Gece Yarısı Güneşi Twilight

Sütçü – Duygu Akın | Çevirmenin Çemberi

2018 yılında Man Booker Ödülü'nü kazanan Anna Burns'ün Sütçü romanını dilimize çeviren Duygu Akın, eserin tercüme macerasını Kayıp Rıhtım'a anlattı.

2018 senesinde Man Booker Ödülü‘ne layık görülen Anna Burns imzalı Sütçü (Milkman) romanı, dilimize kazandırılırken nasıl bir süreçten geçti? Eserin çevirmeni Duygu Akın kitabın tercüme macerasını Kayıp Rıhtım okurlarına aktardı.

* * *

Bugüne dek çok sayıda edebi eser çevirisi yaptım ve hemen hepsi de kendi içinde bir maceraydı ama çeviri sürecinde yaşadıklarım yüzünden Sütçü hayatımda özel bir yer edindi.

Anna Burns’ün eseri Sütçü’yü çevirirken yaşadıklarımı anlatmaya, kendimle ilgili bir ifşayla başlayayım. Çevireceğim kitapları önceden baştan sona okumuyorum ve bunu kasten yapıyor, kendimi yorma pahasına çeviri adına bir avantaja dönüştürüyorum. Tabii tercihimin keyifli yanlarının tadını çıkarırken, bedelini de ödüyorum. Şimdiye kadar da seve seve ödedim.

Bu bilgiyi vermemin Sütçü özelindeki nedeni şu; aklıselim hiç kimse bu kitabı okumadan çevirmeye başlamamalıymış.

Öncelikle söyleyeyim, çevireceği kitapları seçme olanağına sahip şanslı çevirmenlerden biriyim. Çalıştığım yayınevleri bu konuda son derece anlayışlı. Ama bu şansımın bir nedeni daha var. Sanırım insan hayatta bir işe neyle başlarsa onunla devam ediyor. Diyelim edebiyat çevirisiyle, klasik eserlerle, hatta belki Gotik janrıyla başladınız, size gelen teklifler hep o yönde oluyor. Bilimkurgu filmleriyle ünlenmiş bir Hollywood oyuncusuna nasıl hep aynı tip senaryo teklifleri gelir ve biz onu hep bilimkurgu filmlerinde görürsek, biz çevirmenler de (teşbihte hata olmaz) başta kendimizi neyle kanıtlamışsak, genelde o yönde devam ediyoruz. Ben neyse ki kendimi iki ayrı ilgi alanımla kanıtlamıştım, çeviriye de o iki kanaldan başlayıp devam ettim; edebiyat, özellikle de klasik edebiyat ve bilimsel eserler.

Sütçü - Anna Burns

Anna Burns – Sütçü

Gelgelelim bir süre sonra biraz dar alana kısıldığımı hissettim ve klasik edebiyattan; eserleri gönlümüzde yer etmiş ama şöyle oturup bir söyleşi yapalım desek vereceği yanıtları hayalimizde canlandırmaktan öteye gidemeyeceğimiz yazarlardan, kanlı canlı olanlara geçiş yapmak istediğimi düşündüm. Yayınevleri de bunu hissetmiş olmalı ki yavaş yavaş teklifler günümüz yazarlarına doğru; münzevi de olsa, değil Twitter, değil sosyal medya platformu, çevrimiçi dünyadan bile uzak dursa, en azından hayatta olanlara doğru kaymaya başladı. Kadın yazarların edebiyata katkısını önemsediğimi de bir şekilde hisseden yayınevleri, bir noktadan sonra yeni isteklerimle örtüşen öneriler getirmeye başladılar. İşte İthaki Modern’den gelen Sütçü (Milkman) teklifini de bu yüzden çok düşünmeden kabul ettim.

Çeviriye Başlarken Kitabı Önceden Okumamaya Dair

Şimdi de çeviriye başlamadan önce kitapları neden okumadığımı anlatayım. Her şeyden önce, kitabı çevirirken okuyucunun yaşadığı merakı, heyecanı, savrulmaları, sarsılmaları, kısacası okuma deneyiminin tüm renklerini yaşamak istiyorum. Sadece olay örgüsü değil sözünü ettiğim; üsluptan dile, karakterlerden romanın dünyasına dek her şeyi ilk kez deneyimlemeyi arzuluyorum (tabii önceden okumadığım bir eserse).

Peki, nedir kitabı önceden okumamanın bedelleri? Bir kere konuya, karakterlere, akışa, yazarın kendine özgü stiline, diline baştan hâkim olamıyorsunuz. Tüm bunlara eliniz, aklınız alışana dek epeyce vakit kaybediyorsunuz, alıştığınızda, dengeyi bulduğunuzda ise başta yaptığınız hatalar, belki kaçırdığınız nüanslar zebella gibi tepenize dikiliyor. Ancak ben, yukarıdaki nedenlerle bunların hepsini göze alıyorum ve kendime acımadan metin kafamda netleştikçe tekrar tekrar (ve yine tekrar tekrar) başa dönüp düzeltmeler yapıyorum. Kabul, bu biraz delilik gibi görünüyor ama sözünü ettiğim avantaj da burada devreye giriyor; çeviriyi defalarca elden geçirmiş oluyorum. Öyle ki bazen kitabın bazı bölümlerini ezberliyorum.

Kendime haksızlık etmeyeyim, kitabı hiç okumuyor değilim. Mutlaka başına oturup göz atıyor, aralardan hızlı okuma yapıyor, hatta bazen çeviriye elim yatar mı diye kısa bir deneme de yapıyorum. Genelde atlamadığım bir şey varsa, o da yazar ve dönemi hakkında biraz araştırma yapmak.

GÖZ ATIN  Tabut ve Rahim: Baba Yaga'nın Yumurtası

Sütçü’nün yazarı Anna Burns için de aynısını yaptım. Kuzey İrlandalı olduğunu, romanda bir genç kızı anlattığını, kendisinin de bu genç kızla benzer deneyimler yaşadığını, karakterleri önceden planlamadığını, aksine hikâyeyi onların anlattığına inandığını, kitabının birçok ödül aldığını, özgün bir dil ve anlatım yarattığını ve başka bazı ayrıntıları öğrendikten sonra çeviriye başladım. Kuzey İrlanda tarihini İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimimden, ders olarak okuyup kendi merakımla da pekiştirdiklerimden az çok biliyordum. Daha doğrusu bildiğimi sanıyordum. Ayrıca göz attığım için romanda insan ve yer adlarının olmadığının da farkındaydım. Gelin görün ki bunların hiçbiri beni romana hazırlamamıştı.

Sil Baştan Yapmak ya da Yapmamak

Anna Burns romana okuyucuyu afallatan ve pek bir şey anlamasına izin vermeyen bir giriş yapıyor. Üstelik bunu soluk almadan, dur durak demeden, okuyana (en önemlisi çevirmene) acımadan yapıyor. Hadi, durma, ayak uydur bana, anla işte kafamın içinde yürüyoruz, aklımdan nasıl geçiyorsa öyle anlatıyorum, diyor.

“Bilmemkim McBilmemkim’in göğsüme silah dayayıp bana kedi dediği ve beni ölümle tehdit ettiği gün, sütçünün de öldüğü gündü. Sütçüyü vuranlar devletin suikast timindendi ve bu adamın vurulması benim umurumda değildi. Başkalarının umurundaydı ama. Bunlardan bazısı da beni, deyim yerindeyse “uzaktan bilen ama benimle konuşmamış” kişilerdi. Gıyabımdaysa bolca konuşulurdu çünkü bu kişiler tarafından ya da büyük ihtimal birinci kayınbiraderim tarafından çıkarılan söylentiye göre sütçüyle ilişkim vardı ve ben on sekiz yaşındaydım, o ise kırk bir.”

Silah dayamak, kedi demek, sütçü, suikast timi, birinci kayınbirader vs… Bunların çoğu o kadar ileride açıklığa kavuşuyor ki, anladığını sanan yanılır. Ancak benim henüz onlara takılmadan önce çeviri konusunda yapmam gereken bir tercih vardı. Yazar, ana karakterin düşünce akışını kesintisiz aktarmak istemiş, buna belli ki büyük önem vermiş, dış dünyanın değil, başkalarının değil, yargılayanların değil, bu defa bizzat yaşadıklarını anlatan kadın kahramanın bakış açısını öne çıkarmak istemiş, bunu da son derece akıcı ama bir o kadar uzun cümlelerle yapmıştı.

İngilizce bilenlerin gayet vakıf olduğu, çevirmenlerin ise kanayan yarası diyebileceğimiz acı gerçek şu ki, İngilizcede fiil cümlenin başındadır. Bu sayede daha baştan neden söz edildiğini anlarsınız. Türkçede ise malum sonda. Cümle bitene dek kim ne yapmış ne etmiş bilemezsiniz. Peki, Sütçü’nün bu upuzun cümlelerini, isimsizliğin bile tek başına zorluk çıkardığı bir okumada olduğu gibi koruyup yazara sadık mı kalacaktım, yoksa okuma deneyimini kolaylaştırmak adına cümleleri bölerek mi ilerleyecektim? İşte çeviri zebellası karşıma dikilmiş, henüz işin başında kötü kötü sırıtarak bakıyordu.

Daha geçen gün bir okuyucu bana, “Sinir oluyorum şu upuzun cümleleri bölmeden bırakıp beynimizi yakan çevirmenlere,” demişti. Sütçü de tam bir uzun cümleler diyarıydı. Ya ben de bu yapıyı koruyayım derken ilk sayfalardan (okuyucudan yana) zayiat verirsem? Bu çekinceyle bir tercih yaptım ve daha kısa, daha anlaşılır, daha başı sonu belli cümlelerde karar kıldım. Çeviriyi yapıyor, başa dönüp okuyor, biraz daha devam edip yine okuyordum.

Sütçü - Anna Burns

Yine de içim rahat değildi. Çeviride bir şeyler kayboluyordu. İnadı biraz daha sürdürdüm. İlk kırk, elli sayfayı çevirdikten sonra oturup yüksek sesle okudum. Olmamıştı. Yazar İngilizcede böyle “konuşmuyordu”. Onunki zihinde bir yolculukken, benim çevirimle hikâye zihin akışından çıkmış, ritmini kaybetmişti. Bunu anladığımda, itiraf ediyorum ki sinirden birkaç damla gözyaşı döktüm. Böyle devam edemezdim. Vazgeçtim ve her şeye yeniden başladım.

GÖZ ATIN  Karin Tidbeck'in Tuhaf Öyküleri Zeplin ile Yeniden Bizlerle
Çevirmenin Kâbusu

İşte bu çevirmen için bir kâbustur. Kaybettiğiniz sadece vakit değil, emek değil, bir miktar da zihinsel diriliktir. Yine de başka çare yoktu. En başa döndüm ve ilk çeviriyi unutup kolları sıvadım. Bu defa yazar nasıl anlatmışsa, ben de o şekilde aktarmaya çalıştım. O soluksuz gidiyorsa, ben de soluksuz gittim. O bölmüyorsa, ben de bölmedim. Tabii akıcılığı korumak için çözümler bulmam gerekti. Aralara fiili hatırlatıcı olarak serpiştirmek mi dersiniz, noktalama işaretlerinden medet ummak mı dersiniz, her yolu denedim. Ama bu defa daha iyi olmuştu. İçim rahat etti ve bu yoldan ilerledim.

Bir diğer zorluk, anlatılan hikâyede toplumların, halkların, bazen küçücük kesimlerin keskin hatlarla birbirinden ayrılmış olması ve yazarın bunlardan “yolun öte tarafındakiler”, “sınırın öte tarafındakiler,” “denizin öte tarafındakiler” diye söz etmesiydi. Böyle yapmıştı çünkü kutuplaşmanın tüm dünyaya hâkim olduğu bir çağda, bunun insanlar ve toplumlarda açtığı derin yaraların evrenselliğini vurgulamak istiyordu. Önemli değildi hangi taraftan olduğunuz; iki tarafın da kendi kutsalları vardı, iki tarafın da kutsalı en değerliydi. Burns ise herkes bu romanda kendi hikâyesini bulsun istiyordu.

“Sadakate, kabile kimliğine, neyin serbest neyin yasaklı olduğuna ilişkin kurallarıyla bu psikopolitik atmosfer söz konusu olduğunda iş, “onların isimleri” ve “bizim isimlerimiz”, “biz” ve “onlar”, “bizim toplum” ve “onların toplumu”, “yolun öte tarafı”, “denizin öte tarafı” ve “sınırın öte tarafıyla” da bitmezdi. Başka meselelere de iliştirilmiş benzer direktifler vardı. “Denizin öte tarafında” veya “sınırın öte tarafında” yayınlandığı halde “yolun bu tarafında” da “o tarafında” da herkesçe izlenen ve iki toplumda da sadakatsizliğe yol açmayan, tarafsız televizyon programları vardı. Bir de taraflardan birinde hıyanete sebebiyet vermeden izlenirken, “yolun karşısındaki” öte tarafta nefret ve tiksintiyle karşılanan programlar vardı.

Bunun yanında televizyon lisans denetçileri, nüfus anketçileri, sivil olmayan ortamlarda çalışan siviller ve kamu görevlileri vardı ki bir toplumda tamamı müsamaha görürken, diğerine adım attıkları anda ölümcül kurşuna hedef olurlardı. Yiyecek ve içecek konusu da vardı. Doğru tereyağı. Yanlış tereyağı. Sadakat çayı. Hıyanet çayı. “Bizim dükkânlarımız”, “onların dükkânları”. Bir de yer adları. Ya da hangi okula gittiğiniz. Hangi duaları okuduğunuz. Hangi ilahileri söylediğiniz. H harfini nasıl telaffuz ettiğiniz. Nerede çalıştığınız. Ayrıca otobüs durakları. Gittiğiniz her yer, yaptığınız her şeyle, isteseniz de istemeseniz de siyasi bir mesaj verdiğiniz gerçeği vardı.”

Kuzey İrlanda Tarihini Bilmeye Dair

Bu, çevirmen için neden zorluk olsun derseniz, kitabın ortalarına kadar iyi bildiğim Kuzey İrlanda tarihinden yola çıkarak, yolun, sınırın, denizin öte tarafı derken yazarın neden söz ettiğini anladığıma inanmıştım. Ancak kitabın ortasına geldiğimde, şu an hatırlayamadığım bir nedenle, bazı şeyleri yanlış anlamış olabileceğim şüphesine kapıldım. Kadın karakterin, onun “belki sevgilisi”nin ve diğer karakterlerin kendilerini ait hissettiği kesimleri karıştırmış olabilir miydim? Okuyucunun belki durup düşündüğü bir şey değildir bu ama çevirmen metinde herhangi bir şeyi yanlış ya da eksik anlarsa, hatta anlayışında küçücük bir kayma olursa, okuyucu da yanlış ya da eksik anlayacak demektir (sevgili editör ve redaktörlerimiz bu yüzden canımızdır, tabii biz onları hatalarımızla üzmek ve yormak istemeyiz).

GÖZ ATIN  Neil Gaiman ve Dave McKean Ortaklığında "Siyah Orkide" Çizgi Romanı Raflarda!

İşte bu noktada kitabı kapatıp Kuzey İrlanda tarihini yeniden okumaya, daha iyi araştırmaya başladım. Karmaşık ve acılarla dolu bir tarih;bize hiç yabancı olmayan acılar. Bir süre de kitaba bu şekilde ara vermek zorunda kaldım. Neyse ki yolumu şaşırmamış, detaylarda biraz kaybolmuştum. Çeviriye döndüm, fazla bir düzeltme yapmama gerek kalmadı ama bolca tarih okuyarak yaklaşan teslim tarihinden biraz daha yemiş oldum. Öğrendiğim ayrıntıların bir kısmını yine unutmuş olabilirim ama acıların hepsi aklımda.

Son olarak sözünü edeceğim zorluk ise daha kişisel, daha psikolojik türden. Sütçü her şeyden öte bir taciz hikâyesi. Bir erkeğin bir kadını (isimsiz kadın kahramanı) tacizini; daha genelde katı kuralları, dar görüşlülüğü ve kültürel kıstaslarıyla ataerkil toplumun kadın üstündeki baskısını farklı boyutlarıyla anlatıyor. (Bu bir sır değil, kitabın başında anlaşılıyor. Sürprizi bozmuş değilim.) Burns öyküyü, başına gelenlere bir türlü anlam veremeyen ve sevdiği kitapları okumaktan başka derdi olmayan genç bir kadının gözünden, kara mizahla iç içe geçmiş incelikli dilinin de maharetiyle çarpıcı, sarsıcı bir şekilde kurguluyor. Onun bu başarısı çeviri sürecini benim için zorlaştıran, duygusal açıdan yıpratıcı kılan bir etken oldu. Bir çevirmenin deneyimi okuyucudan neden farklı olsun, değil mi? Hikâye çevirmeni neden farklı etkilesin? İşin doğası yüzünden.

Çevirmenin Romanla Deneyimi

Okuyucunun romanla deneyimi okuma, düşünme, hikâyeyi zihinde yaşatma, bünyesine katma üstünden işliyor. Çevirmen ise hikâyeyi bir dilden alıp ruhunu, şeklini olabildiğince korumaya çalışarak başka bir dile aktarıyor. Bunu yaparken bazen tek bir kelime üstüne saatlerce düşündüğünüz oluyor. Bazen çevirdiğiniz bir paragrafın istenilen etkiyi yaratmadığını düşünüp beğenene kadar yeniden çevirdiğiniz oluyor. Dolayısıyla hikâyeyle daha yakın, daha uzun süreli, ister istemez daha samimi bir ilişkiniz oluyor.

Anna Burns

Anna Burns – Milkman (Sütçü)

Bu süreçte bir kadın olarak bir tacizin tüm dehşetini ana dilinize aktarmaya çalışıyorsanız, bununla günlerinizi, aylarınızı geçiriyorsanız, hikâyenin adeta içinde yaşamaya, kıvranmaya, yoğrulmaya başlıyorsunuz. Çeviriyi bıraktığınızda o sizi bırakmıyor. Eminim bu tüm meslektaşlarım için geçerlidir; çeviriye bazen rüyalarımızda bile devam ederiz biz. Konu taciz hikâyesi, onun yıkıcılığı, yaraları, çirkinliği, adaletsizliği olduğunda, sadece çevirmen olarak değil, kadın çevirmen olarak uzun süre etkisinden ayılamadığınız sarsıcı bir deneyim yaşayabilirsiniz. Benim için de böyle oldu. Aylar süren çeviri sürecinde üzgündüm, kızgındım, isyankârdım, hatta bazen mutsuzdum. Çeviriyi teslim ettiğimde, itiraf etmeliyim ki bu anlamda biraz nefes aldım. Elbette o etki yok olmadı. Erkek şiddeti ve tacizi devam ettiği sürece nasıl yok olsun?

Nihayetinde belki çok kullanılan bir söz ama bu kitap beni gerçekten değiştirdi. Topluma, kutuplaşmaya, tacize, baskıya, kadınlığa bakışıma yeni katmanlar ekledi. Hikâye etmenin güzelliği de burada değil mi zaten? Tarihi, toplumsal sorunları, çatışmaları, terörü ve baskıyı tarih kitaplarından okumak başka, bir öykünün büyülü dünyasında gezinerek yaşamak bambaşka. Anna Burns’ün romanı bu anlamda eşsiz ve unutulmaz.

Benim çeviri hikâyem ise özetle böyle. Çeviri sürecinde biz çevirmenler de kendi hikâyemizin içinden geçiyoruz. Şimdi sırada yeni çeviriler, yeni deneyimler ve rüyalara eşlik edecek karanlık/aydınlık yeni imgeler var. Sağlıcakla kalın.

Duygu Akın

Anna Burns‘ün Booker ödüllü Sütçü romanı hakkındaki düşüncelerinizi ve eserin çevirisine dair yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum‘da bizimle paylaşabilirsiniz.

* * *

Sitemizde bulunan tüm Çevirmenin Çemberi yazıları için tıklayın!

antares




Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz! İletişim: info@kayiprihtim.com

Sütçü – Duygu Akın | Çevirmenin Çemberi için 2 yorum

  1. Güzel yazı olmuş. Kaleminize sağlık. Yılların çevirmenini böyle etkileyen bir kitabı gerçekten merak ettim.


  2. dakin dedi ki:

    Teşekkürler. Umarım kitabı da beğenirsiniz. Sevgiler.


Sütçü – Duygu Akın | Çevirmenin Çemberi

2018 yılında Man Booker Ödülü’nü kazanan Anna Burns’ün Sütçü romanını dilimize çeviren Duygu Akın, eserin tercüme macerasını Kayıp Rıhtım’a anlattı.

Başa dönün