in ,

Göktuğ Canbaba ile Röportaj

Göktuğ Canbaba ile kitapları, fantastik edebiyat, FABİSAD ve dahası üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

göktuğ canbaba röportaj

Göktuğ Canbaba ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi sizlerle!

Ozanın Şarkısı, Tılsım-ı Kudret ve Ayyaş Buda kitaplarıyla adından söz ettiren yazar Göktuğ Canbaba ile dolu dolu bir sohbet gerçekleştirdik. Sözü fazla uzatmadan sizi renkli bir yazarın iç dünyasına davet ediyoruz.

* * *

Öncelikle bizleri kırmayıp röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için sonsuz teşekkürler. İsterseniz hemen sorulara geçelim.

İlk olarak çoğumuzun merak ettiği bir soruyla başlayalım. “Ozanın Şarkısı”, yani “Kuzey Kıtalar Efsaneleri” projesi tam olarak nasıl başladı? Sonuçta bu alanda sizden önce farklı bir dünyayla karşımıza çıkan Barış Müstecaplıoğlu vardı sadece. En azından tanıdık bir isim olarak. Kitabın okunacağı, hatta okunmasından da öte yayımlanmayacağı gibi bir endişeye kapıldınız mı?

Üniversitedeyken dur durak bilmeden FRP oynardık. Çok sağlam bir oyuncu grubumuz vardı. Okuldan, derslerden çok oyunlarla ilgileniyorduk açıkçası. Zaten tersi olsaydı bu bir üniversite öğrencisinin duruşuna aykırı olurdu değil mi? 🙂

“Imr Quaril” adını verdiğim dünyayı o zamanlar yarattım. Dünyayı yaratırken gün gelir de bu dünyada geçen bir roman yazarım falan diye düşünmemiştim hiç. Ama oyunlar ilerledikçe ve dünyanın içinde geçen senaryolar arttıkça usul usul düşünmeye başladım.

Romandaki karakterler benim ve dostlarımın yarattığı karakterlerdi. Senaryosunu benim yazdığım uzun soluklu bir oyunun kahramanlarıydılar. Dostlarımdan biri bir akşam, neden bu oyunları romana dönüştürmüyorsun abi, diye sorunca minik bir aydınlanma yaşadım :). Dostum fantastik edebiyat okuduğumu, dahası o türde metinler karaladığımı biliyordu. O gece düşündüm. Imr Quaril’de geçecek bir roman için elimde fazlasıyla hikâye vardı.

Romanı yazarken bir gün basılır mı diye düşünmedim hiç. Daha çok kendim için karaladığım bir eğlenceydi aslında. Öyle ki romanın büyük kısmını elde yazdım. Bahçede oturup durmak bilmeden yazarken sağ elimin işaret parmağının üzerindeki kasların usul usul gelişmesine de şahit oluyordum (elde yazmak gerçekten delilikmiş). Kafamda romanın gidişatı belliydi. Belli bir yerden sonraki kısmının ise nasıl ilerleyeceğine dair aklımda hiçbir şey yoktu. Bu da işi daha eğlenceli hale getiriyordu aslında. Yazdıkça iş ciddileşti ve romanın basılabilir hale geldiğini hissetmeye başladım. Romanı yazmayı bitirdim. Defalarca okudum. Tekrar tekrar üzerinden geçtim. Bittiğine inandığım an basılmasını istediğim birkaç yayınevine gönderdim.

Uzun bir süre hiçbirinden yanıt gelmedi. Bir sene dolduğunda Ankira geri dönüş yaptı. Romanı beğendiklerini ve basmak istediklerini söylediler. O an hayatımda yaşadığım en önemli anlardan biriydi.

Farklı bir evren kurgulamanın getirdiği güçlükleri de, yaşadığımız dünyadan farklı âlemlere geçişi de yazmış bir isim olarak size göre hangisi daha zorlayıcı? Farklı ırklar, farklı mekânlar, en önemlisi bunları kendi içinde bir mantığa oturtarak okuyucuya sunma… Bizler sonucu görüyor ve buna göre hemen yargılıyoruz. Peki bu işin mutfağında neler dönüyor?

Farklı bir evren yaratmak, o dünyanın her detayının birbiriyle uyum içeresinde işleyişini sağlamak zorlu bir süreç. Yarattığınız kurguda eksik bir parça kalmamalı. İnsanlar fantastik kurgu metinlerinin kolayca birbirine bağlanacağını ne de olsa yaratılan evrenin fantastik olduğunu ve sınırsız bir seçenek zincirinin içinde özgür olduğumuzu düşünüyor. Ama fantastik metinler yazarken bu akışı belli bir mantıksal düzleme oturtmazsanız o zaman her şey inandırıcılığını kaybedecektir. Yarattığınız ırklar, sınıflar ve diyarın geneli birbiriyle uyum içinde olmalı. Bunu sağlamak için de sanırım o dünyada çok ama çok uzun zaman geçirmeniz gerekiyor. Bir süre sonra o dünyayla yatıp o dünyayla kalkmaya başlıyorsunuz. İsimlerin ve mekânların arasında kaybolup gidiyorsunuz. Yarattığınız dünyaya dair bir karakter gibi düşünüp öyle nefes almanız gerekiyor. High Fantasy diye tanımlanan türde yazmak biraz deli işi açıkçası :). Yoktan var ettiğiniz bir dünyayı okuyucuya eksik bir parça bırakmadan sunmaya çalışmak, detaylarla verdiğiniz amansız bir savaş aslında.

göktuğ canbaba fotoğraf

Yaşadığımız dünyayla bağlantılı bir kurgu yazmak bana zaman zaman daha zevkli geliyor. Okuyucu geri dönüşlerinden de anladığım kadarıyla onlar da kendilerini romana daha çabuk kaptırabiliyorlar. Daha kolay uyum sağlıyorlar sanki. İkisinin de zor olan taraflar var tabii ki. Dünyamızla ilintili bir fantastik kurguda da fantastiği mantıklı bir kurguya çevirebilmek önemli çünkü yazarken attığınız adımlar bilinen bir dünyada geçtiğinden olası bir hata okuyucu tarafından hemen fark edilebiliyor. Tamamen kurmaca bir diyarda atılan adımların kontrolü bir şekilde sizin elinizde ama bilinen bir dünyada o adımları okuyucu ile birlikte atıyorsunuz o yüzden dünyamızla bağlantılı kurgularda çok daha dikkatli hareket etmek gerekiyor.

Bazı yazarlar isimlerin tılsımına inanan bir bakış açısına sahipler. Dolayısıyla yazdıkları eserlerde kullandıkları her ismin bir kökeni olmasına özen gösterip adını aldığı karakterin kurgudaki yolculuğuna göre şekillendirme çabasına giriyorlar. Sizce bu çok gerekli mi? Yani özellikle siz çıkan her iki kitabınızda da bu durumlara dikkat ettiniz mi, yoksa daha çok tınısı mı sizin için önemli olan etkendi?

İsimler karaktere ruhunu verir. Karakterin duruşunu gösterir. Dolayısıyla yaratılan isimlerin kurguda bir derinliği olmasını isterim. Eğer bir karakter o ismi aldıysa isim bize birçok şeyi anlatmalı. İsimler karakterin ruhunu oluşturan her bir parçayla ilgilidir. Bundan sonra iş tınıya kalır. Karakterin ismi size okuduğunuz sayfalardaki hikâyenin geçmişi ve geleceğini anlatmalı. Bundan sonrası ismin tınısının hayalinizdeki dansından başka bir şey değildir.

Fantastik kurgu ve edebiyatı son yıllarda hızlı bir ivmeyle ülkemizde de gerektiği konuma gelmeye başladı. Elbette yurt dışıyla kıyaslayacak olursak hâlâ çok gerilerdeyiz ama özellikle yayınevlerinin bu türe, özellikle sayıları hızla artan Türk yazarlara karşı takındıkları tavır eskisine göre daha olumlu. Bunu neye bağlıyorsunuz? Yine paralel olarak gelişen internet ortamının bu türe olan katkısı nedir?

Fantastik edebiyat maalesef kolay yazılan, edebi değerden uzak bir tür gibi algılandı senelerce. Edebiyatın üvey evladı fantastik tür hâlâ birçok eleştirmen tarafından böyle algılanmaya devam ediyor ne yazık ki. Böyle olunca hem okur kitlesinin artması zorlaşıyor hem de yayınevleri çeviri eserler dışında Türk yazarların eserlerini basmaya pek yanaşmıyorlar. Zaman geçtikçe çeviri eserlerin sinema filmlerine dönüşmesi, dünya genelinde fantastik edebiyatın popülerliğinin artması türün bilinirliliğinin yükselmesine yol açtı. Fantastik edebiyat artık birçok sektöre bolca para kazandırmaya başlamıştı.

Bu durum yayınevleri tarafından da fark edilince ve Türk yazarların bu tarzda yazdıkları dosyalarla sürekli yayınevlerinin kapılarını aşındırması sonucunda artık onlar da fikirlerini değiştirmeye karar verdiler. Geçtiğimiz senelerde birçok yeni yazar ve roman çıktı ülkemizde. Başarılı eserler çıktıkça okurların önyargıları biraz olsun kırılmaya başladı ve yayınevlerinin duruşu da bu sebeple değişti. Türün bilinirliliğinin artmasında tabii ki internet ortamında belli sitelerin de rolü epey büyük oldu. Frpnet, Kayıp Rıhtım gibi siteler fantastik edebiyatın ülkemizdeki sözcüleri oldular. Türü tanıtmak, yeni çıkan eserler hakkında okuyucuyu bilgilendirmek, Türk yazarları okuyucuyla tanıştırmak gibi misyonları edinmeleri türün kazandığı ivmede büyük rol oynadı.

Tılsım-ı Kudret Ozanın Şarkısı Göktuğ Canbaba

Geçtiğimiz yıl ülkemizde çok önemli bir oluşum gerçekleşti. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği, yani kısa adıyla FABİSAD kuruldu. Siz de bu derneğin bir üyesisiniz ve denetim kurulundasınız. Geçen bir yıllık süreçte dernek hakkındaki düşünceleriniz ne şekilde gelişti? Dernek bahsinin açıldığı gün ile bugünkü düşünceleriniz arasında bir fark var mı?

2 sene önce Giovanni’in doğum gününde Barış ve Yiğit bana FABİSAD’dan bahsetmişlerdi. O zaman da büyük bir heyecanla karşılamıştım haberi ama ister istemez düşünmüştüm, acaba gerçekten bu hayal gerçeğe dönüşebilecek mi, diye. Çünkü proje gerçekten büyük uğraş istiyordu. Özellikle Yiğit ve Barış’ın gayretiyle adımlar atıldı ve dernek kuruldu. Son bir senede FABISAD isminden fazlasıyla söz ettirdi. Birçok yerli ve yabancı haberde yer aldı ve türün tanıtılması, doğru anlaşılması konusunda büyük adımlar atıldı. Simdi GIO Ödülleri vakti yaklaşıyor. Türkiye’de ilk defa fantastik tarzda yazılan roman ve öyküler ödüllendirilecek. Bu oldukça önemli bir adım.

Peki sizce FABİSAD bugüne kadar fantazya ve bilimkurgunun gelişiminde ne gibi bir katkı sağladı? Ya da sağlayacak? Türkiye’nin yayıncılık sektörü, özellikle de şu anda lider konumda bulunan yayıncıların bakış algısında bir değişiklik yaratabilecek mi?

Daha önce de bahsettiğim gibi ilk amaç türün tanıtılması ve kitlelere doğru bir şekilde anlatılmasıydı. Bu konuda birçok söyleşi ve panel düzenlendi. Türün önemli isimleri okuyucularla buluştu ve Türk fantastik, korku ve bilimkurgu edebiyatını anlattılar. Bu şekilde okuyucu kitlesi Türk yazarlar hakkında bilgi sahibi oldu ve bu türün gelişimine büyük fayda sağladı. Birçok yayınevi Türk fantastik edebiyat yazarları hakkında bilgi sahibi oldu ve türün romanlarını tanıdılar. FABİSAD’ın yapacağı daha birçok yeni proje var. Henüz kurulalı çok az olmasına rağmen büyük adımlar atıldı. Anka Kuşu beklediğimizden daha hızlı yükseldi ve yükselmeye devam ediyor.

Fantastik edebiyata giriş yapan okurların Türk fantazyasında en çok tanıdığı ve okuduğu isimlerden birisiniz ayrıca. Bilhassa bu türde ülkemizdeki ilk eserlerden birini vermiş olmanız ve yine verdiğiniz eserlerin beğenilmesi bunun en büyük etkenlerinden. Peki ya siz bu tür için kendinizi tam olarak nasıl konumlandırıyorsunuz?

İlk örneklerden birini vermem tabii ki okuyucularla olan geçmişim açısından önemli oldu. “Tılsım-ı Kudret”in çıkacağı haberini verdiğimde benimle birlikte birçok insan heyecanlandı. Farklı türlerde yazmam da okuyucu kitlemi artıran etkenlerden biri sanırım. “Tılsım-ı Kudret” şehir fantastiği olduğu için “Ozanın Şarkısı”ndan daha fazla kişiye ulaştı. Geri dönüşler çok güzeldi.

FABİSAD’daki diğer dostlar gibi elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Türe ivme kazandıracak yeni yazarların da katılımıyla önümüzdeki senelerde Türk Fantastik Edebiyatı’nın çok daha farklı yerlere geleceğini düşünüyorum.

Yine son yıllarda fantastik okuyucu kitlesi epey bilinçlendi. Okurlar benzer kitapları okudukça artık daha iyilerini, daha özgün kurguları beklemeye başladı. Bu sebeple yeni çıkan eserlerdeki özgün yazım tarzı ve Batı esinlenmesinden çok kendi kültürümüze yönelik figürler ağırlık kazanmaya başladı. Siz de bu düşünceye katılıyor musunuz? İlk ve ikinci eseriniz arasında kalan yıllar bu olgunluğu ve değişimi sağladı mı?

Evet son dönemde kültürümüzden, tarihimizden beslenenen romanların çıktığını gördük. Türk Fantastik Edebiyatı için bu tarz romanların çıkması okuyucu için de ayrı bir heyecan oldu. Önemli adımlardı. Bunun eksikliği hissediliyordu ve başarılı romanlar bu eksikliği örtmeyi başardı. Türe dinamizm getirdi. Bir yazar için her bir dakika bile olgunluk sürecinde önemli. Aylar öncesinde yazdığınız bir metni okuyunca eksikleri fark edebiliyorsanız iste o zaman ilerliyorsunuz demektir. İlk ve ikinci romanım arasında tabii ki yazım kalitesi açısından fark var. Olmalıydı da. Ama şunu da söylemeden geçmemeliyim, yazarlar hayal dünyasında özgürce dolaşan yarı deli adamlardır. Onları bir yere bağlamanız belli bir bölgede ya da kültürde geçecek romanlar yazmalarını istemeniz onlar için pek bir şey ifade etmeyecektir. Kendi kültürümüzden olsun ya da Batı’nın kokusunu alsın bunlar çok da önemli değil bence. Önemli olan yazarın anlatım gücünün ve oluşturduğu kurgunun sizi alıp başka bir evrene ulaştırabilmesi. Okuduğunuz roman kıçınıza tekmeyi vurup sizi koltuğunuzdan fırlatıp atabiliyorsa o zaman yazar iyi bir iş yapmış demektir bence.

göktuğ canbaba yazar

Konuyu biraz da eserin tanınması ve farklı mecralar ile okuyucuya ulaştırılmasına bağlayalım. Yine sizinle aynı zamanda veya kısa bir süre sonra çıkan bazı eserler oldu. Ama bunların çoğu duyulmadı ve haliyle kitapları satmadı. Belki de bu yüzden o isimleri bir daha göremedik. Sizce bu alanda reklam ve tanınırlık ne kadar önemli rol oynuyor? Yani sadece sağlam bir kurgu, o yazarın devam etmesi için yeterli olabilir mi?

Roman başarılıysa elbet bir şekilde belli bir kitleye ulaşıyor ama bu nispeten başarısız bir romanın sağlam bir reklam stratejisiyle ulaştığı başarının yanına yaklaşamayabiliyor. Bu her sanat eseri için geçerli sanırım. Filmler, sergiler vs. Özellikle fantastik romanlar basan yayınevlerinin bütçeleri belli. Bütçelerini o romanın tanıtımı için kullanmaya çok yanaşamıyorlar. Kitabı yayınevinin sitesini bilen ya da fantastik edebiyatla ilgili haberler giren başka sitelerden öğreniyorlar. Bu da ulaşabileceğiniz kitleyi az çok tanımlıyor aslında.

Öykücülük üzerine neler söylemek istersiniz? Sizce roman ve öykü yazmak arasında ne gibi farklar var? Kayıp Rıhtım’ın Aylık Öykü Seçkilerinde kısa öyküleriniz de bulunuyor. Sizce kısa yazı mı daha zorlayıcı yoksa detayları anlatan uzun metinler mi?

İkisinin de kendine özgü ayrı ayrı zorlukları var. Öykü yazmanın zorluğu sınırlı sayıda kelimeyle okuyucuyu vurmayı başarabilmek. Romanda bunu yapmanız için çok sayıda şansınız oluyor ama öyküde çok daha kıvrak ve akıllıca hareket etmeniz lazım. Romanda ise sizi bekleyen zorluk uzun bir hikâyeyi eksiksiz bir biçimde anlatmayı başarabilmek. Bunu yaparken okuyucuyu elinizden kaçırmamanız gerekiyor ve yazdığınız yüzlerce sayfada bu hareketliliği ve yarattığınız atmosferi korumanız lazım.

Biraz da farklı yazarlardan konuşalım. Türk ve Dünya Edebiyatı’nda özellikle takip ettiğiniz, örnek aldığınız yazarlar var mıdır? Genellikle herkesin, “Bu yazarın elinden ne çıkarsa okurum!” dediği isimler olmuştur. Sizin de böyle belli isimleriniz bulunuyor mu?

İhsan Oktay Anar, Hakan Bıçakcı, Aslı Erdoğan, Murat Menteş, Altay Öktem;

Etgar Keret, Chuck Pallahniuk, Charles Bukowski, Tom Robbins, Woody Allen.

Birçok okurun bilmediği ve bilmek isteyeceği bir soruyu da seslendirelim. Hep fantastik kurgu edebiyatı diyoruz, ya bilimkurgu edebiyatı? Bu türe olan bakış açınız nedir? Ne kadar okursunuz? Ve sizin kaleminizden bir bilimkurgu romanı görme ihtimalimiz var mıdır? En azından ufukta böyle bir ihtimal görünüyor mu?

Bilimkurgu sevdiğim bir tür ama fantastik edebiyat ya da yeraltı edebiyatı kadar üzerine düştüğüm bir tür değil ne yazık ki. O yüzden benden bir bilimkurgu romanı çıkarsa ben de biraz şaşırırım sanırım :).

Kapak görseli konusunda şanslı bir yazar olarak tanımlanıyorsunuz. İlk kitabınızınız kapağını Kerem Beyit, ikinci kitabın kapağını ise Ertaç Altınöz çizdi. Ve her iki kapak da şahaneydi, okurlar tarafından tam not aldı. Buradan bir eser için hazırlanan kapak görselinin önemine geliyoruz. Sizce bu görsellik satış rakamlarını ve kitaba olan bakış açısını ne kadar etkiler?

Evet bu benim şansım oldu :). İkisi de çok sevdiğim dostlarımdır. Çok çok başarılı illüstratörler gerçekten.

Kapak gerçekten çok önemli. Okurun sizi ilk gördüğü an o an çünkü. Kapak görseli sadece fantastik edebiyatta değil edebiyatın tüm türlerinde satışı doğrudan etkileyen bir nokta. Kapak görselinin okuyucuyu çekip, ’Hey dostum yaklaş biraz bak elimde öyle bir roman var ki bunu mutlaka görmelisin,’ demesi gerekiyor. -biliyorum biraz uyuşturucu satıcısı gibi oldu ama öyle gerçekten- 🙂

İşeyen Atmaca Ayyaş Buda Göktuğ Canbaba

Bu soruya verdiğiniz cevaptan sonra hemen benzer bir soruyu da meraklıları için aradan çıkaralım. Hazırlanan kapaklar sizi tatmin etti mi? Görseller hazırlanırken çizerlerle iletişim halinde miydiniz, yoksa yayınevleri mi müdahalede bulundu? Sonuç olarak kendi kurguladığınız dünya farklı hayallere sahip birinin ellerinden resme ne derece dökülebilir?

İki kapak da istediğim gibi oldu. Hayalimdeki görüntüler Kerem ve Ertaç tarafından benim düşündüğüme çok yakın bir şekilde illüstrasyona aktarıldı. Zaten çizimler yapılmadan önce ikisiyle de uzun uzun konuştuk. Ben ne istediğimi onlar da nasıl yapacaklarını anlattılar. “Tılsım-ı Kudret” için zaten Ertaç’la grafik roman projesi üzerinde çalışıyorduk. Ertaç’ın elinde ona yakın illüstrasyon vardı. Proje romana dönüşünce o illüstrasyonlardan birini kapak görseli olarak seçtik. Ben iki çizim arasında kalmıştım son seçimi yayınevi ile beraber yaptık.

Hayal eden kişinin istediği çizimle ile onu çizen kişinin ortaya koyduğu çalışma tabii ki bire bir olmuyor, bu beklenemez de zaten. Burada bence önemli olan çizerin sizi ne kadar iyi anladığı ve yaratıcılığıyla hayalinizi nasıl süslediği. Ben iki kapakta da bu bakımdan oldukça şanslıydım.

Peki Türkiye’de yazar olmak nasıl bir duygu? Ülkemizde sadece yazarlık yaparak geçimini sürdürmek sizce mümkün mü, yoksa bu uzak bir hayal mi?

Ülkemizde hayal gibi görünüyor ama hayallere ulaşmayı denemezsek eğer, yazar olmayalım biz zaten :). Kazandığınız para kitabınızı alan kişi sayısı ile doğru orantılı ve Türkiye’de de kitap okunma oranı yerlerde olduğundan işimiz birazcık zor görünüyor söylemeden geçmeyelim.

Ve yine çoğumuzun merak ettiği bir soruyu eklemesek olmaz. Geçtiğimiz aylarda yeni kitabınızın müjdesini verdiniz. “Ozanın Şarkısı”nın devamı mı geliyor yoksa? İçeriğine dair biraz ipucu alabilir miyiz?

Çok yakında yeni romanım Altay Öktem’in yayın yönetmenliğini üstlendiği Marjinal Kitaplar’ın Yeraltı Edebiyatı serisinden çıkacak. Bu sefer fantastik edebiyat değil bir yeraltı edebiyatı romanı. İsmi “İşeyen Atmaca”. Mistisizm yüklü, kara mizah kokan absürt bir yol hikâyesi okuyacaksınız. Birçoğunuzun hatta benim bile ayak basmadığım topraklarda eğlenceli bir yolculuğa çıkacağız birlikte.

Son olarak yazarlığa yeni adım atmış, bu alanda eserler vermek isteyen arkadaşlarımız için neler söylemek, ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Basılır mı basılmaz mı endişesiyle yola çıkmasınlar. Son dönemde birçok mail aldım çünkü böyle. Bu korkunun yazılarını etkilediğini söylüyorlar. Eğlenmek için yazın. Kendiniz için bir şeyler karalayın. Bırakın son halini alana kadar kimse bilmesin ne yazdığınızı. Dosya bittiğinde, emin olun onu birisi mutlaka kucaklayacaktır.

Verdiğiniz cevaplar için sonsuz teşekkürler! Umuyoruz siz de keyif almışsınızdır. “İşeyen Atmaca” adlı kitabınızın kısa sürede bizlerle olması ümidiyle.

Ben teşekkür ederim. Sorular çok keyifliydi. “İşeyen Atmaca” çok yakın zamanda sizlerle olacak!

Hakan Tunç

Kocaeli Üniversitesi'nden mezun. Kitap okumayı, film izlemeyi ve özellikle animeleri çok sever.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

H.P. Lovecraft

Lovecraft’ın Orta Doğu Esintileri Üzerine

Koca Dev Roald Dahl ve Son Perde