Patrick Rothfuss: “Bir Yazar Olarak Kendimde Gördüğüm En Güçlü Yönüm Kısa ve Öz Yazmak”

2007 yılında gerçekleştirilmiş ve "Biz Bunu İstiyoruz #1" projemiz için çevirisini yaptığımız Patrick Rothfuss söyleşisi sizlerle.

Bize herhangi bir spoiler vermeden, ilk kitabınız “The Name of the Wind / Rüzgârın Adı” hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Çok tehlikeli bir soru bu. Yeni bir anneye gidip, “Ee, bebek nasıl?” diye sormak gibi bir şey. Gözlerinin parlayacağını ve heyecanlı bir şekilde hiç susmadan konuşacağını bilirsiniz. “Bebek bunu yaptı. Bebek şunu dedi.”

İşte bu tarz bir soru soruyorsunuz bana. Sahiden bunu yapmak istediğinize emin misiniz? Eğer dikkatli olmazsanız, cüzdanımdan fotoğraflar çıkartmaya başlayabilirim…

Belki de bize romanın spoiler içermeyen kısa bir özetini verebilirsiniz? Potansiyel okurların okuyabileceği ve onları meraklandıracak bir şeyler…

Gerçeği söylemek gerekirse, hayatımı kurtarmak için bile kitabımı özetleyemem. Çünkü özetleme konusunda gerçekten ama gerçekten berbatımdır. Geçmişte bir temsilci bulmakta oldukça zorlanmamın sebebi de muhtemelen bu belirgin eksiklik.

Eğer insanlar merak uyandırıcı özetler arıyorlarsa, diğer eleştirmen ve yazarların kitap hakkında söylediği şeylere göz atabilirler. Eleştiriler benden çok daha iyi yardımcı olacaktır. Sadece böyle bir konuda yeteneğim yok.

Sizce okurlar bundan sonraki iki kitaptan ve üçlemeden neler beklemeli?

Pekâlâ… Bahsi geçen kitapları çoktan yazdım. Bu yüzden sonsuza dek basılmalarını beklemek zorunda kalmayacaksınız. Düzenli bir şekilde satışa sunulacaklar. Her yıl bir kitap.

Aynı zamanda ikinci kitabın da ilkiyle aynı oranda özenli ve detaylı bir şekilde yazıldığını bekleyebilirsiniz. “İkinci sefer hüsranı”nı bilir misiniz? Bazen yazarlar ikinci kitaplarını yazarken daha zayıf bir hikâye ortaya çıkar çünkü yazılarını belli bir tarihe kadar yetiştirmeleri gerekmektedir. Benim böyle bir derdim yok çünkü sıradaki iki romanım tamamlanmış hâlde.

Bitirdiğinize göre aklınızda muhtemel bir başlık var mı?

İkinci kitap için “The Wise Man’s Fear / Bilge Adamın Korkusu”, üçüncü kitap için de “The Doors of Stone / Kaya Kapıları” isimlerini düşünüyorum. Ancak bunlar tamamen tahmin, unutmayın. Bazı şeyler değişir ve daha iyi bir şey önerilirse biz de ona uyarız.

The Name of the Wind sizin ilk kitabınız. Bize taslağınız basım aşamasına gelinceye kadar izlediğiniz yolda nelerle karşılaştığınızı biraz anlatır mısınız? Sizi edebi temsilciniz Matt Bialer’la tanıştıranın Kevin J. Anderson olduğunu biliyorum.

Bu aslında hikâyenin sonu.

Ondan önce yedi yıl boyunca hikâye üstüne çalıştım. Sadece ben. Daha sonra yaklaşık iki yılımı bilinen evren üzerindeki tüm temsilciler tarafından reddedilmekle geçirdim. Görünüşe göre çeyrek milyon kelimelik bir fantastik roman yazabiliyordum fakat bir sayfalık tanıtım mektubu yazmak yeteneklerimin ötesindeydi.

Daha sonra “Geleceğin Yazarları” yarışmasını kazandım ve Kevin Anderson’la tanıştım. Kevin da beni Matt’le tanıştırdı. Matt ise DAW Yayınevi’ndeki (Amerika’da bir bilimkurgu yayınevi. Aynı zamanda Penguin Books’un bir alt kolu) harika editörüm Betsy Wollheim’le tanışmama yardımcı oldu. O zamandan beri mutlu mesut yaşıyorum.

Pat, hayranlarının çoğu birer yazar adayı olduğuna göre bu konuyu biraz daha açabilir misin? Hiç şüphe yok ki bu pek çok kişinin ilgisini çekecektir.

Eğer gerçekten de insanların ilginç bulacağını düşünüyorsanız elbette açıklarım. Fakat bu uzun bir hikâye, dolayısıyla konuyla ilgilenmeyenlerin bir sonraki soruya geçmelerini şiddetle tavsiye ederim.

Pekâlâ. Geleceğin Yazarları yarışmasını kazandım ve bu durumda yaptıkları şeylerden biri sizi uçakla Kaliforniya’ya göndermek ve çeşitli ünlü yazarlar tarafından yönetilen atölye çalışmalarında size haftanın değerli yazarı olarak muamele etmek. Benim senemde şanslıydık ki Tim Powers atölye çalışmamızı yönetiyordu. Sadece büyük bir yazar değil, aynı zamanda mükemmel bir öğretmendir. Bu ikisini kolay kolay bir arada bulamazsınız. Her neyse, bir gün Kevin Anderson geldi ve bir öğleden sonra çalışması yaptırdı. Biraz yazarlık tecrübelerinden, biraz felsefesinden biraz da işin püf noktalarından bahsetti. Esaslı konuşmaydı.

O akşamın ilerleyen saatlerinde, otelin lobisinde dolaşırken onu gördüm; elinde resimli bir roman tutuyordu. Bana gülümsedi ve el salladı, ben de ona doğru yürümeye başladım.

“Bu nedir?” diye sordum elindeki kitabi işaret ederek.

“Araştırma,” dedi. “Yakında birkaç çizgi roman projem var ve şu an piyasada neler olduğunu öğrenmek için biraz okumam gerektiğini düşündüm.”

“Eh, Alan Moore söz konusuyken hata yapamazsın,” dedim.

Benimle aynı görüşteydi. Bir müddet Watchmen hakkında konuştuk, ardından farklı çizgi romanlar üzerine sohbet etmeye devam ettik. Ondan sonra da beğendiğimiz ve beğenmediğimiz şeylerden bahsettik. Yaklaşık beş veya on dakika sonra hâlâ aynı yerde dikiliyor ve dostça geek sohbeti yapıyorduk. “Aslına bakarsan akşam yemeğinden önce takılacak bir yerler arayacaktım. Bir bira içmek ister misin?” diye sordu Kevin.

Şimdi durum şu: Ben içki içmem. İçkiye karşı değilim. Sadece hoşlanmıyorum. Uyuşturucu olarak asıl tercihim kafeindir. Alkolün üzerimde çok az etkisi olur ve bu azıcık etkiden bile hoşlanmam. Ayrıca tadını da hiç sevmem.

Yine de, “Evet, bira içmeyi çok isterim,” dedim.

Böylece bir bara gittik ve birkaç saat boyunca takılıp kitaplar, hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız şeyler hakkında konuştuk. Ayrıca Kevin’ın şu an üzerinde çalıştığı proje hakkında muhabbet ettik. Adam yayıncılık dünyasının her noktasını biliyordu ve her noktada kırk tarakta bezi vardı.

Yapmadığım şey ise yere kapaklanıp bacaklarına sarılarak, “Lütfen! Fantastik bir üçleme yazdım ve gerçekten de çok iyiler! Kimsenin ilgilenmesini sağlayamadım. Bir fırsata ihtiyacım var! BANA YARDIM ET!” diye yalvarmaktı.

Tabii bunlar benim hissettiklerimdi. On yıl boyunca üçleme üzerine çalışmış ve geçen iki yılı 40-50 temsilci tarafından reddedilmekle geçirmiştim. Çok sinirlenmiştim. Ancak yapışkan, çaresiz ve inleyen bir hayran olmak istemezsiniz. Hiç karizmatik değil.

Sizi bir aptal gibi göstermesinin yanı sıra gerçekten de ters tepen bir harekettir. Uzun zamandır biriyle çıkmamak ve hakikaten çok yalnız kalmak gibidir. Tek istediğiniz seveceğiniz biridir fakat yaklaştığınız her kadın tıpkı yazın asfalttan yükselen sıcaklık dalgalarını görür gibi üzerinize dolanmış umutsuzluğu görebilir. Bu onları aşırı derecede rahatsız eder ve bırakın sizinle oynaşmayı yakınınızda bile olmak istemezler.

Usta yazarların umutsuz çaylaklarla her zaman uğraştıklarını biliyordum ve ben öyle bir adam olmak istemedim. Böylece sadece onunla vakit geçirdim ve arkadaşlığından zevk aldım. Yayıncılık dünyasıyla ilgili bir sürü harika hikâyesi vardı ve sadece ortam ve sanatını nasıl icra ettiğinden konuşmasını dinleyerek bile pek çok şey öğreniyordum.

Yaklaşık bir buçuk saat sonra elime bir üçleme yazmayı bitirdiğimi söyleme fırsatı geçti, ben de bunu kullandım. Bana kitap hakkında birkaç soru yöneltti ve pazarlama konusunda şans bulup bulamadığımı sordu. Böylece ona gerçeği söyledim: Kitabımı özetleme/kısaltma konusunda berbattım. Bana birkaç tavsiye verdi ve bu konu hakkında şakalaştık.

Daha sonra sohbetimiz devam etti. Tabii onun şöyle bir şey demesini umut etmeye başlamıştım: “Çok iyi birine benziyorsun. Neden Bantam’ı arayıp onlara seni benim gönderdiğimi söylemiyorsun?”

Fakat yapmadı. Sonra o hafta sonu grup yemeklerinde ve ödül töreninde onunla takıldım. İkimiz de iyi konuşmacılardık ve çok eğlenceliydi. Güzel muhabbetlerdi. Ödülümü aldım, içinde ilk yayınlanmış hikâyem olan derlemeyi gördüm ve eşyalarımı toplayıp evime, Wisconsin’e uçtum.

Döndüğüm zaman ondan bir e-mail almıştım;

Uçakla eve dönerken hikâyeni okudum. İnanılmaz bir yazarsın. Bir üçleme yazdığını biliyorum. Bunu kesinlikle acenteme göstermelisin. İlk kitabın gösterim için hazır mı? (İpucu: Bu soruya vereceğin cevap “Evet, elbette ki hazır.” Ve eğer hazır değilse hafta sonu poponu kaldır ve onu hazır hale getir.)

Görüyor musunuz? Ne umduğumu biliyordu fakat nasıl bir yazar olduğum konusunda hiçbir fikri yoktu. Aynı zamanda, en sonunda kitabını gösterme şansı bulan yeni yetme bir yazar olmanın ne demek olduğunun da farkındaydı. O parantezi bana yazmasının sebebi buydu.

Böylece ona, “Evet, elbette ki hazır,” cevabını harfi harfine yolladım. Sonra da tüm hafta sonu popomu kaldırdım ve kitabımı acentesine gönderdim.

Ve Matt beni müşterisi olarak kabul etti. Sonra da onu sattık.

Ama dedikleri gibi, bu başka bir hikâye.

Bir yazar/hikâye anlatıcı olarak kendinizde gördüğünüz en güçlü yönünüz nedir?

Kısa ve öz yazmak.

Kısa ve öz? 600 küsur sayfalık bir romanda mı?

Evet. Kulağa saçmalık gibi geliyor ama bu gerçek. Herkesin kitabı bir solukta okuduğunu söylemesinin bir sebebi var. Uzun ama kısa ve öz. Boş yere harcanan hiçbir şey yok. Uzun açıklamalar ve tanımlamalar ile uğraşmıyorum. Bu sayede verimli oluyor.

Bence aşırı açıklama ve aşırı betimlemelere eğilim fantastik edebiyatta en çok yapılan ortak hatalardan biri. Bu Tolkien’in mirasının talihsiz bir yanı. Beni yanlış anlamayın, Tolkien muhteşem bir dünya tasarlayıcıdır ancak dünyasını betimlerken kendisini biraz fazla kaptırmış ve hikâyeyi uzatmış. Yüzüklerin Efendisi’ni severim fakat o ilk iki yüz sayfanın biraz ağır olduğunu düşünüyorum.

Romanımın ilk taslaklarında da bu sorun vardı tabii ki. Yeni bir başlangıç yaptığınızda ve oluşturduğunuz dünyayla çok gurur duyduğunuzda HER ŞEYİ insanlarla paylaşmak istiyorsunuz. Buna rağmen geçen yıllar boyunca kitabı sadeleştirdim. Muhtemelen sadece bu kitaptan 100,000 kelime çıkartmışımdır. Bazen tüm bir bölümleri ve sahneleri çıkardığım oluyor. Bazense gereksiz olan birkaç kelimeyi cümleden çıkarıyorum. Fakat hedef her zaman aynı, kitabı daha sade, daha temiz ve daha hızlı hale getirmek.

Kvothe inanılmaz derecede özgün bir karakter. The Name of the Wind her zaman Kvothe’un hikâyesi miydi?

Kesinlikle. En başından beri tüm hikâyenin onun etrafında şekilleneceğini biliyordum.

Fantastik bir roman okuduğunuz zaman, eğlencenin bir kısmı yeni bir dünyayı keşfetmekte yatar. Bunu herkes bilir. Fakat ben aynı şeyin karakterler için de geçerli olduğuna inanıyorum. Bir kasabayı ya da kültürü keşfettiğiniz gibi ilginç insanları da aynı şekilde keşfedebilirsiniz.

Birçok büyük hikâye böyledir. Don Quixote (Don Kişot) macera hakkındadır ama aynı zamanda bir adamla da alakalıdır. Aynı şey Cyrano de Bergerac veya Hamlet için de geçerlidir. Eğer daha modern bir örneğe ihtiyaç duyuyorsanız, Robin Hobb’un herhangi bir kitabını gösterebiliriz. Onun yarattığı dünyalar detayca zengin, mantıklı ve gerçekçidir fakat aynı şey karakterleri için de geçerlidir. Her ikisi de oldukça nadir rastlanan yeteneklerdir fakat her ikisinin de bir yazarda toplanması mucizevî bir olaydır. Bu sebepten dolayı Hobb’un kitapları bu kadar iyi.

Karakter, okumamızın ardındaki sebebin yarısıdır. Bizler olay örgüsü yüzünden heyecanlanırız ama karakterler sebebiyle özen gösteririz.

Web sayfanıza göre Kvothe, yedi yıl boyunca hikâyesini size anlatmış. Tasarladığınız hikâye ile anlattığınız arasında büyük farklılıklar var mı?

Oh, evet. Tasarladığım orijinal olay örgüsünün ortaya çıkarmış olduğumla hiç alakası yok. Böyle olması en iyisi, gerçekten. O orijinal fikirlerin çoğu… şey… sizinle açık konuşmam gerekirse, berbattı.

Sanırım bir yazar olarak yapabileceğiniz en büyük hatalardan biri ilk planınızı aşırı bir şekilde izlemektir. Bir hikâye, büyüyebilmek ve gelişebilmek için boşluğa ihtiyaç duyar. Orijinal fikirlerimin çoğu klişe ve sıkıcıydı. Ben de onları kesip attım, sadece iyi olanları sakladım ve yoluma devam ettim.

Halen yaşayan ya da ölmüş olan yazarlardan hangileri kitabınızı okusaydı bundan gurur duyardınız?

Ooo… Ooo, bu gerçekten de zor bir soru.

Bazı yazarlar kitabımı okumuş olduğu için zaten çok şanslıydım, özellikle de benim tamamen ‘hiç kimse’ olduğumu düşünürsek. Yine de, eğer okuyacak yeni birini seçmem gerekseydi…

[Uzun bir duraksama]

Peter S. Beagle, Neil Gaiman ya da Joss Whedon. Aralarında seçim yapmam gerekiyor mu? Bu bir çocuğa, “Anneni mi yoksa babanı mı daha çok seviyorsun?” diye sormak gibi bir şey. Gerçekten de adil bir soru değil. Farklı şekillerde olsa da onların hepsini çok seviyorum.

Yine web sayfanıza göre ikinci ve üçüncü kitaplar tamamlanmış. Bu üçünden hangisini yazmak en zordu ya da üçlemeyi tek bir kitap olarak mı ele almıştınız?

Hepsini tek bir hikâye olarak yazdım. Zor olan onu az da olsa yeniden şekillendirmekti böylece her bir roman… eee… roman biçiminde olacaktı.

Her kitabın iyi bir başlangıca ve iyi bir sona ihtiyacı vardır. Eğer kitabın sonunda olayları gerektiği gibi sonuçlandıramazsanız insanlar bundan rahatsızlık duyar. İlk Karayip Korsanları filmiyle ikincisi arasında büyük bir fark vardır. İlk filmin sonu eksiksizdi, neredeyse her şey çözülmüştü. Elbette bazı iplerin ucu açık bırakılmıştı: Jack kayıplara karışmıştı ve serbest kalmış bir şeytani maymun vardı fakat bu sorun değildi. İnsanlar sevdikleri karakterlerin sonradan bir devam filmiyle gelebileceğini biliyordu.

Fakat ikinci Korsanlar filminin sonu çok can sıkıcıydı. Arkası yarınlar edinilmiş bir zevktir ve bugünlerde çoğu kişi bunu memnun edici bulmuyor.

Benim yapmaya çalıştığım şey bu. Her kitabın sonunda insanları memnun ederken genel hikâyeme de bağlı kalmak. Bu gerçekten de zor.

Müzik ve rol yapma, Kvothe’un karakterini ve hikâyesini bütünleyen şeyler. Büyük bir film hastası mısınız ve müziğe tutkunuz var mı / var mıydı?

Ooh. Modern şarkı ve filmlerin gerçek müzik ve rol yapmayla çok az alakası var.

Ne demek istiyorsunuz? Hiçbir üyesinin gerçekte tek bir enstrüman bile çalamadığı erkek gruplarını hariç tutarsak modern şarkıların gerçek müzikle alakası nasıl olmaz?

Modern şarkıların %85’inin gerçek müzikle tek bir lanet olasıca alakası bile yok. Sadece iyi görünmekle alakalı. Şu anda Top 10’da seksi görünmeyen bir tane kadın ismi verin bana. Bunun bir tesadüf olduğunu mu sanıyorsunuz?

Beni yanlış anlamayın. Gerçekten de oldukça başarılı olan birkaç kişi var. Pink muhteşem parçalar yazıyor ama poponuza iddiaya girebilirsiniz ki eğer bu kadar seksi olmasaydı MTV’de görünemezdi. Her bir Tracy Chapman’a karşı elli Spice Girls var.

Ve enstrümanları unutun. Sesinizi alan ve onu gerçek bir şarkıcıymışsınız gibi değiştiren makineleri olduğunu biliyor musunuz? Adına pitchshifter diyorlar. Yani artık sesinizin güzel olmasına bile ihtiyacınız yok. Eğer dolgun göğüsleriniz varsa ve dans edebiliyorsanız siz bir süper starsınız demektir.

Beni yanlış anlamayın. Sahne performansı ve müziğin merhametsiz bir biçimde birbirleriyle ilintili olduğunu biliyorum. Ve lanet olsun ki Brittany’nin Toxic klibini her gün izliyorum. Fakat bununla Leo Kottke’nin gitar çalışını dinlemek arasında bir fark var. Biri eğlence diğeriyse müzik.

Gayet makul. Sanatsal olarak nelerden hoşlanıyorsunuz? Kendinizi ona doğru çekiliyormuş gibi hissettiren albüm ve filmlerin/oyunların bazıları nelerdir?

Hmmmm…. Daha önce de belirttiğim gibi en sevdiğim oyun Cyrano De Bergerac. İkinci sırada ise Bir Yaz Gecesi Rüyası (William Shakespeare) var.

Filmler: Fight Club, The Crow, Princess Bride, Labyrinth, American Beauty.

Müziksel olarak ise tamamen dağılmış vaziyetteyim. Paul Simon, Barenaked Ladies ve Parliament Funkadelic severim. Son zamanlarda ise Imogen Heap dinliyorum.

Haydi, bu iş Myspace profilime bakıyormuşuz gibi görünmeye başlamadan devam edelim…

Sadece DAW Yayınları’nın tam desteğini değil aynı zamanda tüm Penguin Yayınevi ailesini arkanıza aldınız. Yeni bir yazar olarak kitabınızı bu şekilde destekledikleri için çok heyecanlanmış olmalısınız. Ayrıca ilk baskının 45,000 kopya olması nedeniyle “The Name of the Wind”in çok başarılı olmasının beklendiğinin farkındasınız. Satışların kontrol edilemez bir şey olduğu düşünüldüğünde kitabınızın karşılaması gereken beklentiler karşısında bir yarınız endişe duyuyor mu?

Aslında evet… [güler]

Dürüst olmak gerekirse endişelenmiyorum. Üzerinde kontrolüm olmayan bir şey hakkında niçin endişeleneyim? Ne büyük bir enerji kaybı olur.

ynı zamanda hikâyeyi olabileceği en iyi kitap olabilmesi için iyileştirmek adına yıllar harcadım. Yüzlerce kişi okudu ve geliştirmeme yardım etti. Kitaba güveniyorum. Bu noktada yapabileceğim daha fazla şey yok. İnsanlar onu ya sevecek ya da sevmeyecek. Endişelenmem terazinin ne yana yatacağını değiştirmeyecek.

Eğer seçme şansınız olsaydı New Yor Times Bestseller ödülünü mü yoksa World Fantasy Awards’u mu kazanmak isterdiniz? Ve neden?

Bunların yerine Pulitzer’i seçebilir miyim?

Hayır. Fakat cidden, reklamsal bir başarıyı mı tercih ederdiniz yoksa akranlarınız tarafından tanınmayı mı?

Akranlarım mı? Sanırım kimlerin akranım olduğu hakkında garip bir görüşe sahipsiniz. Hayatım boyunca bir okur ve fantastik edebiyat düşkünüydüm. Benim akranlarım, fantezi okuyan kişilerdir.

Eğer bu kimseler kitaplarımı okuyor ve bundan arkadaşlarına bahsedecek kadar keyif alıyorlarsa istediğim tüm reklamsal başarı ve tanınmaya sahibim demektir.

Size daha fazla para öneren bir yayınevinin teklifini geri çevirdiğinizi ve bunun yerine DAW Yayınevi ile devam etme kararı aldığınızı biliyorum. Bu kararı almanıza neden olan nedir?

Pek çok sebebi var.

Birincisi, Betsy kitabım hakkında çok heyecanlıydı. Gerçekten ama gerçekten heyecanlı. Temsilcimi aradı ve benimle konuşmak için yalvardı. Telefonu aldığım vakit şöyle dedi: “Kitabınızı ilk sayfadan itibaren sevdim. Bu 30 yıldır okuduğum en iyi kahramanlık fantezisi.” Coşkusu elle tutulabilecek kadar yoğundu.

İkincisi, DAW ile anlaştığım vakit editörümün aynı zamanda yayınevinin sahibi ve başkanı olacağını biliyordum. Ben tam ikinci kitabımın ortalarındayken farklı bir dağıtıcıda yeni bir işe başlayacağı gibi bir şey için endişelenmeyecektim. Aynı zamanda editörümün patronunun projeyi desteklemeyeceği için de endişelenmeme gerek yoktu. DAW’da editörüm patrondu.

Son olarak DAW, yazarlarına sıkı sıkıya sarılmakla ünlü. Konuştuğum herkes öyle söyledi. Seni terk etmiyorlar. Kitaplarını basmaya devam ediyorlar. Güvendiğim bir başka yazar bana dedi ki: “Eğer bu üçleme sahip olduğun her şeyse paranı al ve kaç. Fakat bir kariyer başlatmak istiyorsan o zaman DAW ile devam et. Bunun gerçekleşmesi için sana yardım edeceklerdir.”

Fantastik edebiyatın bir gün gerçek bir edebiyat dalı olarak tanınacağına gerçekten inanıyor musunuz? Doğruyu söylemek gerekirse benim görüşüme göre şu anda sahip olduğumuz kadar çok kitaba/seriye sahip olamazdık. Yine de türe hâlâ çok az (hiç demiyorum) bir saygı duyuluyor.

Eski tarz edebiyatın aslan payı fantezidir. Onlar sadece öyle değilmiş gibi davranıyorlar. The Odyssey tanrılar ve büyülerle doludur. Oedipus Rex’de bir sfenks ve bir kehanet var. Macbeth’te cadılar, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda periler ve Hamlet’te de bir hayalet var. Dante’s Inferno? Beowulf? Bana hepsi fantastik gibi görünüyor…

Sanırım pek çok kişi fantastik edebiyatı okuyor ve ona saygı gösteriyor. Pek çok ileri görüşlü üniversite bunu ders olarak sunuyor. Sadece, kendilerini daha iyi hissetmek için ona kurgusal roman ya da büyüsel gerçeklik gibi isimler takıyorlar. Buna rağmen biz gerçeği biliyoruz: Bu fantastiktir.

Kitabım bir edebiyat türü olarak kabul görecek mi? [Pat omuzlarını silkiyor.] Niçin böyle bir şey isteyeyim ki? Demek istediğim siz Büyük Umutlar’ı (Charles Dickens’ın bir romanı) okudunuz mu? Hah! Niçin onların küçük kulübüne davet edilmek isteyeyim ki? Bana Tim Powers ve Phillip K. Dick’ten bahsedin. Bana Le Guin, Gaiman ve Pratchett’tan bahsedin. Bana McKillip ve Whedon’dan bahsedin. İşte hikâye anlatıcılar bunlar. Modern zamanımızın destan yazarları bunlar. Bizim kâhinlerimiz. Bizim hayalperestlerimiz. Ben o takımda olmak istiyorum.


NOT: Bu röportaj 26 Mart 2007 tarihinde Rob H. Bedford ve Patrick St-Denis tarafından yapılmış ve sffworld.com sitesinde yayınlanmıştır.

Biz Bunu İstiyoruz #1 projesine ulaşmak için tıklayınız.

  • 17
    Shares




Patrick Rothfuss: “Bir Yazar Olarak Kendimde Gördüğüm En Güçlü Yönüm Kısa ve Öz Yazmak” için 2 yorum

  1. Wtf Patrick! Wtf! :rage::rage::face_with_symbols_over_mouth:


  2. enlied dedi ki:

    11 yıl önceki röportajda bitirdim dediği kitabın hala bitmediğini düşününce insan serinin geleceği açısından korkuyor. :roll_eyes:


Patrick Rothfuss: “Bir Yazar Olarak Kendimde Gördüğüm En Güçlü Yönüm Kısa ve Öz Yazmak”

2007 yılında gerçekleştirilmiş ve “Biz Bunu İstiyoruz #1” projemiz için çevirisini yaptığımız Patrick Rothfuss söyleşisi sizlerle.

  • 17
    Shares

 

 

Başa dönün