Yazarının Kaleminden: Ufkun Öte Yanı

İrem Uzunhasanoğlu son romanı "Ufkun Öte Yanı"nın yazım ve basım macerasını Kayıp Rıhtım okurları için anlattı. Samimi üslubu ve isabetli tavsiyeleriyle ortaya son derece keyifli bir metin çıktı.

Ufkun Öte Yanı piyasaya çıktıktan sonra sıkça sorulan sorulardan biri de romanı ne kadar zamanda yazdığımdı. Röportaj sorularında, söyleşilerde, radyo programında, arkadaş ortamlarında mutlaka karşıma çıkan bu soru kâbusum olmaya başlamıştı. Takvimleri, ajandaları karıştırıp onu ne kadar zamanda tamamladığımı bulmaya çalışsam da bir yerlerde tıkanıyordum çünkü Ufkun Öte Yanı bir kez değil yedi kez yazılmıştı. Hani ne diyordu T.S Eliot bir şiirinde “her son bir başlangıç, her başlangıç bir son”. İşte bu anlatı da noktayı her koyduğumda yeniden başlamamın hikâyesidir.

O zamanlar ismi “Ufkun Öte Yanı” olmayan, hatta bir ismi bile olmayan roman dosyam bilgisayara şu isimle kaydedilmişti “Aren’in Hikâyesi”. Zaten hep böyle başlıyorum. Yazmakta olduğum yeni romanım da şimdilik “Öykü’nün hikâyesi” diye kayıtlı. Aren’in Hikâyesi’nin taslaklarını çalışıp, ilk yirmi sayfasını yazdıktan sonra “vazgeçtim, ben bir mübadele hikâyesi anlatacağım,” dediğim için romanım uzun süre bir klasör içinde kaderini beklemişti. Gitme, Gül Yanakların Solar basıldıktan sonra ise Aren’in Hikâyesi’ni yeniden çekmeden çıkarıp sohbeti koyultmanın vakti gelmişti. Roman ilerledikçe kafamda da ismi yavaş yavaş netleşiyordu. Mekan olarak Kalambaka’daki göğe asılı gibi duran manastırları kullandığım için ve Refika Hanım’ın su şifacısı olmasından dolayı ismini “Göğe Asılı Suya Yazılı” koymuştum. İsim bana harikulâde geliyordu, şiir gibiydi. Sene 2016’ydı. Bir arkadaşıma okuttum, dosya epey hamdı ve eksikleri vardı. Roman hiçbir zaman tek seferde yazılıp kenara koyulacak bir şey olmamalı. Zaman zaman demlenmeye bırakılıp tekrar ve tekrar çalışılmalıydı. Buna kanaat getirdikten sonra romanı ikinci kez bilgisayarda kopya ettim. Yeniden okudum, hâlâ sıkıntıları vardı, kenara kaldırdım, iki-üç ay hiç dokunmadım. Bu süreç içerisinde fark ettim ki kendim de ismini karıştırıyorum. Suya yazılı mı önceydi, göğe asılı mı? Bu kez kendime güzel bir defter alıp el ile kopya etmeye başladım. Yazarken uzun uzun paragrafları atıyordum. Bir yandan roman kısalıyor diye panik oluyor diğer yandan da metnin kalabalığını süpürdüğüm için içim rahatlıyordu. Metindeki fazlalıklar gittikçe sadeleşiyordu.

Romanı kâh bilgisayarda kâh elde yazma süreci iki sene sürdü. Arada işe girdim, çıktım, doktoraya başladım, aylarca hiç dokunmadım ve sonunda roman bana seslendi, “Haydi artık!” diyordu, yüzüp kuyruğuna geldiğimi haykırıyordu.

Bu arada yayınevi arayışım da sonuç vermiş ve roman dosyamı Göğe Asılı Suya Yazılı olarak (yoksa tersi miydi?) İthaki Yayınevi’ne teslim etmiştim. Onaylanmıştı, mutluydum. Basım tarihine yakın, titiz çalışmalarıyla tanınan editörümden telefon geldi. Romanı okuyup çalıştığını, notlar aldığını (binlerce not aldığını belirtmiyor), bayram tatili süresinde dokuz günüm olduğunu ve bu dokuz gün içerisinde bu notları çalışmamı istiyordu. Çalışmamı, eksiltmemi, artırmamı, düzeltmemi önerdiği yerlere onlarca not düşmüştü. Günlerden cumaydı, şehrin yüzde sekseni tatile çıkmış, geri kalan yüzde yirmisi de ortalıkta görünmüyordu. Önce bu işe çok sevindim, şehirde kendimle baş başa kalacaktım ve dosyamı son kez çalışacaktım. O gün mahallenin sessiz kafelerinden birine gidip çalışmaya başladım, kafamı kaldırdığımda dört saat geçmişti. “Süper,” dedim, “bu hızla çalışırsam biter,” dedim.

Romanın 1956’da yazılmış günlük kısımları için o tarihli bir imla kılavuzu ile çalışmam gerekiyordu. Koşarak Boğaziçi Üniversitesi’nin kütüphanesine gittim. O yıllara ait imla kılavuzları ve sözlükler özel bir arşiv bölümünde saklanıyordu. Tam bir masaya kurulmuştum ki anons yapıldı, kütüphane otuz dakika içerisinde kapanacak ve bayram boyunca açılmayacaktı. Kılavuzu kaptığım gibi eve koştum, evde beş yaşındaki oğlumun “hadi oynayalım,” çağrısını duymazdan gelip odama kapandım. Olmuyordu. Devamlı konsantrem dağılıyor, birileri kapıyı açıp bir şey söylüyordu. O gece sabaha kadar üç saat uyudum, sabahı eder etmez de kafeye koştum. Kapanmıştı. Bayram tatili boyunca tüm şehir kapı duvar olacaktı.

İhtiyacım olan konsantreyi bulmak için dokuz gün boyunca uzun uzun yürüyüşlere çıktım, hava tertemizdi, güneş pasparlak. Yerdeki tek tük yapraklar sonbaharın yaklaştığının emaresiydi. Issız şehirde, çocukluğumun geçtiği mahallemde yapayalnızdım. Bayramın üçüncü günü mahalledeki minik pastanemiz açıldı, gözüme ağaç altında bir masa kestirdim ve romanımın son dokunuşlarını orada tamamladım.


İrem Uzunhasanoğlu

Bayram tatili boyunca kaç saat uyudum (ya da uyumadım) hesap yapmadım ama pazartesi olup herkes iş başı yaptığında ben de editörüme romanı teslim edebilmiştim. Aradan bir hafta daha geçtikten sonra yeniden telefonum çaldı. Korktuğum başıma gelmişti, romanın ismi bir türlü akılda kalmıyordu. Esrik bir hal ile karşıladım bunu. Maraton yeniden başlamıştı. Romanı çalışırken bulduğum otuza yakın isim vardı. Hiçbiri istediğimiz heyecanı uyandırmıyordu. Madem olmuyor bir üstada sorayım dedim ve sabahlara kadar Shakespeare okumaya başladım. Bir çağrışım, bir isim… Göğü, göğe, suya, gökte, yazılı, asılı, gökkuzgun…

Yayınevime elimde koskoca bir listeyle gittim, bu isimlerden birini seçecektik. Editörüm Ayla, düzeltmenim Neslihan ve tüm dijital işlerden sorumlu sevgili Eren Nadir ile Haydarpaşa Garı’nı ve ufku gören bir terasta oturuyorduk. Dikkatli bir okur olan Eren, “Biliyor musun?” dedi, “tüm karakterlerinin ufukla bir derdi var”. Gerçekten de vardı. Üniversitede okuduğum bir romanın tek bir cümlesinden öyle etkilenmiştim ki hem kendim hem de karakterlerim ufuk çizgisine bakmaya bayılıyorduk. İsminin içinde “ufuk” geçmesi gerektiğine o an kalbime doğan tertemiz bir duygu, “bir hissikablelvuku” ile karar vermiştim. Listemin üzerine kocaman bir çarpı attım çünkü artık Ufkun Öte Yanı matbaaya gitmeye hazırdı.

Yazmak delilikti ama yazmamak daha büyük delilik. Bir romana hazırlanmanın bağımlılık yaratıcı bir etkisi vardı. Şimdi onca yorgunluğu ve telaşeyi düşününce, “İyi ki,” diyebiliyorum. Okurlardan gelen her yorumda yüzümde güller açmasının sebebi işte bu emeklerin karşılığını alabilmekti.

Şimdi ise yeniden bu deliliğin içine kendimi atmak için heyecanla bekliyorum… Ufkun ötesindeki nice güzelliklere…


Çevirmenin Çemberi: Büyücünün Kızı

1983 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ayazağa Işık Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi'nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi'nde Yüksek Lisans'ını tamamladı. Işık Okulları ve Robert Kolej'de İngiliz Edebiyatı ve İngilizce dersleri verdi. Çevirinin yanı sıra öykü ve roman türünde de eser veren Uzunhasanoğlu’nun ilk öyküsü Varlık Dergisi'nde yayımlandı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen 365, Her Güne Bir Yazı (2016) isimli bir kitap yazdı. Spencer Holst'un öykülerini Büyücünün Kızı isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. İstanbul’da eşi ve oğluyla yaşayan yazar, halen hem roman hem de çeşitli edebiyat dergilerinde düzenli yazılar kaleme almakta ve İstanbul Universitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.

Yazarının Kaleminden: Ufkun Öte Yanı

İrem Uzunhasanoğlu son romanı “Ufkun Öte Yanı”nın yazım ve basım macerasını Kayıp Rıhtım okurları için anlattı. Samimi üslubu ve isabetli tavsiyeleriyle ortaya son derece keyifli bir metin çıktı.

Başa dönün