Yazarının Kaleminden: Istrancalı Abdülharis Paşa

Yerli korku edebiyatında ülkemizde akla gelen ilk isimlerden Mehmet Berk Yaltırık, son romanı "Istrancalı Abdülharis Paşa"nın yazım macerasını Kayıp Rıhtım okurları için kaleme aldı.

“Yedikuleli Mansur”un ardından ikinci roman da nihayet okurlarla buluştu. İlk roman gerginliğini atlattığımdan ve roman yazma meşgalesine görece aşina olduğumdan Istrancalı Abdülharis Paşa kitabının yazılış serüveni takriben 2017 yazının sonlarında başlayıp 2018 sonbaharında son buldu. İlk romana göre daha karanlık, okumuş olduğunuz hikâyelerimdeki “tarihi korku” tarzında yazılan Abdülharis Paşa’nın okura bu kadar kısa zamanda kavuşmasının iki sebebi daha var. İlki, romanı yazmadan önce ve yazarken ilk romanımın editörü Yankı Enki’nin “Maskenin Düştüğü Yer-Korku Edebiyatı Yazıları” adlı kitabından ve M. Fikret Arargüç’ün “Mimari Bir Tarzda Edebi Bir Türe Gotik” adlı makalesinden notlar çıkarıp yazacağım karanlık maceranın ana hatlarını oluşturmaktı. İkinci sebebi ise bu romanın taslağının lise yıllarımda ortaya çıkmasıdır. Zaten romanın bir kısmının 2003 Edirne’sinde geçmesinin bir nedeni de bu.

Romanın yarısını oluşturan tarih ve folklor malzemesi zaten hazırdı. Yazarken hem kasvetli mekânlar, takıntılar, müphem durumlar ve dehşet üzerine kurulu bir “Osmanlı gotiği” hissiyatını hedeflediğimden, hem de “çatışma” olmadan mevzu da olmayacağından akışı eski ve yeninin karşıtlığı üzerine kurdum. Farklı zamanlar ve koşulların “olağanüstü” bir şekilde buluştuğu bu romanda gelenek ve modernite karşı karşıya geldi. Ömrümün kısa denebilecek bir anında tanıklık ettiğim bir şehrin değişimleri de ister istemez “kadim olan”la “yeni”nin “tekinsiz” karşılaşmasında hikâyenin dekoru oluverdi.

Peki, bu ikinci romanın, ilkinden farkı ne? Yazarken ne umdum, bitirdikten sonra ne buldum? Abdülharis Paşa, Istrancaların bağrındaki kasrında nasıl zuhur etti?

Taslaklar, Taklitler, Özenmeler ve Arayışlar

Istrancalı Abdülharis PaşaKorku hikâyeleri yazma merakım eskiye uzansa da eli yüzü düzü taslakların yani serimi, düğümü ve çözümü belli ilk hikâye parçalarımın çıkışı 2003 sonbaharında vuku bulmuştu. Kayıp Rıhtım’da “Yedikuleli Mansur”u yazma maceramı anlattığım yazımda değinmiştim, 2003 Eylül’ünde Aktüel dergisinde çıkan “Türkiye Gerilim Kuşağında” başlıklı yazı dosyasında dönemin Xasiork ekibini, fantastik yazarların basılı projelerinin haberini okumuştum. Başı sonu belli, olay örgüsü oturmuş eli yüzü düzgün hikâyeler yazmaya birçok kez niyetlenip niyetlenip vazgeçtiğim bir esnada bu dosya bende ciddi bir kıpırdanmaya yol açtı. Bazen ara sıra “vazgeçsem mi?” dediğim bir duraksayıştı. “Su akar yolunu bulur” derler, benimki sadece bir erteleyişmiş.

O dönem birlikte meşhur “Silent Hill”ı oynayıp bitirdiğim, aldığım Stephen King romanlarını değişmeli okuduğum arkadaşım Tanju Kozan’ın “Biz de yazalım!” gazıyla başlayıp yine bir başka özenti öyküyle sonuçlanan maceramızın akabinde kendisi farklı meraklara yelken açsa da, ben bir şekilde aynı mecra üzerinde inatla durmayı sürdürmüştüm. Neticede bir şekilde yayımlanmalarını –yine sadece hayal ederek-  bazı hikâye ve roman taslaklarının fikirleri üzerinde çalışmaya koyulmuştum. (Dipnot: Bu haber dosyasının yarattığına benzer bir etkiyi de yıllar sonra Anadolu Korku Öyküleri’ni okuduğumda yaşayacaktım.)

İşte o koşuşturmaca esnasında 2003 Kasımında bir hafta sonu sabah erkenden kalkmış, tatil vaktini kurguya harcamaya başlamışken, fikir olarak 2002 yazından beri zihnimin kuytularında dönüp durmakta olan Abdülharis Paşa’nın ilk “ne olduğu belli” hikâyesi kâğıda döküldü. Nasıl ortaya çıkmıştı? Bahsi geçen yaz benim önce 2002 Mayısında bir Drakula adaptasyonu olan “Drakula İstanbul’da” romanını (Ali Rıza Seyfi’nin “Kazıklı Voyvoda” adıyla 1928’de yayımlanan), sonra Temmuzda da bizzat Bram Stoker’ın Dracula’sını okuduğum dönemdi. Oturup uzun uzun yazmadığım sadece kısa kısa cümlelerle hikâyelerin genel çerçevelerini not aldığım o vakitlerde, zaman 2002 sonbaharına ilerlerken bazen yarım sayfa bazen de üç sayfalık taslaklarda yazılıp yazılıp yırtılan bir vampir hikâyesine takılmıştım. Tabiri caizse Kont hazretlerinin ve Stoker ustanın haşmetli ilhamının pençelerinde can çekişiyordu hikâye.

Bir-iki yıl evvel okuduğum “Sislerin Vampiri”ndeki koca Ravenloft Şatosu da hikâyede gölgesini aksettiriyordu! Yabancı karakterler, uzak mekânlar… Daha farklı bir şeyler hayal etmeye çabalarken o yazılıp yırtılan her denemede fark etmeden bu topraklara has bir mevzu kafamda şekillenmeye başlamıştı. Nitekim yerele savrulacağım bir arayıştı bu. Yine bir sonbahar sabahı okula gitmek üzere kasvetli bir güne uyandığımda, rüyamda görüp hatırlayabildiğim taştan bir bina ve karanlık bir siluet düşü, zihnimde can çekişen hikâyeye hayat verdi. Rüyamda simalarını tanımadığım arkadaşlarımla bir arabaya binip orman içinden geçen bir yolda ilerliyorduk. Hiç konuşmasak da bir şekilde Kırklareli taraflarına gittiğimizi biliyordum.

Karşımıza taştan, üç katlı, pencerelerinde ışık görünmeyen büyükçe bir konak çıkınca taştan merdivenlerine tırmanıyorduk arabadan inip. Merdivenlerde bizi uzun boylu, insan siluetine sahip bir karaltı seyrediyordu. Yüzü gölgede kalsa da bir şekilde gözleri görünüyordu. Drakula’nın izinde dolanırken Bram Stoker’ın başına gelen rüya meselesini bilen bilir. Onun gördüğü kanlı düş kendisini vampir hikâyesi yazmaya sevk etmişti. Benim gördüğüm rüya ise uyanır uyanmaz Kırklareli’deki Istranca korularını hatırlamamla ve Edirne’de Kaleiçi’nde sıkça rastladığım eski evleri çağrıştırmasıyla “bizden bir karakterin” hikâyesinin kıvılcımını çakmıştı.

Yerli Karakter Sancısı

O dönemde 2003 yazına kadar bu sefer de “yerli karakterin” sancısı arada bir zuhur etti zihnimde. Nasıl ortaya çıkacaktı, insanlarla teması nasıl olacaktı? Bir yandan da yazma hevesini bir kenara bırakıp uzaklaşmayı düşündüğümü de belirtmeliyim. Kendimce cevaplar bulmaya çalışırken yine yazdığım kısa kısa notlar içime sinmiyordu. Karakter ve mekân üzerinde düşünüyordum sık sık. Edirne İl Halk Kütüphanesini mesken tutmaya başlamıştım. Farklı kaynaklardan karakter arıyordum ilk başlarda. Sonra hem tarihe geçmiş birilerini hortlağa dönüştürmenin getirebileceği (o dönemde bile) olası tepkileri hem de hikâyenin bir şekilde kısıtlanma ihtimali nedeniyle sıfırdan bir karakter yaratmayı daha uygun gördüm. Ben henüz kendisini kütüphane raflarında nereye bakacağım bilmeksizin fellik fellik ararken “meçhul karakter” gazete sayfaları arasından çıkıverdi!

GÖZ ATIN  Yazarının Kaleminden: Duvar ve Adam

Bir gazetenin tatil sayfalarında denk gelip –daha önce adını duymuştum sadece- kütüphanede araştırınca bir kıvılcım çakan Ağrı’daki İshak Sarayı ile yine bir başka turizm köşesinde denk geldiğim Aydın’daki Arpaz Kulesi ve konağı, aylar önce görüp de bir kenara not aldığım rüya ilhamıyla –devasa taştan bina- birleşti ve Istrancaların bağrına konuverdi! Yukarıda bahsettiğim silip silip durduğum hikâye akışı da buna göre şekillendi. Karakter günümüzde geçen kurgularda arz-ı endam ederken onun geçmişi olanca netliğiyle belirmeye başlamıştı zihnimde. Kuleler, kasırlar ve konaklar üzerinden ayan, derebeyi biyografilerini de okumaya başladığımdan “Yerel bir idarecinin yaptırdığı kasır…” şeklindeki not hikâyenin ilk ciddi adımı oldu.

Tekrar 2003 Kasımındaki o hafta sonuna dönersek -inatla durduğum “öykü yazma”, “hikâye kovalama” mecrasında debelenirken- “İshak” adında bir sipahinin yaptırdığı kasrın etrafında avlanması ve beyaz renkte bir ceylanı vurması gibi “Istrancalı Abdülharis Paşa” romanındaki o malum kısım kâğıda döküldü. Benim asıl karakterin doğum anına kadar her şey mükemmel gidiyordu ki bu sefer bir başka engele toslamıştım:

Karakterin adı ne olacaktı?

Akılda kalıcı olması için sanırım farklı bir isim arayışına kapılmıştım bu sefer de. Geçici bir isim koyup öyküye devam edeyim dediysem de bulduğum geçici isimler de tatmin etmedi. Doksanların sonunda çekilen fantastik bir yerli dizi olan “Ruhsar” adlı dizide duyduğum “Şerruh” ismi imdadıma koştu. (Bu geçici isim, seneler sonra Gölge e-Dergi’ye gönderdiğim bir hikâyede yanlışlıkla kalıverdi. Ancak hem bir şekilde hayal dünyamda az çok tesiri olan eski bir diziye selam çakma ve tabirin kendisinden doğan bambaşka bir hikâye nedeniyle değiştirmedim. Romanda da sadece bu hikâye vesilesiyle yer verdim zira bana ait olmayan hayali bir karaktere, çocukluğuma –kendimce- saygı duruşuydu)

Bu isim arayışı esnasında lügat, sözlük kurcalarken denk geldiğim “şeytan’ın kulu” (el-Haris yani hırslı şeytana verilen isimlerden biridir) anlamına gelen “Abdülharis” hikâyeye dâhil oldu. Romanda okuduğunuz/okuyacağınız o meşhur av sahnesinden başlayıp Abdülharis’in dönüşümüne kadar geçen kısım; işte o kasım sabahında oturup yazdığım bir öykü olarak kaleme döküldü. Kapsadığı dönem açısından –karakteri günümüze dek getirmeyi düşünüyordum zira- “bunun romanını yazarım” diye düşünmedim değil ama ilk başta bir öyküydü. Seneler içerisinde bu roman arzusu arada bir depreşse de, Abdülharis karakteri farklı dönemlerde geçen dört-beş öykü taslağında boy gösterdi. 2012’de Gölge e-Dergide yayımlanan “Şerruh Paşa’nın Sırrı” adlı öykü yayımlanana dek okur Abdülaris’le hiç karşılaşmadı. (Bu mevzuyu da uzun uzun Hayalet e-Dergi’nin 23’üncü sayısında anlatmıştım, ilgilisi buradan okuyabilir.)

Belirgin bir karakterin etrafında farklı dönem ve coğrafyalarda cereyan eden öykü ve fikir sayısı fazlalaştıkça; akıştaki aksaklıklar azalıpeleştiri oklarıyla kurgunun sağı solu budanınca romana dönüşmesi ve okurla buluşmasına yönelik isteğim arttı. Daha “Yedikuleli Mansur”u yazarken ikinci veya en azından üçüncü roman dosyası olarak Abdülharis Paşa’yı çalışmayı, Istrancaların bu kanlı derebeyini okurla buluşturmayı arzuluyordum.

Romanın Yazılış Süreci

Tahmin edersiniz ki romanın yazılış süreci de –tıpkı ona kaynaklık eden öykü gibi- hayli netameli oldu. Elimde hem Abdülharis’in eski öyküsü vardı, hem de romandaki Asil karakterine tekabül eden; günümüzde paşanın izini süren araştırmacının başına gelebileceklere ilişkin bir hikâye vardı. Araştırmacıyla ilgili olanı ilk taslaklarımdaki görece daha zayıf, “özenti” diyebileceğim akıştan izler taşıdığı için (henüz Asil ve mevzusu ortada yoktu); biraz da yüzeysel olduğundan yazmaya elimin varmadığı bir temaydı. Ancak ben Abdülharis’in geçmişten güncele taşınan bir dehşet olarak tasavvur ettiğimden kolay kolay vazgeçemiyordum. Bu cebelleşmede sadece hikâyelerin değil mekanların da etkisi vardı. Birini seçersem olay örgüsü ağırlıklı olarak Istrancalarda geçecekti, sahip olduğu tarihi arka planlarla Edirne’yi işleyemeyecektim. Diğer kurguyu işlediğimde de Istrancalar sadece ismen geçen bir detaydan öteye geçemeyecekti.

“İki ayrı dönem arasında zaman geçişleri olan bir roman kurgusu yazma” düşüncesi ise Elizabeth Kostova’nın “Tarihçi” romanından mülhem zihnimi dürtüp duruyordu. Ancak ilk başlarda bu türden zorlayıcı bir kurguyu kaleme alamayacağımı, hakkını veremeyeceğimi düşünüyordum. Bu yüzden kileme şeklinde bir seri yazmayı düşünüyordum. “Yedikuleli Mansur”un yayımlanmasının akabinde gelen geri dönüşler ve okur tepkileri gereken cesareti sağladığında; iki hikâye akışını tek romanda işlemeye karar verdim. Böylece “olaylar gelişti”…

"Istrancalı Abdülharis Paşa" Çizim: Reha Akar

Çizim: Reha Akar

Korkulu Bir Romanın Demini Alması

“Çay edebiyatı”ndan ben de ikrah getirsem de başlıktaki bu tabir hayli yerinde. Zira romanın yazılış süreci gibi, akışın belirlenmesi de meşakkatliydi. Romanın “önsöz yerine” kısmında zaten yazdıklarımı burada tekrarlamak yerine orada yer vermediğim ayrıntılardan bahsedeyim.

GÖZ ATIN  Bilimkurgu Kulübü'nden Zengin Bir Antoloji: Yeryüzü Müzesi

Abdülharis Paşa’nın mevzusu, yaşadıkları, yaşayacakları belliydi. Daha önce bahsettiğim 2004 Kasımında yazdığım o öykü paşanın biyografisi mahiyetindeydi. Yine belirttiğim gibi “paşanın izini süren araştırmacı” tek cümleyle de olsa vardı. Alelade bir karakter olması, sadece figüran mahiyetinde görünmesi ne benim ne de okurun içine sinebilirdi çünkü bu haliyle hikâyeye bir katkısı olmuyordu. Mevzu “demini tam almamıştı.”

Birkaç çetrefilli meseleyle karşı karşıyaydım. Roman iki farklı dönemde geçiyordu, bu da zaman geçişleri olması anlamına geliyordu. Okurun dikkatinin dağılma ihtimali ve bilgi açısından uyum sağlayamama ihtimalleri bir yana, benim bile yazarken odaklanmamı etkileyebilecek bir engeldi. Farklı coğrafyalar, dönemler, kabuller, tipler ve jargonlar söz konusuydu. Sadece Abdülharis’in öyküsü bile 1660’lardan 1900’lere uzanan bir süreci kapsıyordu ki Osmanlı İmparatorluğunun en “civcivli”, “tantanalı” devirleri olduğundan yine zorlanacaktım. Bilgileri yıllar içerisinde zaten toplamıştım, mühim olan bunları doğru şekilde işleyebilmekti. Bir diğer mesele de günümüzde geçen bir karakteri anlatmaktı. Kalemime öykülerden, floodlarda aşina olan okurlar bilirler günlük konuşma dilime bile sirayet etmiş bir “tarih” merakım mevcuttur. Güncel meseleler, sosyal medyada denk gelip gülüp geçmek yahut sinirlenmek haricinde ilgi ve bilgi alanıma girmediğinden, araştırmacının mevzusunu anlatma hususunda da sıkıntılar çekiyordum.

‘Tarih İmdadıma Yetişti’

Ancak beni kısıtlayacağını düşündüğüm “tarih” beklemediğim biçimde imdadıma yetişiverdi. Özellikle Edirne tarihi! Tarihi sokakları ve şehrin yaşadığı işgallerin, göçlerin hikâyeleri zaten bir Balkan romanı olduğundan kurguda boy gösteriyordu. Daha lise, ortaokul sıralarındayken Balkan Savaşları ve Edirne tarihi üzerine pek çok araştırma ve kaynak okumuştum, sürekli ilgi alanımdaydı. Roman asırları aşan bir karakterin etrafındaki dünyanın değişimine temas ediyordu. Şehrin hafızası, dönüşümü ve kaybolanlar ışığında baktığımda romanın günümüzde geçen kısımları da bir anlamda bu temanın devamı oluyordu.

Romanı yazmaya karar verdiğimde eski taslaklarımı notlarımı arşivimden çıkarıp tekrar okuduğumda, bu meyanda ilk notlarımı yazdığım 2003 Edirne’sinin bile kaybolanlar ve hatırlattıklarıyla, tarihi bir kurgunun parçası olabileceğini düşündüm. Sonra deneme amaçlı yazmaya oturduğumda o dönemin bile artık tarihin bir parçası olduğunu, günümüzden bakıldığında bir Abdülharis kadar olmasa da belirli dönüşümleri taşıdığını fark ettim. Bu husus romanın yazılışını bir hayli kolaylaştırdı ve şekillendirdi. 2003 yılında olduğu için karakterlerin “doğaüstü” mevzulara dair kaynakları da dönemin internet siteleri, filmleri ve kitapları olduğundan yazarken bu bilgileri nerelerden temin ettiklerine dahi dikkat ettim.

Türk Kültüründe Vampirler’in yayınlandığı 2018 yazı ve sonrasında geçse muhtemelen bu detaylara pek girmezdim ancak 2003 yılında geçen bir mevzu için burada yazdığım bilgileri, başka karakterler ağzından yeniden belirtmek durumunda kaldım. Romanın bir bölümünde geçen korku sineması mevzusu veya başka yan sohbet konuları da tüm bu dönem şartlarıyla alakalı olarak yazıldı elbette. 2010’larda geçen bir hikâye yazsam bu kadar tartışmazdı karakterlerim ama 2003 Türkiye’sinde –o dönemlerde de korku hikâyelerine ilgim olduğundan bu meyanda tartışmalara sık sık maruz kalırdım- ne zaman bu konuların bahsi dönse, arkadaşlarıma internetteki yerli siteleri vs. önerdiğimde “bizde böyle şeyler var mı” faslı illaki yaşanırdı. Bunu aktarabilmek adına romanda Xasiork gibi, Geceyarısı Sineması dergisi gibi efsanelere yer verdim.

Yeri gelmişken bir husus daha belirteyim; roman akışını bozmamak için dipnotlara daha az yer vermeye çalışsam da günlük konuşma dilindeki kelime sayısından kaynaklı sıkıntılarla bağlantılı olarak sonraki baskı ve yeni çalışmalarımda kitap sonunda olacak şekilde bol dipnot kullanma kararı aldım. Çift ayraçla kitap okuma haricinde bir sorun teşkil etmeyecektir diye ümit etmekteyim.

Romanı yazarken günümüzde geçen zaman dilimini 2003 olarak seçmemin nedeni buydu. Böyle olunca bu sefer de 2000’li yıllar ve geç 90’lara yönelik bir hatırlama, notlama aşaması başladı. Karakterlerin dinledikleri popüler müzikler, dönemin mekânları ve eğlence anlayışları, o zamanın kabulleri romandaki tipleri şekillendirdi. Romanlarımda ve öykülerimde, şarkılara türkülere muhakkak yer veririm. Hem ilham aldığım için yazarken hem de dönem ve coğrafyayı okura hissettirebildiği için bunu yaparım. Şarkılar aynı zamanda bir anlamda karakterlere dair ipuçları da barındırabilir. “Istrancalı Abdülharis Paşa” kitabında karakterlerden Ercan’ın dinlediği belirli müzisyenlerin ve bildiği müziklerin olması, aynı zamanda belirli ilgi alanlarına (Geceyarısı Sineması dergisi okuması, dönemin yerli fantastik edebiyat sitelerini takip etmesi vb.) sahip olması söz konusuyken, genelde radyonun sunduklarını dinlemesi ve işi dışında bir ilgi alanının olmaması gibi.

Tarihe Uzanma Hissi

Romanın doğuş öyküsünü yazdığım yıllara dönmek bende bir başka “tarihe uzanma” hissiyatı yarattığından romanın “Asil”le ilgili kısımları bir anda dökülüverdi. Karakterler de bu tarihi süreçte yerlerini aldı ve yazının en başında bahsettiğim “çatışmanın” bir parçası oldu. Romanın temel hikâyesi bu çatışmaya dayandı. Asil, eski bir aileye mensuptu ama Abdülharis’e kıyasla saraya yaklaşarak yükselmiş reayadan birinin torunuydu. Abdülharis Paşa’ydı ama babası iskân edilmeden önce sıradan bir yörük obasının beyiydi.

GÖZ ATIN  Pangea Kitaplığı "Güneşi Yanında Taşıyan Adam" ile Devam Ediyor

Geriye kalan tek sorun “korku” temasıydı. Abdülharis’in “doğası” bir yana, Balkan coğrafyasında geçen bir kurgu yazıyorsanız halk inançlarına ve korkuya temas etmeniz kaçınılmazdır. Asil’in hikâyesini yazarken günümüzde geçtiği için, tarihi dönemlere oranla korku dokusu pek kuvvetli değildi. Zaten bu yüzden benim bile yazarken sıkıldığım, yazmaktan vazgeçtiğim oldu Asil’in kısımlarını. Ancak romanın kurgusu geçmişle güncelin olağanüstü çarpışması şeklinde tezahür ettiğinden, romanın temel konusu olan çatışma çerçevesinde “korkusu” da buna göre şekillendi.

Dracula’yı okuyanlar bilir, belli kısımlar haricinde hayli durağandır. Dehşeti durağanlığın nadiren bozulması üzerinden sağlar. Ben de hem günümüzün monotonluğunu “tarihi bir dekor” olarak kullandım hem de romanın hikâyesini oluşturmuş oldum. Eğer Balkan tarihine, Osmanlı’nın son devirlerindeki dönüşüme aşina olmayanlar için  –romandaki ilgili paragraf ve tasvirler yardımcı olsa da- muhtemelen bu akış ve son pek tatmin edici olmayacaktı. Ama farklı tarih ve anlayışların çatışması açısından bakabilenlere daha çok hitap edebilecekti. Bununla birlikte baştan sona korkulu mevzuların art arda yaşandığı, daha serüvene haiz bir kurgu da yazılabilirdi ama Abdülharis Paşa’nın “hikâyesi” buna pek müsaade etmezdi. Bu nedenle “serüven” hakkımı kullanmayı yeni romanlara erteleyiverdim.

Romanın ilk okumasını yapan isimlerden olan arkadaşım -zaman zaman Aylık Öykü Seçkisi‘nde de yazdı- Harun Çimen, bu farklı dönemlerin çatışması ve sıkıcılığını okurken fark etmiş, 1700’lerde geçen bir hikâyede bir mobilyanın ustasının eserinden yapılış malzemesine başlı başına bir hikâye olduğunu söylemişti. Sonra da, “Günümüzde olsa IKEA’dan der geçersin!” demişti. (Kendisi romanın günümüzde geçen kısımlarına oldukça olumlu müdahalelerde bulundu ki bu konuda hakkını ödeyemeyeceğimi belirtmeliyim.)

Muhtemelen bu tema ve mevzu farklı ellerde daha değişik kurgularla hemhal olurdu. Bunca yılın hengâmesi, çatışmaları, vazgeçip vazgeçip geri dönüşleri nihayetinde netice bu oldu. O yüzden ana hikâyeye ihanet etmemek adına Asil’in olduğu kısımları yazarken ne kadar zorlanırsam zorlanayım vazgeçmeden Paşa hazretlerinin bir şekilde zamanımıza intikal etmesi gerekiyordu. O yüzden Asil yaşantısıyla bu köprünün kurulmasına bir anlamda  “hizmet” etti.

Nitekim Güldem karakteri de aslında ismen görünüp kaybolan biriyken başlı başına bir karakter ve çatışmanın taraflarından biri olarak ortaya çıktı. Asil’in annesi de bu çatışmanın ateşini harlamak için hikâyedeki yerini aldı. Romanın baş kısmında bahsi geçen “eski-yeni dönem” ve “aileler” bahsine, “feodal hususiyetlere” aşina olmayan okurların kaçırabileceği ancak yine tarihten aşina olanlar için “olması gereken” unsurlardı. Karakterlerin değişimleri de bu süreç göz ardı edilmeksizin okunduğunda anlam kazanacaktır. Değişen bir dünyada parçalanan bir imparatorluğun sayısız travmasının şekillendirdiği Abdülharis ile onun travmalarını sadece okuyarak da olsa paylaşan Asil’in üzerinde vücut bulan kurgu ancak bu çerçevede anlaşılır olabilir.

Mehmet Berk Yaltırık ve Burak Albayrak (Kitap lansmanı için yapılan söyleşi gününden)

Mehmet Berk Yaltırık ve Burak Albayrak (Kitap lansmanı için yapılan söyleşi gününden)

Yan Hikâyeler

Açıklamak istediğim bir diğer husus ise önsöz kısmında hatırlatsam da –bazen önsözler okunmadan geçilebilmektedir- romandaki kopuk yahut alakasız gibi duran yan hikâyelerin varlığı. Hatta yine öykülerimde Abdülharis Paşa’dan daha fazla görünen Hunâşamzade Elif Hanım karakterinin romanda yer almasına ilişkin bazı okur yorumları bu açıklamayı yapmaya sevk etti. Bazı öykülerim –özellikle Edirne’yi merkeze alanlar- genelde birbirlerine göndermeler ve atıflarla doludur. Yazım aşaması ve amatörlük senelerinde işimi kolaylaştıracağını zannederken sonradan çetrefilli hale getirdiğini fark ettiğim ama tadını bir kere aldığım için muhafaza ettiğim bu husus yeni öykü ve romanlarımda okudukça fark edilecektir elbette, buradan da bir kere daha belirtmek istedim. Hatta daha da ileri gidip şu noktayı açıklığa kavuşturayım: Sadece Hunaşamzade ve romanda bahsi geçen dönem dönem görülen o esrarengiz ölümler, hatta bazı yan karakterlerle ilgili birkaç öykü ve üç ayrı roman taslağı söz konusu.

Romanın yazılış mevzusuna geri dönersek, iş-güç yoğunluğunda neredeyse her gün en az bir-iki saatimi yazmaya ayırmam gerekiyordu. Bu açıdan “Istrancalı Abdülharis Paşa” roman yazma hususunda elimi ısındıran, roman disiplinine alıştıran hayli verimli bir tecrübe oldu diyebilirim. Tabi yazdıktan sonra da belli aralıklarla kontrol etmek durumunda kaldım ki romanı düzeltme sürecinin oturup yazmak kadar zorladı. Neyse ki bu noktada da “Istrancalı Abdülharis Paşa”nın editörü Burak Albayrak’ın, düzeltisini üstlenen Devrim Horlu’nun ve son okumasını yapan Naile Dire’nin yardımları, müdahaleleri imdada yetişti.

Okumuş olanlara “Yeni maceralarda görüşmek üzere,” diyeyim, okuyacak olanlara da şimdiden “İyi okumalar,” dileyeyim…

* * *

* Istrancalı Abdülharis Paşa: Efsaneyle Hakikatin Birbirine Karıştığı Tarihi Bir Roman

* Mehmet Berk Yaltırık: “Yazmak, Yüz Yüze Görüşmediğim Birçok Kişiyle Bağ Kurmamı Sağladı”

* Burak Albayrak ve Mehmet Berk Yaltırık ile Pangea Kitaplığı ve Istrancalı Abdülharis Paşa Söyleşisi

* Tarihi ve Fantastik Bir Kabadayı Hikâyesi: Yedikuleli Mansur

Tarihçi ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Yazarının Kaleminden: Istrancalı Abdülharis Paşa

Yerli korku edebiyatında ülkemizde akla gelen ilk isimlerden Mehmet Berk Yaltırık, son romanı “Istrancalı Abdülharis Paşa”nın yazım macerasını Kayıp Rıhtım okurları için kaleme aldı.

 

 

Başa dönün
Daha fazla Geek, Kayıp Köşeler
Yerdeniz
Ursula K. Le Guin’in Kült Fantastik Serisi “Yerdeniz” Dizi Oluyor!

Ursula K. Le Guin'in meşhur fantastik serisi "Yerdeniz" bir kez daha televizyona uyarlanıyor. Üstelik yapımcı...

Kapat