm eserlerine sirayet etmiş bir ruh hali bu. Yer yer ağır bir melankoliye varan, kimi zaman trajediden drama, dramdan melodrama kayan anlatım biçimi. Ve illaki karamsar bakış açısına eşlik eden derin bir ümitsizlik durumu.

“Acı Duygular”dan sonra Zweig’e olan ilgim, zamanla beni önce “Satranç”a, oradan da, “Amok Koşucusu”na ve daha nicelerine götürdü. Coşkunun ve tutkunun yalazında yanıp tutuşan karakterleri, merak uyandıran hikâyeleme tarzı, derin psikolojik betimlemeleri, canlı bir zaman ve mekân algısı oluşturmaktaki ustalığıyla, Zweig, her zaman severek okuduğum bir yazar oldu. Özellikle, Freud’un topografik kişilik kuramına duyduğu ilginin karakterlerini oluşturmasında belirleyici olduğu söylenir. İlk onayı da zaten dostluğunu da paylaştığı Freud’dan alır. Freud onun için, Eserlerini Dostoyevski’ninkilere yeğlediğim bir yazardır, der.

Okuma deneyimlerim geliştikçe, zevklerim de değişmiş, Beckett gibi, Perec gibi, Bernhard gibi, Cortazar gibi modern edebiyatın öncüleriyle  tanışmıştım. Zweig’i de bir parçası saydığım ana akım edebiyatı gerilerde bırakalı çok olmuştu. Yine de bir türlü kendimi alamıyor ve Zweig’in okumadığım bir novellasını edinip ilk günkü iştahla okumaya devam ediyordum. Bu işte bir tuhaflık vardı. Kuşkuyla kendime şu soruyu sordum. Yoksa Zweig benim için iki yemek arası bir atıştırmalık mıydı? Ya da tematik filmlerden sıkılmış birinin ara sıra izlediği aksiyonlardan birinin yerini mi tutuyordu? Sürükleyici ama ayrıntıdan yoksun.  Heyecan verici ama derin düşündürtmeyen. Lezzetli ama doyurucu olmayan. Elbette, o bu sıfatları hak edecek biri olmazdı. Geçen yıl okuduğum, öykü toplamından oluşan “Amok Koşocusu”ndan sonra, sanırım bu soruya tatmin edici bir yanıt bulabilmiştim.

Hayatı sürgünlerde geçmiş Stefan Zweig, gençlik yıllarında Uzak Asya’ya keyfi bir seyahate çıkar ve Malezya’da, halk arasında adına “Amok” denen tuhaf bir psikolojik rahatsızlıkla karşılaşır. Sonra da oturup bunun hikâyesini yazar. Bu kez, novella denemeyecek kadar kısa bir öykü bu, ama Zweig’in diğer eserleri gibi, “Amok Koşucusu” da heyecan verici bir finalle bitiyor. Malezya’da, bir kasabada, Hollandalı çaresiz bir kadına yardımcı olmak niyetiyle yola çıkan Avrupalı doktorun, en son, kadına âşık olup, tutkusunun peşinde deli gibi ölüme koşması anlatılır. Bana kalırsa, Zweig, bir abartılmış duygular prensi. Beni ona çeken de bu olmalıydı. Bir çeşit özdeşim yaratıyordu. Sonra ilginçti, modern çağın histerisiydi, insanın kaybolma ve kendini arama haliydi. Üstelik akışkan bir dili, samimi bir anlatımı vardı. Güzelden çok, hoştu. Son dönemin parlayan novellacılarında da benzer tadı bulduğumu fark ettiğimde, niçin Zweig okumaya devam ettiğimi daha iyi anlamıştım. A. Zambra, C. M. Dominguez, A. Schnitzler gibi yazarlar da Zweig’inkine benzer bir kurgulama tekniği kullanıyorlardı. İlginç bir konu ve tek solukta okunan anlatım biçimi. Estetiği boş vermeden, nitelikli edebiyattan ödün vermeden ama. İncelemenin başında sorduğum “Neden şimdi?” sorusunun yanıtı da belki bunda gizlidir. Romanın ve öykünün olmazsa olmazı ayrıntının öne çıkardığı güzellik duygusu, günümüz novellasında, görselleştirme, hareket, sadelik gibi unsurların etkili kullanılmasıyla, Zweig’de pek rastlamadığım, alt metin okumalarına izin veren, okuru da metnin bir serüvencisi kılan anlatım biçimi ve sıfat gibi, edat gibi yapay tasvir unsurlarının metne dâhil edilmemesi, novellayı güzelden çok hoşluk duygusuna yaklaştırıyor olabilir. Yani gözden çok kimyaya uygun olana. Kolaylıkla sindirilen ama damakta acı tat bırakmayan. Roman kadar doyurmasa da, öykü gibi çarpmasa da, keyifli bir beş çayının yanında lezzetli, hafif bir kek gibi.

Çizim: Elke Rehder

İncelemenin sonlarına doğru, Zweig’in en beğendiğim novellası “Satranç”tan söz etmesem olmaz. Üstelik bu kez durum biraz farklı. Anakronik (Kronolojik) yapı kırılmış, anlatıcı zamanda ileri-geri manevralarla modern edebiyata yaklaşmıştır. Ayrıca “Satranç”, tıpkı Şehrazat’ın “Binbir Gece Masalları”nda olduğu gibi, hikâye içinde hikâye anlatarak, doğu anlatı tarzına da göz kırpan bir metin olmuştur. Bu etki, belki de onun Brezilya macerasıyla ilgilidir. Nitekim Latin halk kültürüyle doğunun kadim anlatıları çoğu noktada benzeşir. “Satranç”, Zweig’in son sürgün yeri olan, Brezilya’nın Persopolis kasabasında yazılmış ve insanlığa umudunu yitiren “Son Avrupalı”nın, ikinci eşiyle birlikte intihar etmesinden hemen sonra yayımlanmıştır. Latin halk masallarının düşle gerçeği buluşturan bir anlatımı vardır. Fantastik olaylar öyle gerçekçi, öyle inandırıcı anlatılır ki, çoğu zaman gerçekle düş ürünü olanı birbirinden ayırt etmek pek mümkün olmaz.  Zira Latin Edebiyatı’nı evrensel kılan da, sonradan “El Boom” kuşağı olarak anılan, G. G. Marquez, C. Fuentes, M.V. Llosa gibi büyülü gerçekçilerin bu anlatı tarzını eserlerine yansıtmalarıyla mümkün olmuştur. İşte Zweig de, “Satranç”ta, doğunun kadim anlatılarından faydalandığı kadar, Latin halk masallarından da etkilenmiş olmalıdır. Çünkü bir gemide başlayan macera, birdenbire geçmiş zamana doğru akar ve anlatı biçimi masalsı bir çağrışım uyandırır. Ayrıca “Satranç”ta, hemen tüm modern novellalarda da aynı şekilde gözlemlediğim, oyun oynayan çocuğun yaşadığı serbestlik ve özgürlük duygusunu uyandırması açısından, akıllara Schiller’in “Oyun Olarak Sanat” anlayışını getirir. Schiller’e göre sanatın asli görevi, bireyi özgür ve mutlu kılmasıdır. Gündelik yaşamın sıkıntılarından uzaklaştıran, kişiyi rahatlatıp özgürleştiren. O halde, son yıllarda novella türüne bu hücumun sebebi, hayatın keşmekeşinden kaçmak için bir fırsat yaratması ve ferah bir oyun alanı işlevi görüyor olması olabilir.

Bana kalırsa, edebi bir metni güçlü kıllan iki asgari şartın varlığı kaçınılmazdır. İlki, parlak bir fikir ve bu fikri kurmacanın olanaklarıyla buluşturan incelikli zekâ. Ki, burada Dostoyevski ya da E.A. Poevari bir polisiyeden söz etmiyorum ben. Sadece başı sonu birbirine bağlı, iç tutarlığı sağlamış bir döngüselliğe işaret ediyorum. Diğeriyse güçlü bir duygudur. Her güzel eserin yazarda içtenliğini bulduğu ses. Aşk, intikam, hırs ya da merhamet de değil sözünü ettiğim şey. Yalnızca yazarın kalbinde hayat bulan ve tüm samimiyetiyle sadakat hissettiği özel bir ruh halinden söz ediyorum. Bunu tanımlamak olanaksız olsa da, etkisi son sayfada okura geçebilecek kadar kuvvetli bir duygu olduğu aşikâr. Bence Zweig, bu iki nitelikten okuması keyifli bir harman çıkartabilmiş nadir yazarlardan. Onu hâlâ okuyor olmamızın ana sebebi, belki de tam olarak budur.

En iyisi bu incelemeye Zweig’in intihar mektubuyla son vermek değil, bunun farkındayım, ancak başka çaremiz de yok gibi görünüyor. Belki o zaman onun uğruna hayatını verdiği değerleri daha iyi anlama imkânı bulur ve savaş karşıtı mücadelesine bir parça da olsa omuz vermiş oluruz.

“Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

Stefan Zweig, Petropolis, 22.11.1942

  • 40
    Shares
Etiketler:  




Turgutlu doğumlu. Ege Üniversitesi Felsefe mezunu. Öykü ve incelemeleri, aralarında Notos Öykü, Sarnıç Öykü, Edebiyatist de olan çeşitli dergilerde yayımlandı. Bir dönem, Ege Telgraf Gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Bir öyküsü, "Öyküden Çıktım Yola" isimli seçkide yer aldı. Yayımlanmış üç kitabı var. Kuzgunkara ve Bir Romanın Savunusu (Roman-Koyu Kitap 2014), Bir Çift Küpe Çiçeği ( Öykü-Girdap Kitap 2015), Küçük General (Novella-Dedalus Kitap 2018)

Novella Çağında Stefan Zweig Yeniden için 3 yorum

  1. Stefan Zweig’ın bu kadar ortalıkta dolaşması elbette telif haklarının serbestliği ile ilgili bir konu. Bunu fırsat bilen yayıncılar piyasaya eserlerini sürüp duruyor. S.Zweig her zaman çok okunan bir yazardı, amenna…Ama; “novellae” tarzı yayıncılara ticari rant da sağlıyor. Kısa “compact” kitaplar. Eskiden bir arada basılan eserleri şimdi münferit edisyonlar şeklinde piyasaya sürüyorlar. Yoksa “novelle” tarzına duyulan özel ilgi çerçevesinde izah edilecek bir durum değil.
    S.Zweig; bir süper ise kahraman hiç değil. Büyük bir entelektüel, aydın ve hümanist.


  2. Şu sıralar Zweig okuyorum bolca. Üstüne bu yazının gelmesi çok iyi oldu, ellerinize sağlık.

    Sürükleyici, buna katılıyorum. Ama ayrıntıdan yoksun demiş olmanıza rağmen ben bazı öykülerinde fazla detay vererek sıktığı kanaatindeyim. Bu da bir süre sonra özellikle buram buram yaşadığı dönemi, sıkıntıları ve buhranları empati kurmak istemeseniz dahi sizin de hissetmenize sebebiyet veriyor.

    Her şeye rağmen, önemli ve yazdıklarıyla edebiyatta adını sıkça söz ettirmiş bir isim. Sizin de bahsettiğiniz Satranç adlı öyküsü de bir nevi intihar mektubu gibiydi. Okurken bunu hissetmek, her bir sayfayı geçişte onun da intiharına yaklaşmak garip hissettiriyor. Etkilenmeden duramıyorsun ister istemez.


  3. Ellerinize sağlık. Çok güzel bir yazı. Neredeyse her okurun yolunun kesiştiği bir yazar oldu Zweig. Genç yetişkin kitaplarına aşık gençler de okuyor, kırk yıllık okuyucular da; fantastik seven de siyaset seven de.

    Yazıda ortaya atılan “neden bu kadar revaçta” sorusuna her okur kendine göre cevap bulabilir.
    İlk akla gelen kısa eserler üretmesi. Buna katılıyorum.

    Okura kısa bir kitapla nitelikli bir eser okuyorum duygusu veriyor. Dostoyevski’ler, Steinbeck’ler, Balzac’lar devirmeden de edebiyatın o güçlü damarına erişmişiz hissi veriyor Zweig.

    O müthiş duygu tanımlamaları benim dikkatimi çeken. Fazlaca ayrıntıya girdiği, bir türlü asıl hikayeye gelmediği konusunda eleştirilebilir. Lakin bu tasvirleri bir kenara bıraksak anlatılan hikaye o kadar etkili olmaz.

    Zweig’ın anlatıcıları “o muazzam olay, iliklerime kadar hissettiğim korku, hayatım boyunca yaşamadığım bir saadet anı” gibi cümlelerle tanımladıkları olaylara bizi hazırlamak için büyük bir ayrıntı, tanım zenginliği ortaya koyuyorlar. Hikayenin peşine düşerseniz bu kısımlar size sıkıcı gelir. Zweig’ı okumanın zevki o ayrıntılarda. Benim için mühim olmasının sebebi bu.


Novella Çağında Stefan Zweig Yeniden

Son yıllarda iyice yükselen Stefan Zweig furyasının tek sebebi yazarın boşa düşen telifi mi, yoksa Zweig, zamanı gelince gözlüğünü çıkarıp pelerinini kuşanan bir süper kahraman mı?

  • 40
    Shares

 

 

Başa dönün