Turan Dağlı: “Ben de Kendi Biçim Savaşlarımı Veriyorum”

1984, Fahrenheit 451, Otomatik Portakal gibi eserlere verdiği referanslarla dikkat çeken "Küçük General" kitabı üzerine, yazarı Turan Dağlı ile gerçekleştirdiğimiz keyifli bir söyleşi.

Bertrand Russell, İktidar’da, “Bazı insanların karakterleri, onları hep kumanda etmeye, ötekilerinin karakterleri de itaate yöneltir; bu iki uç arasında ise, bazı durumlarda kumanda etmek isteyen, bazı durumlarda da öndere uymayı tercih eden, ortalama insan yığını bulunur,” diye yazmış. Sen Küçük General’de kumanda eden ve itaate yönelenlerden anlatıyorsun hikâyeyi. İktidarın bir karakter olarak genlerden gelen yanının toplumsal sahneden ve kültürel ortamdan nasıl beslendiğini karikatürize ediyorsun. Ortalama insana bakarak da anlatılabilirdi sanırım. Mikro iktidarları bu kadar karikatürize eden bir anlatımı seçmenin sende yatan nedenleri neler?

Russell bir itaat skalası çizmiş. Varsa böyle bir skala, ben seçimimi uçlardan yana yaptım. Söz gelimi Sivrisinek bir uçta, Küçük General öbür uçta duruyor. Ya da belki Nergis. Ortalama insan misyon sahibi değildir. Ayak altında olanı sevmiyorum. Kendi yaşamımda da böyledir bu. Asla katlanamadığım yegâne şey vasatlıktır. Sosyalleşme sürecinde benim için her daim yaşamsal bir soruna dönüşen bu sapmanın, edebiyat söz konusu olduğunda önemsizleştiğini düşünüyorum. Nihayetinde edebiyat bir biçim işidir. Bunun için Cortazar’ın ya da Franzen’in metinlerine bakmak yeterli. Ben de kendi biçim savaşlarımı veriyorum. Sanırım şöylesi bir ifade en doğrusu olacaktır: Kafamda ham bir fikir vardı ve bu fikir kendi biçimiyle geldi. Böylece tam oldu. Bu arada fikir, tema, izlek ya da her ne deniyorsa, mayası içtenlikle tutmuş, kabarıp işlenecek hale gelmişse, benim için biçimin en sağlam unsuruna dönüşmüş demektir. Öz de işte, ancak ardından gelir onun. Belki olay örgüsü ama sadece o kadar. Karikatürize etme meselesine gelince, öyle okumuşsan öyledir diyelim. Benim çizmek istediğim portre ile okurdaki imgesi birbirini tutmayabilir, bunu da doğal karşılamak lazım.

Küçük General isimli novella kahramanının alfabesi olan, “Tarih zayıfa acımaz” düsturuyla açılan Kırmızı Kitap bir yana, narsisizmin kökeni, nergisi kendine sırdaş bellemesi ve mührüne nergis çiçeği şeklini oydurması, karakterin patolojisi hakkında oldukça önemli ipuçları veriyor. Freud, Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası’nda ego idealini, çocuksu (infantil) megalomani ile nesne sevgisi arasına yerleştirmiştir.Bastırılamayan id’in kültürel kodlarının hemen hemen tümüne rastlıyoruz Küçük General’de. Küçük General, tarihin bir sonucu değil, sorunudur bu anlamda. Ne dersin?

Turan Dağlı, Dedalus Kitap, Mayıs 2018

Hitler, Kavgam’da, Cengiz Han’ı bir tarih yapıcısı olarak kutsar. Bunu anlarım, fakat Cengiz Han’ın portresiyle bir okulun koridorunda ya da bir cadde tabelasında ismiyle karşılaşırsam -ki karşılaştığım çok oldu- işte bu, büyük bir sorundur. O zaman kendi kendime “Nasıl olur da milyonlarca insanın kanına girmiş biri böylesine kutsanabilir?” diye sorarım. Belki de sorun tarihin kendisindedir. O, uygar birikiminin yanında bozucu yüküyle de gelir. Bu da Jung’un kolektif bilinç dışı kavramını getiriyor akla. Biliyorsun, kolektif bilinç dışı çok sayıda arketiple doludur. Bunlardan biri de liderlik kültüdür. İlk sorunla da bağlantılı olarak şunu söyleyebilirim, galiba bazı insanlar Russell’ın da dediği gibi, biat için yaratılmışken, bazıları da hükmetmek için yaratıldığını düşünür. O zaman genlerimize işlenmiş bu bilgi, tarihsel birikimi de bir yüke dönüştürür. Freud, narsistik kişilik bozukluğunu libidodan sapma olarak tanımlar. Peki nereye sapar bu? Yetersizliğini telafi edebileceği bir alana tabi. Örneğin Hitler yeteneksiz bir ressam ya da kısa boylu biri olmasaydı, belki de 2. Dünya Savaşı diye bir şey olmayacaktı. Narsist, tarihten ve ortalama insanın biat eğiliminden güç alır. Küçük General’in kendisine rehber olarak seçtiği kitabın adı “Kırmızı Kitap”. Burada iki kitaba gönderme var. İlki Mao’nun Kırmızı Kitap’ına, diğeri de Jung’un Kırmızı Kitap’ına. Mao’nun kitabını neredeyse her Çinli devlet zoruyla okumak mecburiyetinde kalmıştır. Tıpkı Küçük General’de adı geçen Kırmızı Kitap’taki misyon gibi. Jung’un Kırmızı Kitap’ı ise alttan alta Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünün izlerini taşır. Her iki kitap da peygamberane bir üslupla yazılmıştır. Zaten Jungda, Nietzsche’den etkilendiğini saklamaz. İşte narsistik kişilik bozukluğu da en çok bundan beslenir. Olağanüstülük ve gizem. Yine Hitler’in Nietzsche’nin eserlerini okuyup beğendiği bilinir. Jung’un Nazi sempatisi ise bir dedikodudan ibarettir.

Fazileti tesis etmek Küçük General’in olduğu kadar neden tüm muktedirlerin ezeli ve ebedi rüyasıdır? Novellanın nirengi noktası, bu sorunun yanıtında yatıyor bana kalırsa…

Turan Dağlı

Sorunun cevabı kitabın sonlarında, Nergis’in Küçük General’e nasihat ettiği bölümde. Aynen şöyle diyor; “Seçilmiş kişi olmak bunu gerektirir.” O hükmedendir. Cahile, aptala, iradesize, köle ruhluya yön verendir, şekil verendir. Onları doğru yola sokan, adam edendir. İşin psikolojisine inecek olursak, Freud’u anmadan olmaz yine. Ona göre narsistik kişilik bozukluğunun temelinde bir oral dönem çatışması yatar. Özgüven yoksunu bireyin ters bir psikoloji yaratıyor oluşu. O, sürekli güven tazelemek zorunda olan, özgüven arayan kişidir. Takdire, sevilmeye muhtaçtır. Bunun en kestirme yolu da bir köle ordusu yaratmaktır. Kölelere ne isterseniz yaparsınız, yaptırırsınız, dilediğiniz gibi konuşturursunuz. İradelerini bir kez kontrol altına aldığınızda, onları tümüyle kendinize tabi kılabilirsiniz.

Gazi Dede neyi temsil ediyor? Küçük General’in onu işe yaramaz bir bunak olarak görmesi ve aşağılaması, Gazi Dede’nin ölümü? Buradan bir bütünlüğe ulaşmak istediğimizde iktidar tutkusunun kökenini bile tanımayan gerçek yüzüne tanık oluyoruz. Küçük General, megaloman olduğu kadar pragmatist bir kişilik. O yüzden döndüğü tek yer de kendisi oluyor. Bu, fasit bir daire, kısır bir döngü değil mi?

Gazi Dede hoş bir karakter. Çok tanıdık biri. Akıl sağlığını kaybetmiş bir meczup. Fakat öte yandan bunu anlayamayan, acemi bir tiran var. Henüz öğreniyor bu yolun yolcusu olmayı. Gazi Dede öldüğünde üzülmüyor çünkü ihtiyar adam artık onun gibi düşünmüyor. En küçük bir fikir ayrılığında anında onu yok sayabiliyor. Bu kısır bir döngü değil. Döngüsel bir kurgulama biçimi. Bir tercih. Bir tirana yakışanda, kendinden başka hiç kimseye biat etmemesidir. Zaten sonunu da bu hazırlıyor. Hitlerin akıbeti ortada.

Orwell’in Hayvan Çiftliği’ni aratmayan hayvan bolluğu var anlatıda. Orwell’inkine benzer bir işlev görüyor sanırım anlatıdaki hayvanlar. Okur ne tür bir hayvan olduğunu kestirebilecek mi sence, tabii ki felsefi olarak?

Örneğin sivrisinek. Sonsuz itaat. Bu açık. En azından ucuzcu bir yorumla bu böyle. Fakat kediyle (Matilda) işler biraz karışıyor. Böylece Russell’ın skalasının o kadar da netlik sağlamadığını görüyoruz. Aslında bu bir filozof hastalığı. Her şeyi sınıflandırıp kategorize etme ihtiyacı. Bana kalırsa kaosun etkisi daha büyük. Nietzsche’yi de bunun için severim. Böyle Buyurdu Zerdüşt sistematik felsefeye ilk ciddi başkaldırıdır. Romanın girişinde Küçük Diktaör’ün güneşe emri, Böyle Buyurdu Zerdüşt’e bir saygı duruşudur.

Önceki kitaplarınla kıyasladığımızda, Küçük General’le, öyküde ve romanda yetinemediğin hangi yöne çalıştın bu novellada? Novella biçiminde beliren yapıtını dilsel bir imkân olarak mı görüyorsun yoksa içindeki gürlüğü disipline eden bir kısıt olarak mı?

Her edebi metin bir fikirle başlar ve bu fikir kendi biçimini de beraberinde getirir. Metni yazmaya başladığım daha ilk günlerde aşağı yukarı ne kadar sayfa tutacağını, karakter sayısını, olay

Turan Dağlı, Koyu Kitap, Eylül 2014

örgüsünün yoğunluğunu vs. tahmin edebilmiştim. Ortaya da kısacık bir roman ya da uzun öykü çıktı. Senin deyiminle novella. Açıkçası ben de böylesini tercih ederim. Fakat dediğin gibi içimdeki gürlüğü yükledikçe yükleyebilirdim elbet. Kısa ama yoğun olsun, mümkünse vurucu olsun istedim. Özlü olsun, çağrışımı bol olsun, okuru da metne dâhil etsin, yazılanlardan çok hissettirdikleriyle etki yaratsın istedim. Ne kadar başarabildim bilemiyorum tabi.

Küçük General’i kaleme almış bir yazarın, bundan sonra yazmayı hayal ettiği yapıtlar

nelerdir?

Elbette var. Hem de sürüyle. Gerçi şu aralar kendimi senaryoya verdim ama benim gönlümde yatan aslanın adı roman. 1999 da ilk cümlelerini yazdığım, sonra ara ara dönüp yeniden yeniden elden geçirdiğim, İlk romanım Kuzgunkara’nın atmosferine benzer bir roman hayalim var. İlk işim onu bitirmek olacak.

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Altay Ömer Erdoğan

  • 41
    Shares




Turan Dağlı: “Ben de Kendi Biçim Savaşlarımı Veriyorum”

1984, Fahrenheit 451, Otomatik Portakal gibi eserlere verdiği referanslarla dikkat çeken “Küçük General” kitabı üzerine, yazarı Turan Dağlı ile gerçekleştirdiğimiz keyifli bir söyleşi.

  • 41
    Shares

 

 

Başa dönün