George R. R. Martin: “Tarih Kanların İçinde, Altın Madenlerinde Yazılmıştır”

Buz ve Ateşin Şarkısı serisiyle gönüllerimize TAHT kurmuş başarılı yazar George R. R. Martin'in Rolling Stone ile yapmış olduğu röportaj Türkçe çevirisiyle Kayıp Rıhtım'da!

ÖNEMLİ NOT: TV dizisini takip etmeyenler ve ilk üç kitabı okumamış olanlar için spoiler içermektedir.

Taht Oyunları’ndaki en baskın şey; aile. Karakterlere bir amaç veren, aynı zamanda onları yıkan şey de. Kendi aileniz, eviniz nasıldı acaba?

1948’de doğdum ve Jersey City’nin güneyindeki yarımadada, Bayonne, New Jersey’de büyüdüm. Manhattan’a otobüsle 45 dakikaydı ama Bayonne da kendi içinde bambaşka bir dünyaydı. New York bayağı yakındaydı ama pek gitmezdik. Dört yaşımdan itibaren Birinci Sokak’ın aşağısında, Kill Van Kull sularının karşısında yaşadım, öbür tarafta da Staten Adası vardı.

Babam da bir Martin’di ama İtalyan ve Alman kökeni vardı. Annem ise bir Brady’ydi, bir İrlandalı. Bradyler, Bayonne tarihinin bazı kesimlerinde bayağı önemli bir ailedir. Annemden onlar hakkında pek çok şey dinledim. Daha çok küçükken fakir olduğumuzu biliyordum. Ama ailemin her zaman fakir olmadığını da biliyordum. Okula gitmek için annemin doğduğu evin önünden geçmek zorunda olurdum ki orda bir süre biz de yaşamıştık. Tabii ki geçmişe bakıyorum ve bazı hikâyelerimde mucizelerin ve hayret edilecek şeylerin hayal edilmediği kayıp bir altın çağ hissi yaşıyorum. Bir şekilde annemin anlattığı her şey hayal gücüme oturuyor.

Ailenizle çok yakın mıydınız?

Babamla pek yakın değildik. Hayatım boyunca ne onun beni anladığını ne de benim onu anladığımı düşünüyorum. O zamanlar bu terimi kullanmazdık ama kendisinin fonksiyonel alkolik olduğu söylenebilir. Onu her gün görürdüm ama çok az konuşurduk. Birlikte yaptığımız tek şey spordu.

Üniversiteden önce Bayonne dışına çıkmış mıydınız?

Hiç arabamız olmadı. Babam hep içkili araba kullanmanın çok kötü bir şey olduğunu söylerdi ve içkiyi bırakacak da değildi [gülüşmeler]. Dünyam çok küçüktü. Yıllarca odamın penceresinden Staten Adası’nın ışıklarına baktım. Benim için o ışıklar Shangri-La, Singapur, Shanghai gibiydi. Kitap okuyup Mars’ı, anlatılan diğer gezegenleri, Conan’ın Hyborian Çağı’nı, Orta Dünya’yı, diğer tüm renkli dünyaları hayal ederdim. Staten Adası’nın ışıklarında Shanghai’ı hayal etmem gibi hayal ederdim bu dünyaları.

1966’da Northwestern Üniversitesi’ne girdiniz. Bu yıllarda Vietnam Savaşı’na karşı görüşleriniz ile ahlaki, politik değişimler yaşadınız.

Jenerasyonumdaki çoğu çocuk gibi ben de bir şahindim. Amerika’nın iyi adam olduğunu, orada olmamız gerektiğini kabul etmiştim. Üniversiteye gidip Vietnam hakkındaki tutumumuz hakkında daha çok şey öğrenince yaptığımız şey çok daha yanlış göründü gözüme. Tabii ki askerliğim geliyordu ve ben de vicdani ret için başvurdum. Tamamen barışsever biri değildim, öyle olduğumu iddia edemem. Belli bir savaşa karşı retçiydim. İkinci Dünya Savaşı’nda olmaktan onur duyardım. Ama menüde bana sunulan sadece Vietnam vardı. Bu yüzden reddedileceğimi bilerek vicdani ret için başvurumu yaptım ileride neler seçebileceğim hakkında karar vermeye başladım; orduya katılmak, hapishaneye atılmak veyahut Kanada’ya kaçmak. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bunlar çok zor kararlardı ve her çocuk kendi için çalışmalıydı. Şansıma vicdani reddim kabul edildi. Kanıtlayabilecek bir şeyim olmamasına rağmen vicdani ret almamdaki sebebin ordudaki muhafazakâr kesimin bunu isteyen herkesin sicilinde bir kara leke olarak kalacağını düşünmeleri olduğunu söyleyebilirim: Böylece sicilimize bakan herkes bizim komünist sempatizanı olduğumuzu düşünecek ve bu tüm hayatımızı mahvedecekti.

Amerika’nın Vietnam Savaşı’ndan sonra tam olarak toparlandığını sanmıyorum. Toplumumuzdaki bölünme bugün bile devam ediyor. Benim jenerasyonum için çok büyük hayal kırıklığı yaratan bir tecrübeydi ve benim üzerinde büyük etkisi oldu. Liseden bir idealist olarak mezun olan; gerçeğe, adalete ve Amerikan âdetlerine inanan, gençliğinin süper kahramanlarının tüm bu muhteşem değerleri inanan idealistik çocuk, üniversiteden mezun olduğunda artık o kadar da idealist değildi.

Hayal gücünüz nereden geliyor?

Fikirler değersizdir. Yazabileceğimden çok daha fazla fikrim var. Bana göre önemli olan yorumlama biçimi. İşimle gurur duyuyorum ama fazlasıyla orijinal midir bilemiyorum. Tüm entrikalarını bir yerden alan Sheakspeare’e bakıyorsunuz. Buz ve Ateşin Şarkısı’nda Güller Savaşı’ndan ve diğer fantezilerden şeyler topluyorum, tüm bunlar kafamda dönüp duruyor ve nasıl oluyorsa özgün bir şekilde benim diyebileceğim bir şeye dönüşüyor. Nereden geldiğini bilmiyorum ama her zaman geliyor, her zaman gelir. İnançlı biri olsaydım tanrıdan bir armağan derdim ama değilim, o yüzden böyle bir şey diyemiyorum.

İlk kitaplarınızdan Dying of the Light ve Fevre Dream bayağı iyiydi. Ama The Armageddon Rag geçici olarak edebi kariyerinizi durdurdu. Sonra zamanınızı Hollywood’da TV dizilerine senaryo yazarak geçirdiniz. Bir sonraki yazılarınızda -bu tabii ki Buz ve Ateşin Şarkısı– senaryolar hakkında ustalaşmanızın yararı olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum. Senaryo yazmanın en büyük gizi bir roman ya da düzyazı yazmaktan çok daha kolay olması. William Goldman söylenmesi gereken her şeyi Adventures in the Screen Trade’de söyledi; tamamen yapı, yapı ve diyalog. Orda olmak yapı ve diyaloğumu geliştirdi. Bundan önce yıllarımı tek başıma bir odada bilgisayar karşısında ya da daktilonun başında geçirmiştim. Başka insanların da olduğu bir ofise gidip bir kahve almak ve yazarlar toplantısında hikâyeler ile gelişmeler hakkında konuşmak neredeyse neşe vericiydi. Ama sürekli limitler vardı. Bunlar beni yıprattı. Sansür için savaşlar dönüyordu, cinsel sahnelerin, vahşetin nasıl olabileceği hakkında. Kimseyi rahatsız etmek istemiyordum. Güzel ve Çirkin’de bu savaşa girmiştik. Canavar (Çirkin) insanları öldürdü. Karakterin meselesi zaten buydu. Kendisi bir canavar. Ama CBS kan ya da canavarın birini öldürmesini istemiyordu. Bizden canavarın birini yakalayıp odanın bir tarafına atmasını ve adamın da kalkıp kaçmasını istiyorlardı. Aman tanrım, korkunç bir yaratık![Gülüşmeler] Çok gülünç bir şeydi bu. Karakter sevimli kalmalıydı.

Daha önce Buz ve Ateşin Şarkısı’nda nasıl olduğuyla ilgili hikâyenin küçük bir kısmından bahsetmiştiniz: kafa kesme sahnesine tanık olan bir çocuk ve daha sonra karda kurtlar bulmaları. İlginç bir oluşum.

1991 yazıydı. Hâlâ Hollywood’da çalışıyordum. Temsilcim bana iş ayarlamaya çalışıyordu ama mayısta haziranda yapacak bir şeyim yoktu. Bir roman yazmayalı yıllar olmuştu. Avalon adında bir bilimkurgu romanı hakkında bir fikrim vardı. Ona başladım ve iyi de gidiyordu, sonrasında aniden, Taht Oyunları’nın ilk bölümü olacak olan, bu sahne aklıma geldi. Bran’in gözünden; boynu vurulmuş bir adam görüyorlar ve karda birkaç tane vahşi kurt yavrusu buluyorlar. Bu sahne zihnime o kadar net kazındı ki bunu yazmak zorunda olduğumu biliyordum. Oturdum, yazdım ve üç gün falan öylece içimden çıktı, tıpkı okuduğunuz gibi.

Dünyayı inşa etme işiniz ne kadar sürdü?

O yaz 100 sayfa falan yazdım. İnşa da yazarken benimle birlikte oluştu. İlk başta bir dünya tasarlayıp sonrasında o dünyada yazmadım. Hikâyeyi yazdım ve birleştirdim. Bir harita çizmek yarım saatimi falan aldı. Birkaç şey dolduruyorsunuz, sonra ne kadar yazarsanız o kadar canlı hale geliyor. Bu sırada hala Hollywood şovları için fikirler sunuyordum ama Buz ve Ateş kafamdan çıkmıyordu. Onun hakkında düşünüp karakterleri rollere sokuyordum. Hiçbir zaman arayı açmadım. Fark ettim ki bu hikâyeyi anlatmayı çok istiyordum. Üçleme olacağını o zamandan biliyordum. O zamanlar herkes üçleme yapıyordu, -J.R.R. Tolkien Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile başlattı bunu.- 1994 civarlarında temsilcime hikâyenin nereye gittiğiyle ilgili 2 sayfalık özet ile birlikte 100 sayfa verdim. Temsilcim şehirdeki herkesle iletişime geçti, 4 yayıncıdan teklif geldi. Aniden Hollywood’dakilere romanımı yazana kadar artık senaryo yazamayacağımı söyleyebilmek için avansım ve bir teslim tarihim vardı.

Üçleme yazmaya karar verdiğinizde -ve şimdi yedi kitap olacağı görülüyor- Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi kadar iyi olmanız gerektiği endişesine kapıldınız mı?

Pek değil. 1970’lerden beri hiç orijinal olmayan Tolkien taklitçileri, Tolkien’in mitlere ve tarihe olan sonsuz aşkının kendilerinde olmamasından dolayı geri çekilmişlerdir. Ama bana her zaman saygı duymuşlardır, en azından bu türde saygın bir yazar olarak. Aynı zamanda bu hikâyenin bendeki etkisi büyüktür. Bu kitaplar epik fantazyanın büyüsü ve korkuyla karışık saygınlığı kadar yoğun bir tarihsel kurgu hissi uyandırabilirdi diye düşündüm.

Fantazi elementlerini çıkarırsak Taht Oyunları Güller Savaşı’nın farklı bir hayali gibi.

Bunu ilk başlarda -1991’de- fantazi elementleri eklesem mi diye düşünürken göz önünde bulundurmuş ve bir noktada Güller Savaşı romanı mı yazsam diye düşünmüştüm. Ama tarihi bir kurgu yazmadaki sorun ne olacağını bilmenizdir. Güller Savaşı hakkında biraz bilginiz varsa kuledeki prensesin kaçmayacağını biliyorsunuzdur. Ben daha beklenmedik şeyler yapmak istiyordum, daha kıvrılıp dönen bir hikâye. Ana soru ejderhalardı: Ejderha eklemeli miydim? Targaryenlerin sembolünün ejderha olmasını istediğimi biliyordum; Lanisterların aslanı, Starkların kurtları vardı. Bu kadar sade mi olmalıydı? Targaryenlerin gerçekten de ejderhaları olmalı mıydı? Yazar arkadaşım Phylliss Eisenstein ile tartışıyordum -üçüncü kitabı ona adadım- ve dedi ki, “George, bu bir fantazi, ejderhaları koyman gerek.” Beni ikna etti ve bu doğru bir karardı. Şimdi işin bu kadar içindeyken kitabı ejderhasız hayal edemiyorum.

Duvar düşüncesi nerden çıktı?

Duvar her şeyden önce geldi. Bu düşüncenin izini 1981’e kadar sürebiliyorum. İngiltere’de bir arkadaşımı ziyaret ediyordum ve İngiltere – İskoçya sınırına yaklaşırken Hadrian Duvarı’na bakmak için durduk. Orda dikilip bir Romalı lejyoner olmanın, duvarın üstünde durup uzaktaki tepelere bakmanın nasıl bir şey olduğunu hayal ettim. İnsanın içine işleyen bir histi. O zamanki Romalılar için burası medeniyetin sonuydu; dünyanın sonuydu. Tepelerin ardında İskoçların olduğunu biliyorduk ama onlar bilmiyordu. Herhangi bir canavar olabilirdi. Burası karanlık güçlere karşı bir engel hissiydi -bu içime işledi. Ama fantazi türünde yazıyorsanız her şey daha büyük ve renklidir, bu yüzden duvarı aldım, üç kat daha uzun ve 200 metre daha büyük ve buzdan yaptım.

Buz ve Ateşin Şarkısı’nın karışıklığını ele alırsak içtenlikle ekranda gösterilebilirliği hakkında endişeleriniz var mıydı?

Üçüncü kitaptayken Hollywood’dan telefonlar almaya başladım. Bu ilgi Yüzüklerin Efendisi’nin filmlerinin çıkmasıyla daha da arttı ve aniden stüdyolar kendi Yüzüklerin Efendisi’lerini istemeye başladı. Dünyadaki her fantazinin bir opsiyonu vardı. O filmler ejderhaları ya da bunun gibi şeyleri çok ciddi bir kitleye çıkarıyordu. Ama ben yazmaya başladığımdan beri bunun filme çekilebileceğini düşünmedim. Bunun imkânsız olduğunu söyledim. Tolkien’in üçlemesi Kılıçların Fırtınası boyutunda. Bende çok daha fazla karakter, seçenek, her şeyden var, bu yüzden film yapılamaz.

Tanıştığım bazı insanlar hikâyenin gidişat çizgisini bulmam gerektiğini düşündüler. Hangi karakter önemli? Bazıları Dany olduğunu düşündü, tüm karakterleri boş ver sadece Dany’nin hikâyesini anlat. Ya da John Snow. Bunlar her şeyin etraflarında oluştuğu en önemli iki karakterdi, hikâyenin %90’ının yok olması dışında. Bazıları “Başlangıcı bir filmde anlatırız, başarılı olursa devam filmleri çekeriz,” dedi. Ama film başarılı olmazsa ikinci filmi göremezsin; epik bir işin kırık bir parçası kalır elinde. Mortgage’ımı ödeme hakkında endişe etmediğim şanslı bir pozisyondaydım. Bu yüzden bu tekliflere hayır dedim ama bunlar aklıma bir düşünce soktu: Ekrana taşınması için tek yol televizyondu -ama CBS ya da NBC değil tabii, çünkü çok seksi, çok vahşi, çok karmaşık. HBO gibi bir kanal bu işi başarabilirdi.

Dizinin size kazandırdığı milyonlarca fan, online tartışmalara dayanarak söylüyorum, yaptığınız işle ilgili oldukça tutkulular…

Korkunç bir duygu, sadece bir sürü izleyiciniz ya da okuyucunuz olduğunu bilmeniz değil, aynı zamanda o kadar yoğunlar ve katlanılması güç bir ilgi gösteriyorlar. Ama belki de beni yavaşlatan şey de budur – her çizgiye çok fazla kişinin bakıyor olduğu ve her dönüşte ve sahnede bekliyor oldukları bilgisi. Bu senenin ileriki zamanlarında sahte bir hikâye yazdığım bir anlatılmamış tarih kitabımız çıkıyor. Tarihle ilgilenen bu kadar çok fanımın olmasını memnuniyet verici ve zevkli buluyorum. Gerçek tarih çalışmaya o kadar hevesli olurlar mıydı emin değilim. Belki de okulda İngiliz tarihindeki o kadar Henry’den bıkmışlardır ama Targaryen Hanedanlığı’nın peşinden memnuniyetle giderlerdi.

Tarih üniversitede ikinci alanımdı. Bir tarihçi gibi davranmıyorum. Modern tarihçiler sosyopolitik trendlerle ilgililer. Ben bunlarla ilgilenmiyorum. Ben hikâyelerle ilgileniyorum. Tarih kanların içinde, altın madenlerinde yazılmıştır -krallar, kraliçeler, generaller ve orospular, ve tüm ihanetler ve savaşlar ve güvenler. Fantastikçilerin kafalarından uydurabileceği şeylerin %90’ından çok daha iyi.

Anlattığınız kanımızı dondururcasına acımasızca bir hikâye. İlk şok edici darbe şövalye Jamie Lennister’ın, kendisini kız kardeşi Cercei ile seks yaptığını gören bir çocuğu, Bran Stark’ı pencereden aşağı atmasıyla geliyor. O an duygularınız alt üst oluyor.

O sahneyi hiç beklemediklerini söyleyen milyonlarca insan vardı. “Daha önce milyon kere okuduğum hikâyeyle bu aynı değil,” diyorlar. Bran hiçbir işe bulaşmadan olayları gözlemleyen bir karakter. İnsanlar içten içe Bran bu hikâyenin kahramanı diye düşünüyorlar. Adeta genç bir Kral Arthur. Bu genç adamın hikâyesini izleyeceğiz, ama sonra birden bum!: Ona böyle bir şey olmasını beklemiyorsunuz. Bu yüzden de başarılıydı[gülüşmeler].

Hem Jamie hem de Cercei bu olayın olduğu anda açıkça çok aşağılıktılar. Ama sonra buna rağmen, Jamie’nin düşman safından bir kadını tecavüz edilmekten kurtardığında daha insani bir tarafını görüyoruz. Birdenbire Jamie hakkında nasıl hissedeceğimizi bilemiyoruz.

Jamie ve daha birçok karakterle incelemek istediğim konulardan biri bedel ödeme meselesi. Ne zaman bağışlanabiliriz? Hatta bedel ödemek mümkün mü? Bir cevabım yok. Ama insanları ne zaman affederiz? Bunu bütün toplumumuzda, sürekli devam eden tartışmalarda görürsünüz. Michael Vick’i bağışlamalı mıyız? Michael Vick yıllarca hapis yattı, özür diledi. Yeterince özür diledi mi? Woody Allen: Woddy Allen göklere çıkartmamız gereken biri mi, yoksa adam yerine bile koymamız gereken biri mi? Veya Roman Polanski, Paula Deen. Toplumumuz bir şekilde bu durumlara düşmüş kişilerle dolu, ne yapmamız lazım bu insanlara? Kaç tane iyi davranış tek bir kötü hareketi telafi edebilir? Bir Nazi savaş suçlusu olsanız ve savaştan sonraki 40 yılı iyi şeyler yaparak ve açları doyurarak geçirmiş olsanız, bu toplama kamplarında asker olduğunuz zamanları telafi eder mi? Cevabım yok ama düşünmeye değer sorular bunlar. Ben orada bizler için bağışlanma ihtimalinin var olduğunu söylemek istiyorum çünkü her birimiz kötü şeyler yapıyoruz. Bağışlayıcı olabilmeliyiz. Çünkü eğer bağışlanma ihtimali yoksa, o zaman cevap ne ki? (Martin biraz duruyor) Kitapları okudun mu?

Evet.

Joffrey’yi kim öldürüyor?

O ölüm dördüncü sezonun başlarında gerçekleşiyor. Kitaplarda tabii ki Kral Joffrey’nin zehirlenişini geçeli çok oldu.

Kitaplarda- söz veremem çünkü yazılacak iki kitap daha var ve gün yüzüne çıkaracağım daha fazla sürprizim olabilir- dikkatli okuyucularımız bunu kaçırmamışlardır; Joffrey, Thorn Kraliçesi tarafından Sansa’nın saç filesinden alınan zehir kullanılarak öldürüyor ki biri zehir olduğunu düşünürse bunun için Sansa suçlanacak. Sansa’nın bunu yapmak için kesinlikle çok iyi sebepleri vardı.

Bundan bahsetmemin sebebi ilginç bir bağışlanma sorgusu olması. Daha çok Hitler’i öldürmek gibi bir şey. Thorn Kraliçesi’nin bağışlanmaya ihtiyacı var mı? Thorn Kraliçesi Hitler’i mi öldürdü, yoksa 13 yaşındaki bir çocuğu mu katletti? Yoksa ikisi de mi? Joffrey’yi ortadan kaldırmak için güzel sebepleri vardı. Bu iyi bir amaca giden her yolun mübah olduğu bir durum mu? Bilmiyorum. İzleyicilerden veya okuyuculardan tartışmalarını, boğuşmalarını istediğim şey bu.

Jamie veya Cercei gibi biri affedilebilir mi bilmiyorum. Cercei harika bir karakter-Lady Macbeth gibi.

Kimin gözünde bağışlanma? Cercei birilerinin gözünde asla bağışlanmayacak. Çocuklarına karşı çok korumacı bir anne. Diyebilirsiniz ki hakikaten çocuklarını seviyor mu, yoksa sadece kendi çocukları diye mi onları seviyor? Cercei’de çok büyük bir narsizm var. Neredeyse sosyopatlık derecesinde bir dünya ve medeniyet görüşü var. Aynı zamanı bunu ilginç kılan Jamie. Benim kendi çocuğum yok ama çocuğu olan insanlarla konuşmuşluğum var. Hatırlayın, Jamie Bran’ı sadece sinir bozucu bir çocuk diye öldürmeye çalışmıyordu. Jamie, Cercei ve onların çocukları, 3 öz evlatları için idam cezası getirecek bir şey görmüştü Bran. Bu yüzden çocuğu olanlara “Jamie’nin yerinde olsanız ne yapardınız?” diye sordum. “Kötü bir insan değilim, ben olsam öldürmezdim,” dediler. Emin misiniz? Asla? Eğer Bran Kral Robert’a söylerse; sizi, sevgiliniz olan kardeşinizi ve 3 çocuğunuzu öldürecek…

Sonra çoğu duraksadı. Muhtemelen çoğu insan “Evet kendi çocuklarımı kurtarmak için başkasının çocuğunu masum bile olsa öldürürdüm,” demezdi. Bunlar insanların vereceği zor kararlar ve sorgulanmaya değer.

Bunun aksine Ned Stark gece nöbeti bekçisinin kafasını kestiğinde, sonra da Ned’in oğlu Robb başka birinin kafasını kestiğinde bu ölümler bu iki Stark’a ağır darbe vuruyor. Bunu yapmak onlar için kolay değil. Onlara ağır gelen bir olay.

Olması gerektiği gibi bence. Bir insanın canını almak her zaman ciddi bir mesele olmalı. Orta Çağ ile çok yakın olduğu bir şey var. Keskin bir çelik parçası alıyorsunuz, birinin kafasına çentik atıyorsunuz, kanlar üstünüze sıçrıyor ve adamın çığlıklarını duyuyorsunuz. Bir bakıma belki kendimizi izole etmemiz bundan daha vahşice. Oturduğumuz yerden tuşlara basarak insansız hava araçlarıyla, füzelerle insanoğlunu öldürebileceğiniz mekanizmalar kuruyoruz. Asla inlemelerini, anneleri için yakarışlarını veya korkunç şekillerde etrafımızda ölmelerini duymak zorunda değiliz. Bu illa da iyi bir şey mi olmak zorunda bilmiyorum. Aynı ahlaki mücadeleyi tarih boyunca hep görüyorsunuz. Soru her zaman şu: Savaştasınız, kazanmak için ne gerekiyorsa yapar mısınız, yoksa ahlaki düşüncelerinizi ve standartlarınızı muhafaza mı edersiniz? İnsanlara işkence yapmalı mıyız? Ya hayatımızı kurtaracak değerli bir bilgi alırsak? Öyle olsa bile kendimizden taviz vermiş olmuyor muyuz? Ama eğer yeni bir 11 Eylül yaşanmasını engelleyecekse, o zaman işkence yapmak buna değer mi? Bilmiyorum ama sormaya değer bir soru. Sizin tarafınız kazansın, hayatta kalın diye korkunç suçlar işler miydiniz?

Buz ve Ateşin Şarkısı’ndaki ve Taht Oyunları’ndaki esas mesele güç meselesi. Neredeyse herkes -belki suyun karşısına ejderhalarıyla geçen Daenerys hariç- kötü bir şekilde güç kullanıyor.

Yönetmek zordur. Tolkien’e cevabım buydu. Kendisine hayran olduğum kadar, küçük itirazlarım da var. Yüzüklerin Efendisi çok Orta Çağ felsefesindendi, kral iyi bir adam olsaydı memleket refaha ererdi. Gerçek tarihe bakıyoruz, olay bu kadar basit değil. Tolkien belki Aragorn kral oldu, yüz yıl hüküm sürdü, çünkü akıllı ve iyiydi diyebilir. Ama Tolkien şu soruları sormuyor: Aragorn’un vergi politikası neydi? Ayakta duran bir orduyu idame ettirdi mi? Tufan ve kıtlık zamanlarında ne yaptı? Peki ya bütün bu orklar? Savaşın sonunda Sauron öldü ama orkların hepsi ölmedi-dağlardaydılar. Aragorn sistematik bir soykırım politikası izleyip bütün orkları öldürdü mü? Hatta küçük ork beşiklerindeki bebek orkları bile?

Gerçek hayatta, gerçek kralların üstesinden gelmeye çalıştıkları gerçek problemleri vardı. Sadece iyi biri olmak cevap değildi. Çok çok zor kararlar vermek zorundaydınız. Bazen iyi olduğu düşünülen bir karar döndü dolaştı ve sizi kıçınızdan ısırıverdi, istemeden yapılan sonuçların kuralıydı bu. Kitaplarımın bazılarında bunu demeye çalıştım. Kitaplardaki yöneten kahramanlarım bunu yapmak için kolay zamanlar geçirmiyorlar. Sadece iyi niyetli olmak sizi akıllı bir kral yapmıyor.

İnsanlar bazen kitapta neler oluyor, karakterlerin başına sonunda ne gelecek diye kitapları okuyorlar, mesela Ned Stark’ın başının kesilmesinde olduğu gibi. Adam ahlak timsaliydi ve sonra öldü.

Benim isteyerek yaptığım bir şeydi bu. Daha en başından Ned’in hayatta kalmayacağını biliyordum. Gerek yazar, gerekse okuyucu olarak beni şaşırtan hikâyeleri seviyorum. Hitchcock’un Psycho’sunun muazzam bir etkileyiciliği vardır, çünkü Janet Leigh filmin başrolü oyuncusu olarak hırsızlık yapıyor, ülke boyunca kaçıyor – polisler onu yakalayıp geri getirecekler mi?- ve bunların hepsi. Sonrasındaysa kadın banyoda bıçaklanıyor – filmin sadece 40 dakikasında oynuyorsunuz. Bu da nesi? Başrol hemen öldü! Bundan sonrasında ne olacağına dair en ufak bir fikriniz bile yok. Harika, buna bayıldım. Ned için düşündüğüm şey de buydu: Her şeyin koruyucusu dünyadan silindi. Bu yüzden daha merak uyandırıcı hale geldi. Apaçık ortadaydı.

Üçüncü sezonun sonunda Ned’in karısı Catelyn ve en büyük oğlu Kuzey’in Kralı Robb’un katledilmesinden sonra tehlike her zamankinden daha çok hüküm sürüyor.

Bir karakter hakkında ne kadar çok yazarsam o kadar da hissediyorum, hatta en kötüleri için bile. Bu onları öldürmeyeceğim anlamına gelmiyor. “Sevdiklerinizi öldürün!” lafını kim söylediyse hikâyedeki favori anlarına dayanarak söylemiş ama karakterler için de geçerli bu. Okuyucu, bir karakterin sihirli bir güç tarafından korunmaya başlandığına veya yazarın ona verdiği bir dokunulmazlık olduğuna inanmaya başladığı anda artık gerilim diye bir şey kalmıyor. Kızıl Düğün’ü yazmak inanılmaz zordu. Kılıçların Fırtınası’nın tamamını bitirene kadar bu kısmı atladım, sonra geri dönüp kendimi bu bölümü yazmaya zorladım. O karakterleri çok seviyordum. Ama bu işin bitirilmesi gerektiğini de biliyordum. Kızıl Düğün kitaptakinden de beter oldu tabii çünkü (Taht Oyunları’nın yaratıcıları David Benioff ve D.B. Weiss) Robb’un bebeğine hamile Talisa’yı da ekleyerek kişi sayısını 11’e çıkardılar. Böylece arka arkaya karnından bıçaklanan hamile bir kadın da vardı artık.

Vietnam’da savaşmaya gönüllü olmadığınızı konuşmuştuk. Buz ve Ateşin Şarkısı kitapları savaş dehşetleriyle dolu. Ygritte’in John Snow’a dediği gibi, “Bizler onların ordularındaki basit birer askeriz ve ölürsek yerimizi dolduracak çok fazla kişi var.”

Tarihteki hemen hemen bütün savaşlar için geçerli bu. Sheakspeare buna değiniyor, 5. Henry’nin büyük sahnelerinden birinde, Kral Hal Battle of Agincourt’dan önce adamların arasında yürüyor ve birinin söylendiğini duyuyor. “Umarım gayesi makuldür çünkü çoğumuz onu Fransa kralı yapmak için öleceğiz.” Kitaptaki en merkezi sorulardan biri Varys’in bilmecesi: Zengin bir adam, bir rahip ve bir kral sıradan bir paralı askere bir emir verir. Her biri, diğer ikisini öldürmesini söyler. Kim daha güçlü durumda oluyor burada? Tanrı adına konuşan rahip mi? Devletin gücünü elinde tutan kral mı? Altını olan zengin adam mı? Kılıç ustasının bir gücü yok mu? Kılıcı olan o. İstese üçünü de öldürür. Ya da her hangi birini dinleyebilir. Öylesine homurdanır. Eğer söylediklerini yapmazsa her biri istediklerini yapacak olan başka kılıç ustalarını çağırırlar. Ama kim olursa olsun neden dediklerini yapsın? Bu tarihteki gücün, liderliğin ve savaşın en gizemli esas sorusudur. Vietnam’a dönersek, benim için Ho Chi Minh’in bir Sauron olmadığını anladığımda kavramsal bir uyuşmazlık yaşadım. O zamanki posterleri hatırlıyor musunuz? YA SAVAŞ ÇIKARIRLARSA VE KİMSE BUNA KATILMAZSA? Esas sorulardan biri bu. Neden birileri Vietnam’a gitti? Gidenler daha mı vatanseverdi? Daha mı cesurlardı? Daha mı aptallardı? Niye birileri gitti ki? Bu neyin üstüne kurulu? Tamamen bir illüzyon üstüne kurulu: Gidiyorsun çünkü gitmezsen neler olacağı hakkında korkuyorsun, savaşa inanmasan bile. Bu itaat etmecilik nerden geliyor? Niye bireysel otonomi yerine güce tapıyoruz? Bu sorular bana büyüleyici geliyor. Hepsi garip bir illüzyon, değil mi?

Kafa dengi bir adamsınız ama yine de bu kitaplar çok sert. Güç ve savaş hakkındaki bu görüşler hiç garip hissettirdi mi?

Tolkien’in hakkında yazdığı savaş, medeniyetin kaderi ve insanlığı geleceği hakkında bir savaştı ve bir kalıp haline geldi. İyi bir kalıp mıdır emin değilim. Tolkien modeli bir jenerasyonun bitmek bilmez kara lordlar ve minik, şeytan ve siyah giyinen kötü minionlar üretmesine liderlik etmiş oldu. Ancak tarihin çok büyük bir bölümünde savaşlar buna benzemez. Savaşlar tarihinde 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı’ndan daha tipiktir- arkaya dönüp “Ne için savaşıyoruz? Milyonlarca insan neden ölmek zorunda? Gerçekten Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan kurtulmak için kıtayı baştan sona geçip bütün jenerasyonu ölüme sürüklemeye değer mi? 1812 Savaşı değer miydi? Bu insanlar ne için savaşıyor?” diye sorabileceğiniz bir savaş.

Sonunda savaşmaya değer çok az savaş oldu. 2. Dünya Savaşı’nın bitiminden 3 yıl sonra dünyaya geldim. Kahraman olmak istiyor insan. Yeşil Goblin’le savaşan Örümcek Adam olsun, dünyayı Nazilerden kurtaran Amerikalı olsun insan ayağa kalkmak istiyor. Bunu söylemek üzücü ama savaşılacak şeyler olduğuna inanıyorum. İnsanların içinde hala kahramanlık var. Ama orada kahramanların olması gerektiğini düşünmüyorum. Kitaplarımda çok olan bir şey: muazzam karakterlere güvenirim. Hepimiz iyi veya kötü şeyler yapıyoruz. Hepimizin içinde melekler ve şeytanlar var ve hayatımız sürekli art arda yaptığımız seçimlerden ibaret. Woodrow Wilson’a bakın, Amerikan tarihindeki en büyüleyici başkanlardan biri. Irksal konularda aşağılık biriydi. D.W. Griffith ve The Birth of a Nation’a şükürler olsun en kötü cinsten güneyli bir ırkçıydı. Etkin bir Ku Klux Klan destekçisiydi. Ama dış işlerinde ve Milletler Cemiyeti’nde, günümüzün en büyük hayallerinden birine sahipti. Tüm savaşları bitirecek bir savaş- şimdi bununla dalga geçiyoruz ama idealist bir hayaldi. Eğer başarabilseydi metrelerce büyüklükte heykellerini dikiyor ve “İnsanlık tarihindeki en büyük adam: Tüm savaşları bitiren bir adam,” diyor olurduk. Savaşı bitirmeye çalışan bir ırkçıydı. Bir yanlış bir doğruyu götürür mü? İnsanlar birini yok sayamazlar. Onu hem kahraman hem de suçlu ilan edemezler. O hem kahraman hem de suçluydu. Hepimiz öyleyiz.

Kızıl Düğün TV tarihinde en şok edici, en alçakça sahnelerden biri oldu. Birçok izleyiciyi çok kızdırdı.

Kitaplarımda da öyleydi. 2000’de, kitap çıktığında bir sürü mektup aldım: “Sana çok kızgınım- bir daha senin kitaplarını okumayacağım. Kitabını ateşe attım, bir hafta sonra da ne olduğuna dair merakıma dayanamayıp kitabını tekrar aldım.” Bazı insanlar o kadar korktular ki bir daha okumayacaklarını söylediler. Bunu anlıyorum.

O karakterler baya önemliydi- okuyucular çok ciddiye alıyor böyle şeyleri, kaderlerinin böyle olmasına katlanamıyorlar.

Bir kadından mektup almıştım, garsonmuş. Bana “Tüm gün zor şartlarda çalışıyorum, boşandım, birkaç çocuğum var. Hayatım çok zor ve en büyük zevklerimden biri eve gelip fantastik kitaplar okuyup başka dünyalara kaçmak. Sonra senin kitabını okudum, ve aman Tanrım!, fena halde dehşet verici! Bunu görmek için mi okudum? Kâbus olmalı. Bunu bana neden yapıyorsun?” diye yazmış. Mektup cidden bana ulaştı. Ona bir cevap yazdım ve basitçe “Üzgünüm; neler hissettiğini anlayabiliyorum.” Bazıları okuyorlar… Kaçış kelimesini kullanmayı pek sevmem çünkü gerçekten kaçış çok aşağılayıcı bir bakış ama sizi başka dünyalara da götürüyor. Belki de kaçıştır. Kurgu okumak hayatımdaki kötü zamanları atlatmama yardımcı olmuştur. Babamın öldüğü gece Michigan’daydım ve annemden işittim. Ertesi güne kadar uçak yoktu ben de oturup babamla iyi kötü ilişkimizi düşündüm. Hatırlıyorum da o an ne okuyorduysam onu açıp birkaç saat için babamın ölümünü unuttum. Rahatlatıcıydı. Bir şeyler okuyup iyi insanların kazandığı kötülerin kaybettiği ve sonunda da sonsuza kadar mutlu yaşadıklarına inanmak isteyen insanlar vardır. Bu benim yazdığım kurgulara hiç benzemiyor. Tolkien de değil. Shire bunu kanıtlıyor. Frodo’nun üzüntüsü- bu hem acı hem tatlı bir sondu ki bu benim aklıma Star Wars’un tüm ölen insanların görünüp mutluca el salladığı ve Ewokların etrafta zıpladığı sonundan daha iyi geldi[gülüşmeler]. Etrafta bir sürü kitap var. Bırakalım herkes kendine göre olan, duygusal haz veren kitabı bulsun.

Başlarda bir eleştirmen TV dizisinin umutsuz ve nihilist bir dünya görüşünü anlattığını söylemiş, bir başkası da “ahlaki eksiklik izleri” taşıdığından hayıflanmıştı. Hiç bu eleştirilerin geçerliliğine dair endişe duydunuz mu?

Hayır. Bu eleştiri tamamen geçersiz. Hatta aptalca olduğunu düşünüyorum. Benim dünya görüşüm nihilistik hariç her şey olabilir.

Bazı aşağılık karakterleriniz aynı zamanda hikâyedeki gerçeklik timsalleri. Televizyon tarihindeki en sürükleyici anlardan biri de sizin yazdığınız Karasu Savaşı bölümünde geçiyor, Sandor Clegane Sansa’ya diyor ki; “Dünyayı katiller yarattı, bu yüzden onlara bakmaya alış.”

Gerçeği duymak bazen zordur. İki cümle de doğru ama bunlar insanların düşünüp taşınmayı sevdikleri doğrular değil. Kış geliyor ve -Valar morghulis- herkes ölmelidir. Ölüm hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır… tüm hikâyelerin de.


Röportaj, MIKAL GILMORE
Çeviri, BURAK İPEK, BURCU DURUKAN
Fotoğraf, PETER YANG
Orj. Yayın Tarihi, 23 NİSAN 2014

  • 13
    Shares




George R. R. Martin: “Tarih Kanların İçinde, Altın Madenlerinde Yazılmıştır”

Buz ve Ateşin Şarkısı serisiyle gönüllerimize TAHT kurmuş başarılı yazar George R. R. Martin’in Rolling Stone ile yapmış olduğu röportaj Türkçe çevirisiyle Kayıp Rıhtım’da!

  • 13
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün