Koray Sarıdoğan: “Fantastik Yazmak, Gerçekçi Yazmaktan Çok Daha Zor”

Koray Sarıdoğan, yeni kitabı "Kaosun Kalbi" hakkında merak edilen soruları yanıtladı. Türkiye'de fantastik edebiyat, önyargılar, Anadolu gizemleri, ezoterizm, okültizm...

Koray Sarıdoğan ile yeni romanı “Kaosun Kalbi” üzerine konuştuk. Mavi Ejder Serisi’nin ilk kitabının yaratım süreci, işlediği temalar, Türkiye’de fantastik edebiyat, önyargılar ve yazarın gelecek planları…

Zeynep Şah sordu, Kadran Kadraj kitabı ve KalemKahveKlavye’den tanıdığımız Koray Sarıdoğan cevapladı!

Bir süper kahraman romanı olarak raflarda yerini alan Kaosun Kalbi okurlarından güzel tepkiler aldı. Kitabın katmanlı bir kurgusu olduğunu meraklıları için zikretmiş olalım. Durum böyle olunca yazım sürecine dair merakımız da artıyor. Kaosun Kalbi, nasıl ortaya çıktı?

Kaosun Kalbi’nde kullandığım tematik malzemeler halihazırda ilgilendiğim konulardı zaten: İstanbul ve Anadolu gizemleri, ezoterizm, okültizm, yakın tarih ve Nazizm, özelde Baron Rudolfvon Sebottendorf, vs… Bir “yerli süper kahraman” yaratma konusu masaya geldiğinde geriye sadece bunların bir kurguya dökülmesi ve en önemlisi de karakterlerin yaratılması kaldı.

Dolayısıyla ister istemez matematiğin ağır bastığı bir yazım süreci oldu bu. Ama matematik beni bir yere kadar getirdi, geldiğim yerde halen baş kahramanın, Tibet’in iç dünyasına yeterince giremediğimi fark ettim. Tibet, askerliğini istemediği halde komando olarak yapmış ve kendisiyle ilgili gerçeklerin ilk fragmanını orada görmüş, bu savaş sürecinin travmalarını taşımaya devam etmiş bir karakter. Tam bu süreçte askere gitmiş olmam benim için bir şanstı.

Editörüme ilk taslağı teslim ettikten bir gün sonra teslim oldum. Orada gerek kendi psikolojim, gerek diğerlerine dair gözlemlerimi gece uyumadan önce veya içtima aralarında Tibet’e uyarlayarak not ettim. Benimki altı üstü on sekiz gündü ama komando tugayında uzun dönem yapanların, bir süre sonra bilmediği topraklara savaşmaya gideceklerin ve mesleği askerlik olanların farkında olmadan kattıkları sayesinde Tibet benim için ete kemiğe büründü. Döndüğümde ilk taslağın başına tekrar oturduğumda Tibet de roman da olması gereken hale gelmişti benim için.

Öte yandan gerçek mekânları merkez alan bir iş olduğu için oturduğum yerden yazmak yerine bu mekânları tekrar tekrar gezmek, bir de hikâyenin gözünden bakarak incelemek de ayrı bir heyecandı. Yerebatan Sarnıcı’na kırk kez girmişimdir ama sarnıcın bir kısmına sonradan çekilen bir duvar olduğunu ve bunun arkasında bizim görmediğimiz bir bölümün olduğunu görmemi sağlayan ve bunu kurgunun omurgası haline getiren şey de “hikâyenin gözünden bakma” deneyimidir.

Koray Sarıdoğan

Koray Sarıdoğan

Kapak hayli ilgi çekici görünüyor. Öne çıkan İstanbul silueti, gamalı haç ve bir ejderha silueti görüyoruz. Bunların içerikteki dağılımı ve önemini merak ediyoruz. İçerikle ilgili arka kapakta bulamayacağımız ama bizim içinspoiler da olmayacak detaylardan bahsedebilir misiniz?

Girişte Giovanni Scognamillo’nun İstanbul Gizemleri’nden bir alıntı var. Özetle, dünya gizemlerini araştıran herkesin önünde sonunda Anadolu’ya ve oradan da İstanbul’a geleceğini söylüyor. Binlerce yıldır iki dünyanın birinden diğerine geçen bütün gizemler, felsefe okulları, cemiyetler ve gizemciler burada bir şeyler bıraktılar. Dolayısıyla bir yerli süper kahraman yaratmak istediğimizde bizim de bu gizemlerden beslenmememiz imkânsız.

Neden gamalı haç? Her şeyden önce bu işaretin bir Nazi icadı değil on binlerce yıldır Doğu’da kullanılan bir işaret olduğunu belirteyim, bunun detayları romanda var. Ama daha da önemlisi, Nazi düşüncesini ve bir figür olarak Hitler’i yaratan Thule Cemiyeti’nin kurucusu Baron Sebottendorf, bir Osmanlı, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşı. Az sayıda fotoğrafı var ve bunlardan ikisinde, yanında Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil var. Baron’un hayatını merhum Aytunç Altındal’ın çalışmaları sayesinde öğrenebiliyoruz ve onun hayatına, düşüncesine yön veren en önemli unsur Anadolu ve İstanbul olmuş. Bektaşiliğe intisap etmiş ve masonluk-bektaşilik arasında kendince paralellikler kurmuş. Nazi düşüncesine ve stratejilerine bizden önceki medeniyetleri, antik ve dünya dışı teknoloji arayışlarını yerleştirmiş. Peki Nazi düşüncesini yaratan bir okültist, bu topraklara neden bu kadar bağlı olur? Sadece stratejik hamleler için mi yoksa burada başka bir şeyler mi aramıştır? Bu, serinin ilk bölümünün arka planına ve kapağa bu şekilde yerleşti.

kaosun kalbi kapak

Koray Sarıdoğan, Kaosun Kalbi, Portakal Kitap

Ejderha ise kahramanımızı müjdeleyen bir Şaman kehanetinden aldığı adla ilgili bir imge. Bazı tesadüflerle halk da ona Mavi Ejder diyecek hikâyede. Dört yöne hakim dört özel ruh, Uzak ve Orta Asya’da anlatılagelen bir mittir. Bu dört ruhtan ikisiyle bu ilk bölümde tanışacağız. Ama Mavi Ejder miti sonraki kitaplarda olgunlaşacağı için daha fazla ipucu vermeyeyim. Hollywood’un kadim kültürlerden ödünç alıp yeni biçimlere uyarladığı Ejderha motifinin Asya’daki ve Güney Amerika’daki antik kökeni oldum olası ilgimi çeker. Dede Korkut Hikâyeleri’nin yeni bulunan on üçüncü hikâyesinde bir ejderha macerası görünce müthiş heyecanlanmıştım. Hal böyleyken “yerli süper kahraman” iddiası taşıyan bir kitapta bu motife bir kez daha dönmek istediğimi fark ettim.

GÖZ ATIN  Sherlock Holmes ve Mary Russell Maceraları "Bozkır" ile Devam Ediyor
Tabii kapakta bir de Mavi Ejder Serisi ibaresini görüyoruz. Bu aksiyonlu serüvenin devam edeceğini görmek sevindirici bir haber. Peki serinin yol haritası nedir ve bizi neler bekliyor?

Çok teşekkürler. Haritanın bir kısmı kafamda yazılı, onların nüvelerini ilk kitapta görmek mümkün zaten; bir kısmı da yazma sürecindeki sürpriz payıyla şekillenecek. Türkiye’de mistik konuların işlendiği herhangi bir eserdeki gibi belli mekânlara sıkışmama önceliğim var. Bu bölüm “kaosun kalbinde” yani İstanbul’da, hikâyenin işaret ettiği “yeraltı” imgesinden hareketle Yerebatan Sarnıcı’nda başladı. Sonraki bölümlerde Anadolu’nun pek popüler ol-a-mamış ama bana göre dünyanın gizem haritasının önemli noktaları olan mekânları kullanacağım.

Daha da uzak vadede ise sadece Anadolu sınırlarında kalmayacak planlarım var. Bazı yerlerde paylaştığımız üzere bu “ezoterik ve kozmolojik bir süper kahraman hikâyesi”, dolayısıyla ezoterizmin ve kozmolojinin bizi götürdüğü yerlere gideceğiz.

Süper kahraman dediğimizde hayli aşina olduğumuz DC ve Marvel karakterleri geliyor aklımıza. Tibet karakterini oluştururken bu ünlü süper kahramanlar sizin için ne anlam ifade ediyordu? İlham veren ya da asla yer vermeyeceğinizi düşündüğünüz noktalar oldu mu?

Tibet’i yaratırken en çok şuna dikkat ettim: Doğuştan sahip olduğu özel güçler elinden alınırsa yine de kahraman olmaya devam eder mi? DC ve Marvel karakterleriyle ilgili datalar en çok burada önemliydi benim için: Superman’i belli koşullarda kriptonitle güçsüz kılabilirsiniz ama Punisher’ın doğaüstü bir gücü yoktur mesela, Batman’in elinden oyuncaklarını aldığınızda da o hâlâ dövüşebilir, gizlenebilir. Benim kahramanım da böyle olmalıydı, ayakları yere basmalıydı.

Öte yandan süper kahraman deyince herkesin aklına bunların ve son dönemdeki yerli işlerin geleceğini bilerek yola çıktım. Burada beni en çok rahatlatan özellikle DC ve Marvel evreninin de ağırlıkla, gizli veya açık biçimde tam da benim faydalandığım kadim mitlerle oluşturulduğunu bilmek oldu. Superman’in kabalistik bir Musa/mesih yorumu olması veya Thor’un İskandinav mitolojisinden bugüne getirilmiş bir kahraman olması gibi örnekler, bu tür bir yol izlememde hiçbir sakınca olmadığını da kendime telkin etmemde yardımcı oldu.

Bir süper kahraman romanı dedik; yani tür olarak fantastik bir metinden bahsediyoruz. Yerli, bu topraklardaki hikâyelerle beslenen bir süper kahraman oluşturmanın zorlukları ve güzellikleri nelerdi?

Zorluk ve güzellik kavramlarını bir arada görmeyi yeğlerim. Zor olunca güzel oluyor çünkü. Soruyu da bu bakışla cevaplayayım:

GÖZ ATIN  Kaosun Kalbi: Alternatif Tarih, Fantastik Dünya ile Buluşuyor

KalemKahveKlavye’yi takip edenler bilecektir, önceki yıl fantastik, bilimkurgu, polisiye ve korku türlerinin yükselişine dair Yazım Kılavuzu’yla birlikte bir dosya ve söyleşi dizisi yapmıştık. Orada da, konusu her geçtiğinde de sıkça tekrarladığım üzere: Gerek bu türlerin genelinde, gerek yerli süper kahraman özelinde alacağınız ilk tepki: “Ha, vampir hikâyesi, Dracula gibi yani?” veya, “Süper kahraman mı? Uçuyor mu?” gibi alttan alta, “Şuna benziyor, bunun uyarlaması yani,” gibi tepkiler olur.

Oysa bu türlerin dünyadaki örneklerine baktığınızda ağırlıklı olarak yine Anadolu ve Balkanlar’dan Uzak Asya’ya ve Orta Doğu’ya uzanan bir coğrafyadan ilham alındığını, yorumlandığını görürsünüz -ki bu normaldir, çünkü “eski dünya” bu coğrafyadır zaten. Zorluk konusunda bu önyargıyı nasıl aşarızı her yeni cümlede göz önüne alma gerekliliğinden bahsedebiliriz.

Koray Sarıdoğan

Koray Sarıdoğan

Bir diğer zorluk da bu türlerin yerli yorumlarının düştüğü hatalara düşmeme çabası. İki büyük hata var: Birincisi, Batılı örneklerin yaptığının aynısını yapmaya çalışmak, doğru biçimde yerlileştirememek –Yaşamayanlar dizisi faciası gibi… Diğeri de “yerli” bir şey yazmak isterken “millî” bir yere ulaşma çabası. Bu toprakları bilmek, sevmek, buradan beslenmek bizi bu türlerde, özellikle süper kahraman konusunda hamasi bir yere taşımamalı. Oğuz Kağan’dan Manas’a, Ergenekon’dan Dede Korkut’a, menâkıbnâmelere, gazavatnâmelere hatta Millî Edebiyat, Millî Mücadele Dönemi Edebiyatı romanlarına kadar bu zaten yapıldı.

Coşkun Abi’nin (Aral) bir sözü vardır: Yerelden çıkıp evrensel olana ulaşmak… Benim perspektifim de bu olmuştur her zaman. Bir edebiyat ürünü yaratırken bizden olmayana düşman olmak yerine küresel arkaik belleğin tadını çıkarmak gerek. Ben, Tibet’in phurba’sının da, Thor’un çekicinin de gökyüzüyle etkileşime girmesinden çok heyecanlanıyorum mesela; çünkü tüm toplumların belleğinde “gökyüzü” ve “gökten gelenler” ortak bir imge olarak duruyor ve müthiş bir şey! Bunda takıntılı biçimde “şu şuna benziyor, bu bunun çakması” aramak yerine bu leziz mirastan doğmuş özgün işlerden haz duymak lazım.

Ezoterik konular, tasavvufun incelikleri, Neo-nazi anlayışı… Birbirine çok uzak gibi görünen bu başlıkları bir arada düşünmek bile zorken bu başlıklarla bir kurgu oluşturmanın zorluğu çok daha bariz. Tüm bunları bir araya getirebilme yetisi ne tür bir özelliğin kuvvetli olmasına ihtiyaç duyuyor sizce?

Birincisi, bir sanat ürünü oluşturduğumuza göre belli bir disiplinin sınırlarına hapsolmama çabası. Yani romanda bahsettiğim vril enerjisi diye bir şeyin gerçek olup olmadığı soruşturmasına takılsaydım, kurgu yazamazdım. Aynı şekilde, vrilin gerçekliğine gözü kapalı inanıp bunu kanıtlamaya çalışsaydım da televizyondaki bir kısım sözüm ona komplo teorisyeni gibi komik bir duruma düşerdim.

Disiplinlerarası düşünmek, çalışmak, malzemeyi melezleştirmek şart. Böyle baktığınızda ve yeterince doğru kaynaktan araştırdığınızda tasavvuftaki ezoterizmin, Nazizm’deki ters çevrilmiş tasavvufun ve tüm bu konuların birbirinden hiç de bağımsız olmadığını görürsünüz. Bunu en iyi, Baron karakterinde ve onun gerçek hayattaki yolculuğunda görebilirsiniz mesela. Atlantis’e dalarsanız Mustafa Kemal’den çıkarsınız, İsa’nın katledilişini incelerseniz bu sizi yirminci yüzyılın “Kara Mesih”ine, Hitler’e götürür. Hitler’i ortaya çıkaran mekanizmayı doğru okursanız o da sizi 11 Eylül’e ulaştırır… Örnekler çoğaltılabilir.

İkincisi, çok okumak ve en önemlisi doğru okumak: Analiz ederek, karşılaştırarak, çıkarımlar yaparak. Özellikle içinde komplo teorisi ve ezoterizm olan konularda hokus pokusa bulaşmadan, “uçmadan” bunu yapmak gerek… Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu olmasa, X-Files dizisindeki Fox Mulder’ın yalnızlığı olmasa Tibet’in yolculuğunun ana hatlarını çizemezdim sözgelimi. Dante’nin İlahi Komedyası olmasa “yeraltında inisiyasyon”u veya Edward Bulwer-Lytton’ın Gelecek Irk’ı olmasa vrili anlatamazdım… gibi…

GÖZ ATIN  ÇEKİLİŞ: 5 Kitaplık Bear Grylls Seti

Ve son olarak da yazmak… Mesai yaparak, günlük pratikle, daha sonra çöpe gidecek sayfalarca saçmalık yazmayı ve onlara kıymayı göze alarak yazmak.

Daha önce Kadran Kadraj romanını yazdınız. Yayınlanan ikinci kurgunuz ise Kaosun Kalbi. Edebiyat ve yayıncılık dünyasının farklı alanlarında da bulunduğunuz için merak ediyorum,bu fantastik roman sizin için ne anlam ifade ediyor? Bu süreçte yazar olmanın farklı bir yüzüyle karşılaştınız mı?

Yazma süreciyle ilgili detaylarını yukarıda anlattım ama fantastik özelinde cevaplarsam elbette uzak olduğum bir alan değil. Kadran Kadraj’a da aşk hikâyesi gibi başlamıştım ama yarısından itibaren benim de elimde olmadan fantastik bir uçuşa geçti hikâye. Kaosun Kalbi’nde bu anlamda hamle alanım daha genişti ama yine de fantastik yazmak, gerçekçi yazmaktan çok daha zor. Çünkü var olmayan kurallar yaratıp onları tutarlı hale getirmek gibi bir durum var ve bu çok yorucu olabiliyor. Bu yüzden Kaosun Kalbi biter bitmez daha “gerçekçi” türdeki taslaklarıma döndüm ister istemez.

Koray Sarıdoğan Söyleşi

Koray Sarıdoğan

“Edebiyat ve yayıncılık dünyası” kısmını doğru anladıysam bunu şöyle anlatabilirim: Memlekette yakın zamana dek ciddiye alınmamış, “alternatif” olarak kenara süpürülmek istenmiş, çizgi roman ve Harry Potter basan koca koca yayınevlerinin “basmıyoruz” diye açıklama yaptığı türlere şans veren yayınevlerinin olması ve benim de bunlardan biriyle çalışma şansına sahip olmam, buna aracı olan Yazım Kılavuzu gibi bir ajansla çalışmam bir şans elbette.

Peki Koray Sarıdoğan’ın şu anda masasında ne var? Üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı?

Masa hep dolu. Geçtiğimiz hafta yüksek lisans tezim olan Ahmet Mithat Efendi’nin Dağarcık dergisinden ilk kez benim çevirdiğim yazıların ilk bölümünü e-kitap olarak Kobo, Idefix ve Google Play’de yayınladım.

90’ların Rock ortamı ve altkültürüne dair araştırma kitabım Yeraltı Kütüphanesi bu yıl içinde Karakarga Yayınları’ndan çıkacak.

Öte yandan Kaosun Kalbi’yle Kadran Kadraj arasında biri bitmiş, biri bitmek üzere olan iki roman daha var, onlara eğilmek istiyorum ama Kaosun Kalbi’nin devam bölümü de mevzubahis. Bakacağız.

KalemKahveKlavye zaten doludizgin devam, malum…

Son olarak size bir tavsiye sorusu soralım; bir yazar olarak yazar adaylarına hayat kurtaracak üç tavsiye verecek olsanız Kaosun Kalbi’nden sonra bu tavsiyeler neler olurdu?

Başkalarına değil de kendime verdiklerimi tekrarlayayım, isteyen istediği kadarını alsın.

Disiplin: Çok oku, çok yaz, buna kafa yor, bunu mesai olarak yap. İlham değil zaman kolla.

Sabır: Burası Türkiye. Zaman yirmi birinci yüzyıl. Türk edebiyatının magnumopus’unu da yazsan gözden kaçırılma ve anlaşılmadan ölme ihtimalin var. Beklentin, masa başından ibaret olsun. Yaz. Yazdıklarınla arana çağını, editörleri, okurları koyma. Bir yere ulaşacağı varsa ulaşır. Ulaşmazsa da yapacak bir şey yok, yazmak kendi kendine yeten bir iştir.

Kutsalı Öldür: Yazma eyleminin kendisi bir nebze kutsal olabilir. Ama okudukların, yazdıkların ve en önemlisi sen, kutsal değilsin. Sen kahraman değil kahramanları yazansın sadece. Başyapıt da yazsan, keşfedilsen de, anlaşılsan da, ünlü ve zengin olsan da kutsal değilsin. Duyduğun sesler Tanrı’dan gelmiyor. Büyük ihtimalle yeni bir din veya akım da oluşturmayacaksın. Kendini büyütme, yazdıklarını büyütme, sadece sahip çık; eğilip bükülmeyecek kadar, ayakta kalacak kadar.

Söyleşen: Zeynep Şah

* * *

* Kaosun Kalbi – Koray Sarıdoğan: Alternatif Tarih, Fantastik Dünya ile Buluşuyor

Koray Sarıdoğan imzalı Kaosun Kalbi kitabını okuma fırsatınız olmuş muydu? Yorumlarınızı Kaıyp Rıhtım Forum’da bizlerle paylaşabilirsiniz!




Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz! İletişim: info@kayiprihtim.com

Koray Sarıdoğan: “Fantastik Yazmak, Gerçekçi Yazmaktan Çok Daha Zor”

Koray Sarıdoğan, yeni kitabı “Kaosun Kalbi” hakkında merak edilen soruları yanıtladı. Türkiye’de fantastik edebiyat, önyargılar, Anadolu gizemleri, ezoterizm, okültizm…

Başa dönün