Orhan Duru’nun Fırtınalı Bilimkurgusu

Tam 10 yıl önce bugün aramızdan ayrılan Orhan Duru ülkemizde bilimkurgu edebiyatına neler kazandırdı, hep birlikte göz atalım.

Orhan Duru, 1950 kuşağının öncü öykü yazarlarından birisi. Kendisi 1973 yılında, yani bugün edebi tür kabul edilen çoğu türün Türkiye’de günlük basılan ucuz roman konusu olduğu yıllar, bilimkurgu üzerine çalışmalar yapan bir yazar. 1950 kuşağının yazarlarından da –Ferit Edgü’yü hariç tutalım- bu yönüyle ayrılıyor. Türk Dil Kurumu’na 1973 yılında çıkarılan Türk Dili Bilim-Kurgu özel sayısında “bilimkurgu” sözcüğünü de öneren kendisidir. O tarihe kadar Yalçın İzbul’un ortaya attığı “kurgubilim” sözcüğü kullanılıyordu. Ancak Orhan Duru bu terimin “edebi bir türü yansıtmaktan çok bilim türünün adı” gibi olduğunu savunuyordu. Hatta Orhan Duru ve Yalçın İzbul arasında bir edebi tartışma bile yaşanmış, en sonunda TDK Orhan Duru’dan yana tavır koyunca konu kapanmıştı. Orhan Duru, sadece bilimkurgunun teorik yanıyla ilgilenmemiş dönemin çağdaş yazarlarına örneklik etmesi için bilimkurgu öykü örnekleri de vermiştir. Böylece dört başı mamur bir Türk Bilimkurgu Edebiyatı’na öncülük etmiştir.

Ancak Duru, bilimkurguyu ele alış ve işleyiş konusunda çağdaşı Batılı yazarlar gibi değildi. Tabii burada çağdaşı derken Isaac Asimov, Stanislaw Lem, Arthur C. Clarke, Ray Bradbury, J.G Ballard gibi bugün bilimkurgunun devleri olarak tanınan yazarlardan bahsediyorum. Orhan Duru bunların yazımından daha farklı bir yazın kurma çabasındaydı. 1950 kuşağı genellikle “bunalım edebiyatı” adıyla da bilinir. Orhan Duru hem bu algıyı kırmak hem de Türk edebiyatının genel bireysel ve toplumsal kasvetine kapılmamak için mizah, ironi gibi unsurları öykülerinde kullanıyordu. Onun Batılı bilimkurgu yazarları karşısındaki konumunu farklılaştıran da budur. Duru, bilimkurgularında daha çok toplumsal sorunlara dikkat çekmiş, bunu yaparken de mizah, ironi ve bireyin sorunlarını elinden düşürmemiştir. Düzyazı kafiyesi de eserlerine akıcılık kazandırır. Yazarın bilimkurgu öykülerinden oluşan pek çok kitabı var. 1982, Ada Yayınları’ndan çıkan Yoksullar Geliyor, 1997 YKY’den çıkan Fırtına bunlar arasında sayılabilir ancak günümüzde bütün öyküleri iki ciltte toplanmıştır: İlk basımı 1996 tarihli Sarmal ve ilk basımı 2011 tarihli olan Boğultu. İkisinde de çeşitli bilimkurgu öyküleri bulunur. Boğultu’da Stanislaw Lem’in öykü kahramanı olduğu bir öyküsü dahi bulunur. Yani Duru Batılı muadillerine gözünü kapatmamıştır.

GÖZ ATIN  Üç Cisim Problemi'nin İkinci Cildi "Karanlık Orman" Bizlerle

Biyografisi

Öncelikle yazar hakkında genel bir bilginiz olması için sizlere YKY’de yer alan teknik biyografisini aktarıyorum:

Orhan Duru (İstanbul, 18 Aralık 1933 – 25 Ocak 2009) Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ni bitirdi (1956). Bir süre vete­rinerlik ve aynı fakültede asistanlık yaptıktan sonra gazete­ciliğe yöneldi. 1961’de Ulus’ta başladığı mesleğini 1993’e dek CumhuriyetMilliyetGüneşHürriyet ve Star TV’de sürdürdü; bir süre Yeni Yüzyıl gazetesinde yazdı. İlk öyküsü “Kadın ve İçki” 1953’te Küçük Dergi’de çıktı. MaviEvrimYeni UfuklarPazar PostasıYelken ve Dost dergilerindeki ürünleriyle dik­kat çekti. “a Kuşağı” ve “Mavi Hareketi” yazarları arasında yer aldı; 1950 Kuşağı öykücüleri arasında öne çıkan isimler­den biri oldu.

Bilimkurgu Öyküleri, Adolf ve Edgar Allan Poe:

Orhan Duru’nun pek çok bilimkurgu öyküleri olmasına karşın yazının hacmini kontrol altında tutmak için bu incelemede 1997 basımlı Fırtına kitabını kullanacağım. Kitap bugün satış dışı ancak içerdiği öyküler Sarmal adlı toplu öyküler kitabında yer alıyor.

“Fantastik, sentetik, yabanıl, büyülü, giz dolu, uzak/yakın bir dünyaya hem içinden hem dışından keskin bir bakış…

Zaplatıcı ve zıplatıcı…

Dünyalı ve uzaylı…

Kırılgan ve dayanıklı…

Ciddi ve alaycı…”

Kitabın arka kapağındaki bu yazıdan anlayacağınız üzere yapıtta sadece bilimkurgu değil aynı zamanda fantastik öyküler de bulunuyor. Adolf gibi. Gökhan Reyhanoğulları ilgili makalesinde bu öyküyü “bilimkurgu” sınıflıyor ancak ben bu konuda ona katılamıyorum çünkü öyküde bilimkurgu unsurundan çok fantastik unsur bulunuyor. Araştırmacı sanırım unsurlar konusunda kıyasa tabii tutmamış. Adolf öyküsünün konusu şu ki sokakta üşüyen bir yavru kedi gören Harald ile Liza adlı bir Alman çift kediyi evlerine alıp bakmaya karar verirler. Kediye de Adolf Hitler’e benzediği için Adolf adını vermeye kararlaştırırlar.

“Siyah beyaz lekeli, göğsü kırçıl, patileri beyaz, kuyruğunun ucu beyaz bir yavruydu bu. Yüzünün geniş bir bölümü beyaz, burun çevresi ise karaydı. Bu nedenle ilk bakışta, Hitler’e ya da badem bıyıklı eski memurlara benziyordu bu kedi.”

Çift kediyi Alman disipliniyle terbiye ederek büyütür. Yazar ve aynı zamanda anlatıcı öykü kişisi çiftin arkadaşı olarak evlerine gelir. Kediyi görür ve arkadaşlarıyla yemek yerken kedi gelip onun ayağına sürtünür, tabağındaki yemeklerini falan yer. Bunun üzerine anlatıcı kızarak kediye kötek vurmak gerektiğini söyler. Ancak Harald ve Liza, Avrupalı olarak, insan hakları gibi hayvan haklarının da olduğunu söyleyerek bunun karşısında olduğunu söyleyerek tartışırlar.

“Buna iyi bir kötek atmak gerek, dedim.

-Olmaz, dedi Harald. İnsan hakları kadar hayvan hakları olduğunu da unutma. Hele çağımızda.

-Evet, biliyorum. İsmet Sungur Bey bu konuda önemli bir araştırma yayımladı. Ama bir kedi benim tepeme çıkarsa ve üzerime siyerse birtakım önlemler almak gerekmez mi?

-Hayır, dedi Harald. Biz öyle düşünmüyoruz.

Liza girdi araya çok bilmiş bir tavırla.

-Hayvanlar özgürdür. Hayvan hakları deyince onların özgürlüklerini anlıyoruz. İstedikleri gibi miyavlamaları, istedikleri koltuklarda pençelerini denemeleri gerekir. Bunları sergilersek nerede kalır bu özgürlükler? Sonra kediler ayrı türden yaratıklar. Bireyci ve bencil. Bu da onların özgürlüklerine ne kadar düşkün olduklarını gösteriyor.

-Bakın ben de kedileri çok severim. Onları izlemekten hoşlanırım. Ayrıca biz de kedi geleneği çok eskiye ve yüzyıllar öncesine kadar gider. Hepimiz kedilerle büyüdük.

-O zaman kediyi dövmek gerektiğini nasıl söylersin? Dedi Liza.

Ben de sustum. Hayvan hakları karşısında boyun eğmek zorunda kaldım.”

Daha sonra anlatıcı yazar tekrar arkadaşlarının evine ziyarete gider ki Adolf bu sefer “hayvan haklarına uygun davranılarak” hadım edilmiştir. Burada anlatıcı, çifte “Nerede kaldı hayvan hakları ve özgürlükleri? İsveç Parlamentosu tavuklara eşeleme özgürlüğü tanıyan bir yasa çıkarırken, siz bu zavallı yavruyu hadım ağasına çevirdiniz. Akranları sokaklarda bu mart ayında bağırıp inleyerek özgürce aşk yaşamlarını sürdürürken, Adolf burada belki sapık tutkulara kapılıyor,” suçlamasını yöneltir. Çünkü o sırada Adolf yastıklara sürtünür, onları tırmalar. Hatta Liza’nın kucağına çıkarak onun göğüslerini de tırmalamaktadır. Yazar burada hem eşcinsel eğilimler hem de sapıklık görerek bu davranışlarını hadım edilmesine bağlar.

GÖZ ATIN  2019 TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması Başlıyor

Anlatıcı karakterin, yazarın, Harald ve Liza’nın evine üçüncü gidişi onların İstanbul’dan taşınarak Almanya’ya gitmesi ve arada bir kopukluk yaşanmasından, 1 yıl sonra yazarın Almanya’ya yaptığı bir gezide onları araması üzerine gerçekleşir. Ancak bu sırada hem ev hem de Adolf değişmiştir. Adolf, dev gibi bir kedi olmuştur. Liza ve Harald anlatıcıya bundan bahsedince buna inanmaz ve kediyi görmek ister. Çift ona kediyi bir odaya hapsettiklerini çünkü gelen misafirleri yediğini söyler. Anlatıcı korksa da kedinin kendisine zarar vermeyeceğini söyleyerek onları ikna eder ancak odaya gittiğinde kedi gerçekten de hırlayıp üstüne yürür. Harald ve Liza son anda anlatıcıyı odanın dışına çekip onu kurtarırlar. Onlar kedinin kapıyı şiddetli bir şekilde tırmalamalarına karşı kapıyı tutarken yazara evden kaçmasını söylerler. O sırada canının derdine düşen yazar da düşünmeden topuklar.

Anlatıcı o günden sonra Harald ve Liza’yı bir daha görmediğini, belki de Adolf’un onları da yediğini söyler. Adolf ironik bir biçimde esmer ve Yahudileri yerken sarışın Almanlara dokunmamaktadır. Öykünün atmosferi, fantastik unsurları onu bilimkurgunun dışına iter. Orhan Duru biraz da Poe-vari bir öykü yazmak adına anlatıcı olan karakterin adını vermez. Poe’nun öykülerinin genel bir özelliği olan birinci şahıs hikâye anlatımı, ana karakterin adının ikinci karakterler tarafından bile asla söylenmemesi ve bizim gerçekliğimizin içinde gerçekleşen inanılması güç olağanüstü olayların yaşanması bu öyküde de bulunmaktadır. Aradan 100 sene geçmesine rağmen Poe’nun etkisi Türk edebiyatı yazarlarının üstündedir.

Kitabın ağırlık merkezini oluşturan öykü ise Gözyaşı Taşı’dır. 22 sayfalık uzun bir öykü olan Gözyaşı Taşı, aslında gizliden gizliye ırkçılık ve deri rengi ayrımı eleştirisi sunar. Mavi renkli ve insansı bir ırk olan Maviler nereden geldiği belli olmayan ve uzaylı bir ırk oldukları düşünülen, oldukça hüzünlü olan ve ağladıklarında gözyaşlarıyla oldukça değerli mavi bir taş üreten bir ırktır. Gözyaşı Taşı öyküsünü ise bir sonraki yazıda inceleyeceğim.

GÖZ ATIN  Dönüş: Hayatı Parmağında Oynatan Hakikatin Gölgesi

25 Ocak 2009, yani günümüzden 10 yıl önce vefat eden Orhan Duru’yu ve bu sene, 19 Ocak’ta, 210 yaşına basan Edgar Allan Poe’yu aynı yazıda anmış olalım. Sanırım bir yazarı anmanın tek ve en iyi yolu onu okumak. Orhan Duru’yu onu okuyarak yâd edelim.

Edebiyatla kalın!

Kaynakça:

– Duru, Orhan, Fırtına, Yapı Kredi Yayınları, Ekim 1997
– Duru, Orhan, Sarmal-Toplu Öyküler 1, Yapı Kredi Yayınları, Temmuz 1996
– Reyhanoğulları, Gökhan, Türk Edebiyatının İlk Bilim-Kurgu Öyküleri ve Orhan Duru, 2012

  • 70
    Shares

Stranger Things Kitap

13 Ağustos 1996’da İstanbul’da doğdum. Halen Medeniyet Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum. Daha önce Kayıp Rıhtım forumunda ve Aylık Öykü Seçkisi içerisinde yer aldım. Gölge E-Dergi, Bilimkurgu Kulübü, Genç Yazı ve Pejmürde Dergisi bünyesinde gerçekleştirilen Ortak Hikâye projesi gibi elektronik platformlarda ve basılı olarak da Adı Yok dergisinin 75. sayısında yazılarım yayımlandı. Yaklaşık olarak 12 yaşımdan beri yazıyorum.

Orhan Duru’nun Fırtınalı Bilimkurgusu

Tam 10 yıl önce bugün aramızdan ayrılan Orhan Duru ülkemizde bilimkurgu edebiyatına neler kazandırdı, hep birlikte göz atalım.

  • 70
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Kayıp Köşeler
Çevirmenin Çemberi: Conan

Conan külliyatının ilk cildini bizlerle buluşturan Hüseyin Aksakal, kitabın çeviri macerasını, yaptığı derin araştırmaları ve...

Kapat