Kayıp Rıhtım Özel: Dmitry Glukhovsky Röportajı

"Metro" serisinin yazarı Dmitry Glukhovsky ile İstanbul Kitap Fuarı’nda gerçekleştirdiğimiz çok özel röportaj, 10. Yıl Şenliklerimiz kapsamında sizlerle!

Gerçekten de harika bir kitaptı. Ayrıca çevirisi de öncekilere nazaran çok daha iyiydi, aradaki farkı hissedebiliyorsunuz. Soluksuz okudum, iki gecede bitiverdi. O kadar iyiydi ki ben de kitaba kusursuz bir biçimde uyan siyasi yapısını size sormak istedim. Bessolov insanları yalanlarla kandırıyor. Biri çıkıp doğruları söylüyor, bu uğurda savaşıyor ve karşılığında adamakıllı daya yiyor. Ama hiçbir zaman vazgeçmiyor Khan’ın dediği gibi, en karanlık gecenin derinliklerine bakacak kadar cesareti olanlar…

 …ışığı ilk görenler olacaktır. Evet.

Işığı, aynen. Müsaade ederseniz internet yayıncılığı hakkında da bir şeyler sormak istiyorum. İlk Metro kitabınızı internet üzerinden yayımladınız ve bu bir tür interaktif deney hâline geldi. Başlangıçta Artyom serseri bir kurşuna kurban gidiyordu.

Evet, doğru! Hikâyeyi biliyorsun!

Evet, hakkınızda çok kapsamlı bir araştırma yaptım. Ama aynı şeyi Futu.re romanınız için de yapıp eserinizi internet üzerinden yayınladınız. Ancak artık sadece ülke çapında değil, tüm dünyada çok ünlü birisiniz ve kitabınız çok başarılı oldu. Bu oldukça alışılmadık bir durum. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? İnsanların hikâyelerini ve romanlarını internet üzerinden yayınlamaları konusundaki düşünceniz nedir? Herhangi bir tavsiyeniz var mı?

Eh, evet. Bu benim için sadece basit bir hesaplamadan ibaret. Hikâyelerimin mümkün olabildiğince çok kişiye yayılmasını istiyorum ve açgözlü biri değilim. Beni okuyan herkesten para almayı beklemiyorum. Ama kitaplarımı beğenirlerse ileride bir gün, okullarını veya üniversitelerini bitirdiklerinde gidip basılı bir nüshasını da alacaklardır. Sadece eski güzel günleri hatırlamak için. Ya da bir arkadaşlarına hediye etmek. Yapmasalar bile benim adıma mücadele veren okurlarım oluyor. Yani senin anlayacağın bu viral bir şey. Dünyadaki her kuruşu kazanmaya çalışmıyorum ve bunu başarmanın yolu da bu değil zaten. Bunu başarmak için kitabınızı filme çektirmeniz falan gerekir. İşte o zaman işin pazarlama boyutu çok büyük olur ve insanlar kitabı merak edip okur. Yazarlık yaparak zengin olabilmenin yolu budur. Her neyse, edebiyat bir servet edinmenin ideal bir yolu değildir. O yüzden ilk amacım kendimi tatmin etmek çünkü bunu yapabilirim, bunu yapmayı seviyorum, kendimi bu şekilde kusursuzlaştırabilirim. Ardından fikirlerimi yapabileceğim en iyi şekilde, mümkün olduğunca uzaklara yayarım.

Hikâyelerinizi okutarak mı?

Evet, aynen öyle. Havalı bir hikâyem oluyor ve onu bir şekilde anlatmak istiyorum. Fikrimi ve düşüncelerimi yayıyorum. Temelde hepsi güzel fikirler. Birbirinizi öldürmeyin, hükümetlerin size söylediklerini sorgulayın çünkü sizi manipüle etmeye çalıştıklarını biliyorsunuz, size sunulan hazır gerçeklere inanmaktansa kendi aklınıza inanın.

Yazar Dmitry Glukhovsky ve ekibimizden İhsan Çağatay Boz

Sanırım bu işin en sevdiğiniz yanı bu. Pekâlâ, biraz da Metro oyunlarından bahsedelim. Kitaplardan uyarlanan çoğu oyun, eserin havasını ve atmosferini yansıtmaktaki başarısızlıklarıyla ünlüdür. Ama Metro söz konusu olduğunda oyunlar bunu kusursuz bir şekilde gerçekleştiriyor. Çünkü kitapları okurken kendimi boğuluyormuş gibi hissediyor, Artyom’un acısını ve ızdırabını paylaşıyorum. Oyunlardaysa gaz maskemi takıp yeryüzüne çıktığımda… bence Metro oyunları şimdiye dek yapılmış en iyi uyarlamalardan biri. Sanırım bunun sebebi 4A Games’le ve stüdyodaki Ukraynalı elemanlarla birlikte çalışmanız. Bu konuya eklemek istedikleriniz var mı?

Her şeyden önce biz – hem ben hem de stüdyodaki oyun geliştiricileri – aynı kuşaktan geliyoruz. Sovyet Cumhuriyeti’nin, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü yaşayan nesilden. Yani bir nevi küçük bir kıyamet yaşadık, anlıyorsun ya?

Siyasi istikrarsızlık yüzünden falan mı?

Her şey. Bir baloncuğun içinde yaşıyorduk. Dışarıyla bağlantımız yoktu, hava geçirmez bir dünyada yaşıyorduk. Kendi siyasi yapısı, geçmişe ve geleceğe dair kendi fikirleri vardı. Geleceğimizi komünist bir proje üzerine kuruyorduk. Oldukça metodolojik bir geçmişimiz vardı. Devrim, Lenin, Stalin… Eser miktarda gerçek, bol miktarda masal ve efsane. Çok küçük yaşlarda, henüz anaokulundayken Lenin’in ne kadar iyi biri olduğuyla ve köylülerle, işçilerle, herkesle nasıl ilgilendiğiyle alakalı hikâyelerle eğitiliyordunuz. Dünyanın ne kadar âdil bir yer olduğuyla… Ne toplu idamlardan ne de 30’lardaki dehşetlerden bahsediliyordu.

Büyük Temizlik.

Evet, temizlikle ilgili hiçbir şey öğretilmiyordu. Sadece Sovyetler Birliği’nin ideal resmini görmenize izin veriliyordu. Kültürümüz de oldukça spesifikti çünkü Rus kültürüne dair pek çok şey kesilip atılmıştı. Ek olarak, Batı’dan soyutlanmış şekilde yaşıyorduk elbette; orada yaşanan her şey devasa bir süzgeçten geçtikten sonra bize ulaşıyordu. İşte bu yüzden Stalin tarzı bir mimariye sahibiz. Dünyanın beşte birlik kısmını kaplayan, oldukça tuhaf ve ilginç olan küçük bir dünyaydık. Derken hepsi tek bir gecede yıkılıverdi. Puf! Artık yoktu. Siyasi sistemi, coğrafyası, kültürü… Diğer ülkelerin hepsi bağımsızlığını ilan etti. Geleceğe dönük vizyonumuz artık komünizm değildi. Yarın ne olacağına dair hiçbir fikrimiz yoktu. Herkes günü kurtarmaya bakıyordu, ya da yarını. Gelecek sene ne olacaktı? Dedelerimiz ne uğruna ölmüştü? Hiçbir fikrimiz yoktu. Komünizm projesi de öyle…

Komünizmi özlediğimi söylemiyorum, sadece gelecekle ilgili planlarımızın nasıl yıkıldığını ve birdenbire amaçsızca yaşamaya başladığımızı anlatmaya çalışıyorum. Tüm çektiğimiz acıların, babalarımızın ve dedelerimizin katlandıklarının boşa çıktığını… “Komünizmi inşa ediyoruz,” diyen insanlar ansızın, “Artık komünizm yok,” demeye başladılar. Birdenbire para kazanmaya başladık, herkes mutluydu ama tamamen kaybolmuştuk, anlıyorsun ya? Bunun yanı sıra şehirler de bozulmaya başlamıştı. Yolların, binaların, ekipmanların, arabaların ve uçakların bakımını yapacak paramız kalmadı. Uçaklar paslanmaya ve düşmeye başladı. Ne sokakları ne de evleri tamir edebiliyorduk, dolayısıyla çatlayıp dökülmeye başladılar.

O zamanlar gençtim. 12 ila 16 yaşlarımda. Orada, çürüyüp giden bir şehirde yaşıyordum ve bu gözüme çok güzel görünüyordu. Yani çürüyen şehirler estetik açıdan hoşuma gidiyor. Çatlakları, düşen parçaları, küfü seviyorum. Bana güzel geliyor. Eskiden görkemli olan bir şeyin çürüdüğünü görmeyi seviyorum.

Evet, aynen. Nostalji.

Eski görkemlerin nostaljisi, güzel zamanların anısı. Bunun Ortaçağ-vari bir yanı da var. Bu aralar Yuval Harari’nin Sapiens kitabını okuyorum. Ortaçağ yıllarından, insanların en görkemli zamanlarını geride bıraktıklarını sandığından bahsediyor. 90’larda bizim hissettiğimiz şey de aşağı yukarı buydu. En görkemli yıllarımızı geride bıraktığımızı, eski günlerimize bir daha asla dönemeyeceğimizi ve gelecekte bizi sadece karanlığın beklediğini düşünüyorduk.

Aynı şey Ukrayna için de geçerli elbette. 4A Games’teki geliştiriciler benimle tamı tamına aynı kuşaktan geliyorlar. O nedenle duygusal anlamda benimle aynı hisleri paylaşıyor ve geçmişe dönük bir pişmanlık, geleceğe yönelik bir korku ve çürümeye karşı bir sevgi duyuyorlar.

Ve bunun sonucunda da ortaya bir şaheser çıktı. Metro 2033 bence çok iyi bir FPS. En sevdiğim ilk üç oyun arasında yer alıyor hatta.

Evet, kesinlikle.

Oyunları siz de oynadınız, değil mi?

Evet, oynadım. Ama bitirmedim çünkü bana karışık geldi, zordu.

Peki kendinizi nasıl hissettiniz? Çünkü kitaplarınızı çocuklarınız gibi gördüğünüzü söylüyorsunuz ve o çocuklar çok başarılı birer FPS hâline geldi.

Sanırım onları oynayan birine eşlik etmeyi tercih ederdim. Yanında oturup oyunu oynayabilen arkadaşlara ihtiyacınız var çünkü 30’lu yaşlarınıza geldiğinizde—

İyi ama henüz çok gençsiniz.

Bir yazar için gencim. Bir manken ya da balet için değil (Gülüyor). Belli bir yaştan sonra oyun oynarken sıkılıyorsunuz. Kısa süre önce Fallout 4 oynayabilmek için kendime bir PS4 aldım. Geniş ekran televizyonumun karşısına geçtim, iki haftalık yılbaşı tatilimi oyunun başında oturarak geçirdim ama bir türlü kendimi hikâyeye kaptıramadım, biliyor musun? “Hadi ama, bana biraz hikâye göster,” deyip durdum. Sadece koşup ateş etmek bana göre değil, çok sıkıcı. Oyunun düzgün bir senaryosu yok. On dört yaşındayken DOOM gibi oyunlar için heyecanlanabilir, etrafta koşturup önüne geleni vurabilirsin. Ama 30’una vardığında biraz hikâye görmek, kendini kaptırmak istiyorsun.

Evet, silahımı kapıp herkesi öldürmeyi ben de sevmiyorum. Çok anlamsız geliyor, değil mi?

Heyecan vermiyor, hepsi bu.

Ama Metro oyunları öyle sayılmaz. Çünkü isterseniz gizli gizli isterseniz de ateş ede ede ilerleyebiliyorsunuz ve hikâyeyi de gayet güzel bir şekilde anlatıyor. Zaten ben de bu yüzden sormak istemiştim.

Evet, 4A Games’teki geliştiriciler atmosfere çok önem veren, son derece yetenekli insanlar. Ek olarak hem S.T.A.L.K.E.R.’ın hem de tüm Metro oyunlarının ara sahnelerini hazırlayan geliştiriciden harika bir yönetmen olur. Tüm o duygusal sahneleri düşünüp hazırlıyor ve her şey onun söylediği gibi oluyor. Harika biri. Onlarla çalışmış olmaktan gurur duyuyorum ve önümüzdeki yıl çıkması planlanan yeni oyunun güzel olacağını umuyorum.

Son sorulara geçiyorum. Şu sıralar ne okuyorsunuz?

Bugünlerde Orhan Pamuk okuyorum. Masumiyet Müzesi’ni bitirmek üzereyim, ondan sonra Benim Adım Kırmızı’ya geçeceğim. Ondan önce Kazuo Ishiguro’dan Beni Asla Bırakma’yı, ondan önce de Hanya Yanagihara’dan A Little Life’ı okudum. Her türden şey. Rastgele okuyorum. Kaotik bir okuyucuyum ve bence bu iyi bir şey çünkü büyük bir edebi yapbozunuz oluyor. Bir parça oraya, bir parça buraya.

Ve onlardan harika bir karışım çıkarıyorsunuz.

Evet. Ayrıca kendi kitabınıza beklenmedik açılardan bakmanızı da sağlıyor. Çünkü şu sıralar okuduğum her şeyden bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. O nedenle eğlence amaçlı şeyleri daha az okuyorum, zira benim için bir nevi vakit kaybı oluyorlar. Eğlenmek istiyorsam TV dizisi izlemeyi tercih ederim, şu sıralar Billions’ı izlediğim gibi. Breaking Bad’i yeni bitirdim. Ayrıca Fuada adında, yeni bir İsrail dizisi buldum. Filistin topraklarında Arap gibi davranan İsrail Özel Kuvvetleri’nin başından geçenleri konu alıyor. İsrail yapımı, düşük bir bütçeleri var ama harika bir dizi.

Eh, böylece bütün sorularıma cevap vermiş oldunuz. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Umarım İstanbul’u seversiniz.

Teşekkürler adamım. Umarım verdiğim cevaplardan güzel bir makale çıkarabilirsin.


Metro Serisi için hazırladığımız detaylı incelemeye buradan ulaşabilirsiniz.


Röportaj: İhsan Çağatay Boz
Editör: M. İhsan Tatari

Sayfalar: 1 2




Genel Yayın Yönetmeni
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Kayıp Rıhtım Özel: Dmitry Glukhovsky Röportajı için 8 yorum

  1. Gerçekten inanılmaz bir röportaj olmuş, biz buna Rıhtım farkı diyoruz! :obey:
    Ha, bu arada #teamcagatayboz


  2. Çok teşekkürler Zeynep, o senin güzelliğin. Ama dediğin doğru, hakikaten Rıhtım farkı diye bir şey mevcut :obey:

    #gorihtim


  3. Dört gözle bekliyordum :slight_smile:
    Tebrikler çağatay kardeşim ve ihsan bey… Ellerinize ve emeğinize sağlık :krs:
    Ve Rıhtım Farkı


  4. Hiç okumadığım bir yazara sempati duymama neden olan, aşırı keyifli ve doyurucu bir söyleşi olmuş.

    Ellere sağlık. :krs:


  5. Sonuna kadar zevkle okudum. Dolu dolu bir röportaj olmuş. Emeği geçenlerin ellerine sağlık :slight_smile:


Kayıp Rıhtım Özel: Dmitry Glukhovsky Röportajı

“Metro” serisinin yazarı Dmitry Glukhovsky ile İstanbul Kitap Fuarı’nda gerçekleştirdiğimiz çok özel röportaj, 10. Yıl Şenliklerimiz kapsamında sizlerle!

 

 

Başa dönün