Üstat ile Margarita’nın Doğum Günü: 5 Ocak 1925

Mihail Bulgakov'un "Üstat ile Margarita"sı hâlâ nasıl sarsıcı bir şekilde güncel kalabiliyor, sorusunun cevabını bu değerli klasiği Rusça aslından bizlerle buluşturan Sabri Gürses'in güçlü kaleminden okuyalım.

Mihail Bulgakov, Üstat ile Margarita adlı romanıyla, yirminci yüzyılın en önemli otoriterlik karşıtı romanlarından birini yarattı. Roman bir inanç özgürlüğü simgesi oldu ve “Elyazmaları Yanmaz” sloganıyla edebiyat klasikleri arasına girdi. İki farklı tarihsel dönemi iç içe geçiren roman aslında bir tür modern İncil – roman İncil’in kahramanlarını hem kendi dönemlerinde, hem de yirminci yüzyılın sosyalist Moskova’sında canlandırıyor. Bu paralel anlatı, Bulgakov’un İnanç, Doğruluk ve Özgürlük sorununu kesin bir sonuca götürmesini sağlıyor: Doğru yok edilemez.

Bir yandan İsa’nın yargılanıp çarmıha gerildiği gün ölüm kararının nasıl, niye ve kim tarafından verildiğini değerlendirirken, diğer yandan günümüzde resmi inanç diye bir şey olup olamayacağını sorgulayan roman, bir diğer açıdan da Bulgakov’un tarihin ilk sosyalist yönetim girişimi olan S.S.C.B.’de sanatçı özgürlüğünün sınırlarını değerlendirmesi sayılabilir. Bir kutsal kitabın yazılmasıyla bir romanın yazılması ve sanatın özgürlüğü gibi temalar iç içe geçiyor.

Bulgakov’un bu romanın tarihsel arka planı için çalışmaya başladığı günü neredeyse kesin olarak biliyoruz: 5 Ocak 1925. O gün, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Mücadeleci Tanrısızlar Birliği’nin yayımladığı Tanrısız (Bezbojnik) dergisinin 1924 yılı sayılarını inceleyen Bulgakov günlüğüne şöyle yazdı:

Tanrısız (Bezbojnik) adlı dergilere bakınca şaşkına döndüm. Sorun kutsal değerlere saygısızlık edilmesi değil, tabii bu konuda sınır tanınmamış. Sorun fikirde: bu fikri belgelere dayandırıyorlar – Hazreti İsa bir alçak, bir düzenbaz olarak tasvir edilmiş. Benzersiz bir suç bu.”

Tanrısız ve buna benzer diğer yayınlar, genel olarak bütün dinlerin, onların peygamberlerinin ve kurumlarının sermayenin hizmetinde olduğu, kapitalizmin yeryüzündeki egemenliğini desteklediği, özel olarak da halkı içki ve benzeri uyuşturucularla beden ve akıl tembelliğine, uyuşukluğa, Oblomov’luğa sürüklediğini savunuyordu. 1917 Ekim Devrimi sonucunda kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde ateizm propagandası 1920’lerde başlamış, “tanrı katli, tanrıyapıcılık” gibi kavramlar bile ortaya çıkmıştı. “Elektrikleştirme” gibi (bugünün “nükleerleşme” sloganını fazlasıyla hatırlatan) bir sloganla hareket eden S.S.C.B. lideri Vladimir İlyiç Lenin, Bulgakov’un incelediği Tanrısız dergisinin öncülerinden olan Marksizm Sancağı Altında (Pod Znamenem Marksizma) dergisinin Mart 1922 sayısında yer alan, “Mücadeleci Maddeciliğin Önemi Üzerine” başlıklı yazısında dönemin yaklaşımını önemli ölçüde özetliyordu:

… Marksizm Sancağı Altında dergisi çevresinde toplanan herkesin komünist olmadığı, ama tutarlı maddeciler olduğu söyleniyor. Komünistlerle komünist olmayanlar arasındaki bu birliğin kesinlikle gerekli olduğunu ve derginin hedeflerini doğru bir şekilde tanımladığını düşünüyorum.

Komünistlerin (genel olarak, büyük devrimi başarılı bir şekilde başlatmış olan devrimcilerin) en büyük ve tehlikeli yanlışlarından biri, devrim sanki sadece devrimcilerin elinde gerçekleşebilirmiş gibi sanmalarıdır. Tersine, ne tür olursa olsun devrimci çalışmanın başarıya ulaşması için, devrimcilerin yapabileceği tek şeyin gerçekten canlı ve ilerici olan sınıfın avangardı, öncüsü rolünü oynamak olduğunu kavramak ve bunu hayata geçirmek gerekir. Öncü ancak önderlik ettiği kitleden kopmamayı, bütün kitleyi gerçekten ileri götürmeyi başarırsa bir öncü rolünü oynamış olur. Komünist olmayanların en farklı çalışma alanlarında birleşmesi sağlanmadan, başarılı bir komünist yapı söz konusu bile olamaz. 

1930. Stalin, Tanrısız’ın kapağında. 16. Parti Kongresi’nde kapitalizme, Papa’ya, İsa’ya, zengin toprak ağalarına-kulaklara şimşek yağdırıyor.

Engels, çağdaş proletaryanın liderlerine, halka kitlesel olarak yaymak amacıyla, XVIII. yüzyılın mücadeleci ateist edebiyatından çeviriler yapmalarını çok uzun zaman önce öğütlemişti. Ne yazık ki bunu bu vakte dek yapmadık (devrimci çağda iktidarla mücadele etmenin, bu iktidarı doğru bir şekilde kullanmaktan çok daha kolay olduğunu gösteren sayısız kanıttan biri). Genellikle bu tembelliğimizi, aylaklığımızı ve yeteneksizliğimizi ‘yüce’ birtakım fikirlerle haklı gösteririz: sözgelimi, XVIII. yüzyılın ateist edebiyatı eskidi deriz, bilimsel değil, nahif vb. deriz. Bilgiçliği ya da Marksizmi hiç anlamamayı örten bu tür, sözde bilimsel sofistliklerden daha kötü bir şey yoktur. Elbette, XVIII. yüzyılın devrimcilerinin ateist eserlerinde bilimsel olmayan, nahif şeylerle sıkça karşılaşılır. Ama kimse bu eserlerin yayıncılarının onları kısaltmasına ve bunları, insanlığın dine getirdiği bilimsel eleştirinin XVIII. yüzyıl sonundan bu yana kaydettiği ilerlemeyi anlatan kısa sonsözlerle tamamlamasına, bu alandaki yeni eserleri belirtmesine vb. engel olmamaktadır. Çağdaş toplumun karanlığa, cehalete ve önyargılara mahkum ettiği milyonlarca kişilik halk (özellikle de köylü ve zanaatkar) kitlesinin bu karanlıktan saf Marksist eğitimin dümdüz alarak çıkabileceğini düşünmek, bir Marksistin yapabileceği en büyük ve en kötü hata olurdu. Bu kitlelere ateist propaganda yapan çok çeşitli malzemeler sunmak, onları yaşamın en farklı alanlarından toplanmış olgularla tanıştırmak, onların ilgilerini çekmek, onları dinsel uykudan uyandırmak, çok değişik açılardan çok farklı yöntemlerle sarsmak vb. için gereken neyse yapmak gerekir.

XVIII. yüzyılın eski ateistlerinin, yaşadıkları ortama hakim olan irticacı gazete yazılarına mücadeleci, canlı, yetenekli, zeki ve açık bir şekilde saldıran yazıları, bizim edebiyatımıza hakim olan ve (saklanacak bir günah değil) genellikle Marksizmi çarpıtan, sıkıcı olan, kuru olan, doğru dürüst olgularla örneklendirilmemiş olan Marksist hikayelerden bin kat daha iyidir. Marx ve Engels’in bunlardan daha zengin eserleri bizde çevrilmiş durumda. Eski ateizmin ve eski maddeciliğin bizde Marx ve Engels’in getirdiği o düzeltmelere rağmen eksik kalacağından korkmak için kesinlikle bir neden yoktur. En önemlisi de – bizim sözde Marksistler, aslında Marksizmi bozan komünistler en çok da bunu unutur –, bu, dinsel sorunlara bilinçli bir şekilde yaklaşarak ve bilinçli bir din eleştirisi yaparak daha gelişmemiş olan kitlelerin ilgisini çekmeyi başarır.

Diğer yandan, çağdaş bilimsel din eleştirisinin temsilcilerine bir bakın. Burjuvazinin eğittiği bu temsilciler hemen her seferinde, dinsel önyargıları çürütürken, onları hemen burjuvazinin fikirsel köleleri, ‘popovşincilerin diplomalı uşakları’ haline getiren yargılarla ‘desteklerler.’

İki örnek. Prof. R. Y. Vipper 1918 yılında Hıristiyanlığın Doğuşu (Faros Yayınevi, Moskova) adlı bir kitapçık yayınladı. Çağdaş bilimin başlıca bulgularını ele alan yazar, sadece politik bir örgüt olan kilisenin silahı olan önyargılarla ve yalanla mücadele etmemekle yetinmiyor, sadece bu sorunlardan kaçınmakla kalmıyor, her iki “aşırılığın” yani idealizmin de maddeciliğin de üstüne çıkmak gibi gülünç ve gerici bir iddiada bulunuyor. Egemen burjuvaziye, yeryüzünün dört bir yanında emekçileri ezerek topladığı yüz milyonlarca rubleyi dini desteklemek üzere kullanan burjuvaziye uşaklıktır bu.

Ünlü Alman bilimci Arthur Drews, İsa Miti adlı kitabında dinsel önyargı ve hikayeleri çürütür, İsa diye birinin var olmadığını gösterirken, kitabının sonunda dini savunuyor, ama ‘günden güne güçlenen doğalcı sele’ karşı koyabilecek, yenilenmiş, temizlenmiş, kurnaz bir dini savunuyor (Almanca baskıda, s. 238-4, 1910). Dürüst, bilinçli, eski ve tükenmiş dinsel önyargıları yenileriyle, daha da kokuşmuş ve alçakça önyargılarla değiştirmeleri için sömürücülere açıkça yardım eden bir gerici işte bu.

Drews’ten hiçbir şey çevirmemek gerekir anlamına gelmez bu söylediklerimiz. Burjuvazinin ilerici kesimiyle belli ölçüde bir birlik kuran bütün tutarlı maddecilerin ve komünistlerin, bu kesim gericiliğe düştüğü anda onu hiç tereddüt etmeden teşhir etmesi gerektiğini gösterir. XVIII. yüzyılın burjuvazisinin, yani burjuvazinin devrimci olduğu çağın temsilcileriyle birlik kurmaktan kaçınmanın Marksizme ve maddeciliğe ihanet anlamına geleceğini gösterir, çünkü Drews’lerle şu ya da bu şekilde ‘birlik kurmak’ egemen dinsel bilinmezcilikle mücadelemizde bizim için kaçınılmaz bir şeydir.” 

Bu alıntıda ilginç olan şey, Lenin’in eleştirdiği bu kaynakların, özellikle Brews’in Bulgakov’un daha sonra yararlanacağı kaynaklar arasında yer almasıdır. Bulgakov Ansiklopedisi’nde Hazreti İsa, yani kitapta geçen adıyla Yeşua Ha-Notsri maddesinde Bulgakov’un Brews ve diğer “gericilerden” geniş ölçüde yararlandığı belirtiliyor:

“Bulgakov, ‘Yeşua Ha-Notsri’ adıyla Sergey Çevkin’in Yeşua Hanotsri (1922) adlı piyesinde karşılaştı ve daha sonra tarihçilerin çalışmalarında onun izini sürdü. Bulgakov’un arşivinde Alman filozof Arthur Drews’in (1865-1935) İsa Miti adlı, Rusçaya 1924 yılında çevrilmiş olan ve Grekçe ‘Natsar’ ya da ‘Natser’ sözcüğünün ‘kol’ ya da ‘dal’, ‘Yeşua’ ya da ‘Yoşua’nın da ‘Yahveh’in yardımı’ ya da ‘tanrının yardımı’ anlamına geldiğini söyleyen kitabından alıntılar bulunuyordu…

“Bulgakov’un arşivinde İngiliz tarihçi ve ilahiyatçı piskopos Frederic William Farrar’ın İsa’nın Hayatı (1873) adlı kitabından alıntılar da vardı. Drews ve mitolojik ekolün diğer kaynaklarına göre, Nazaralı Jesus lakabı (Ha-Notsri) coğrafi bir karakter taşımıyordu ve onlara göre müjde vaktine dek var olmamış olan Nazara şehriyle herhangi bir ilişkisi yoktu; buna karşılık tarihsel ekolün en ünlü yandaşlarından olan Farrar’sa, geleneksel etimolojiyi savunuyordu.

Bulgakov Farrar’ın kitabından Talmud’da anılan isimlerden biri olan Hristos – Ha-Notsri’nin Nazaralı anlamına geldiğini öğrendi. Farrar eski İbranice ‘Yeşua’yı Drews’den biraz farklı çeviriyordu, ‘Yehova’nın kurtuluşu olan’ diye çeviriyordu. İngiliz tarihçi, Bulgakov’un da Pilatus’a rüyasında ‘En-Sarid’li dilenciyi’ gördürerek andığı En-Sarid ile Nazara arasında ilişki kuruyordu.

Mihail Bulgakov

Roma valisinin Jesus Ha-Notsri’yi sorgulaması sırasında, gezgin filozofun doğum yeri olarak, Fransız yazar Henri Barbusse’ün (1873-1935) Hristos’un Yahuda’sı (Le Judas de Jésus) adlı kitabında anılan Hama şehri rol oynuyordu. Barbusse’ün S.S.C.B.’ye 1928 yılında gelen bu çalışmasından alıntılar da Bulgakov arşivinde saklanmaktadır. .. ‘Yeşua’ ve ‘Ha-Notsri’ sözcüklerinin farklı, birbiriyle çelişen etimolojileri var olduğu için, Bulgakov, Üstat ile Margarita’da bu isimlerin anlamını açıklamaya kalkışmadı. Romanı yazarken Jesus Ha-Notsri’nin iki olası doğum yerinden bir tanesini seçmek konusunda ısrarcı olmadı.”

Şunu söylemeden geçmek paralaks manzarayı görmemek olur. S.S.C.B.’de ortaya çıkan ateist hareket sorunsuz, yekpare bir hareket değildi. Rusya Müslümanlarının S.S.C.B. çerçevesinde birleşmesini, Bolşeviklere destek vermesini sağlayan başlıca figürlerden Sultan Galiyev de, daha 1921 yılında, “Müslümanlar Arasında Din Karşıtı Propaganda Yöntemleri” başlıklı yazısında kötü uygulamaları şöyle anlatıyordu:

Ateistin her zaman tasvir ettikleri gibi Şeytan’a benzemediğini, onlar gibi insan olduğunu, ama daha olumlu, gelişmiş, kararlı ve enerji biri olduğunu göstermek gerekiyor… Köylerdeki din karşıtı propagandanın nasıl yapıldığına bakarsak, böyle yapılmadığını ortaya koyan birçok örnekle karşılaşırız. Köye hırpani bir ajitatör gelir, Tatar, ürkütücü, korkunç, kaba biridir, revolveri ve belinde kılıcı vardır, ‘Allah’a ve peygamberlerine’ sövmeye başlar, bu şekilde kendi ‘ateşli’ ateizmini sergiler, Kuran’ı ya da Müslümanların kutsal kitabı saydığı bir şeyi tekmeler. ‘İşte, bakın, Kuran’ı çiğniyorum, ama bana bir şey olmuyor. Yani bu kitap kutsal değil, yani Allah yok.. vb.’ diyen dağlı ajitatörlerin bu davranışları halkta olumsuz izlenimler bırakır. ‘Onu oracıkta gırtlaklayıp gebertmek istedik –dediler bana bir tatar köyünde, bu ‘hatipleri’” anlatırken; ama muhafız birliği gelip Bolşeviki niye öldürdünüz diye sorar diye çekinmişler…”

Sultan Galiyev ateist komünistlere, Müslümanlar arasında uzun süre yaşamayı, “ateistin her zaman tasvir ettikleri gibi Şeytan’a benzemediğini, kendileri gibi insan olduğunu, ama daha olumlu, gelişmiş, kararlı ve enerji biri olduğunu” göstermeyi öneriyordu. Ayrıca daha geniş programda, propagandadan daha önemli olan şeyin, onları “Sovyet Cumhuriyeti’nin özgür ve eşit yurttaşları haline getirmek” olduğunu savunuyordu.

Devrimden altı yıl sonra, birçok yazar gibi Bulgakov da yayın hayatından dışlanırken, birçok politik muhalif gibi Sultan Galiyev de partiden ihraç edildi, toplama kampına gönderilirdi. Devrimin o vaktinde birbirinden habersiz olan ve bugünden geriye baktığımızda kendi alanlarında her ikisinin de “devrimden daha devrimci” olduğunu anladığımız Bulgakov ve Sultan Galiyev, farklı açılardan aynı sorunu görünür kılıyordu: 1920’li yıllarda S.S.C.B.’nin temel ideolojik sorunu inanç sorunu, farklı inançların biraradalığıyla tek inancın diğerlerini ezmesi arasındaki hassas denge halini almıştı. S.S.C.B. komünist ama ateist komünist bir nesil yaratmak için totalitarizme sürükleniyordu.

Bulgakov’un romanı S.S.C.B.’de ilk kez sistemin çözülmeye başladığı yıllarda, 1966 sonunda Moskva adlı dergide iki bölümde, sansürlenerek yayımlandı. 1967’de Almanya’da tam versiyonu yayınlandı. Kısa sürede Türkçe de dahil başka Avrupa dillerine çevrildi. Aslında S.S.C.B.’nin ateist hareketi 1930’larda hızını yitirmiş, 1940’larda, İkinci Dünya Savaşı’nın yurtsever ortamında ve daha sonra, Soğuk Savaş’ın başlangıcında ortadan kaybolmuştu. Ama Stalin’in 1953’deki ölümünden önce roman yayımlanmadı. 1940’da Bulgakov’un bıraktığı haliyle, ilk tam baskısı, 1973 yılında yapıldı. O tarihten sonra romanın çok değişik taslak versiyonları yayımlandı. 1991 yılında S.S.C.B. dağıldı ve bugün, Rus Federasyonu’nda roman hâlâ filmleri, televizyon dizileri, müzikalleri, tiyatroları, animasyonlarıyla sürekli bir ilgi kaynağı. Arbat’ta, 302 nolu bina yerinde duruyor, kapısında kahramanların heykelleri var ve Üstat ile Margarita’nın geçtiği yerleri gece yarısından sonra tramvaya benzer, eski bir otobüsle fantastik bir atmosferde gezmek mümkün.

Ama roman hayatını sürdürürken, totalitarizm de hayatını sürdürüyor. Bulgakov’un ölümünden elli bir yıl sonra, S.S.C.B. dağılmadan bir yıl önce, Şeytan Ayetleri adlı romanın yazarı Salman Rushdie, Londra’da, hakkında çıkarılan ölüm fermanından saklandığı bir yerden şöyle sesleniyordu:

“Üstat ile Margarita ve onun yazarı Sovyet totalitarizminin zulmüyle karşılaşmıştı. Şeytan Ayetleri adlı romanımın en önemli modellerinden birinin yaşadıklarını yaşaması sıradışı bir durum.”

Sıra dışı olmadığını bugün, Şeytan Ayetleri’nden çeyrek asır, Üstat ile Margarita’dan üç çeyrek asır, İsa’nın öldürülmesinden yirmi asır sonra daha iyi anlıyoruz. Dünyanın birçok yerinde, Bulgakov’un eleştirdiği “ateist bir nesil” yetiştirme çabasındaki otoriter Sovyet yönetiminin ayna-imgeleri ortaya çıkıyor. Bu yüzden, Üstat ile Margarita hâlâ sarsıcı bir şekilde güncel; karanlığın içindeki ışığı gösteriyor:  totalitarizmin kaderi hiç değişmez. Elyazmaları yanmaz. Dostoyevski de Bulgakov da ölümsüzdür.

  • 33
    Shares
Etiketler:  




1972, İstanbul doğumlu. 1990 yılında Nişantaşı Anadolu Lisesi'nden, 1999 yılında İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Çeviribilim Bölümünde yaptı. Andrey Belıy’den yaptığı Glossolalia adlı çeviriyle, 2009 yılında Uluslararası Rus Edebiyatı Çevirmenleri Merkezi tarafından onur diplomasıyla ödüllendirildi. Oblomov çevirisi 2010 yılında Dünya Kitap tarafından yılın çevirisi seçildi. 2011 yılında Çeviri Derneği'nin Genç Soluk Ödülü'nü aldı. 2005 yılında Çeviribilim dergisini, 2013 yılında aynı adlı ajans ve yayınevini kurdu. 2018 yılında Aleksandr Puşkin'den çevirdiği Yevgeni Onegin, şiir dalında Rusya Çeviri Enstitüsü'nün kısa listesine girdi. Kitapları: Gereksinimler, Elde Edemeyişler ve İlerlemeler (1990), Unutulmuş Ay Altında (1992), Duraksamadan Eline Alıyorsun Bu Kitabı (1993), Boşvermişler: Bir Bilimkurgu Üçlemesi (1995), Sevişme (1996; 2014), Maceraperest Turan Sözlüğü (2013), Türk Mitolojisi (2018).

Üstat ile Margarita’nın Doğum Günü: 5 Ocak 1925

Mihail Bulgakov’un “Üstat ile Margarita”sı hâlâ nasıl sarsıcı bir şekilde güncel kalabiliyor, sorusunun cevabını bu değerli klasiği Rusça aslından bizlerle buluşturan Sabri Gürses’in güçlü kaleminden okuyalım.

  • 33
    Shares

 

 

Başa dönün