Ursula K. Le Guin’in Az Bilinen Uzay Operası: “Rigel 9”

Ursula K. Le Guin’in pek bilinmeyen 5 bölümlük uzay operası "Rigel 9"ı dinlemeye ne dersiniz? Ayrıca eserin bestecisi ve yazarla dopdolu bir söyleşi de sizleri bekliyor! Varoluş, ötekini anlama, uzak ve sessiz galaksiler gibi başlıklarla dolu bu keyifli sohbetin kıyısına ilişmeye hazır olun.

Ursula K. Le Guin. Hayatı boyunca kâh hikâyeleri kâh düşünsel-eleştirisel metinleriyle farklı ilgi alanlarına sahip okurların buluştuğu ortak isimlerden biriydi. Çocukluk, gençlik, erişkinlik, yaşlılık ve ölüm anlatısı Yerdeniz (Earthsea) serisi ile ötekiyi anlatırken bizi biz yapanı ve ötekiliğin içinden çıkılması zor hâllerini keşfettirdiği Hainli Döngüsü (Hainish Cycle) serisini miras bıraktı. Geriye bıraktıkları elbette sadece bu iki harika seriyle sınırlı değil. Üç kitaplık Batı Sahili Yıllıkları (Annals of the Western Shore) üçlemesini de okurlara armağan etti. Asla tanışamayacağımız bir halkı, tek kitaba sığdırarak anlattığı Hep Yuvaya Dönmek (Always Coming Home) de harikulade eserlerinden birisi. Yeri geldi şiirler de yazdı. Hikâye ve şiirlerinin yanı sıra düşüncelerini en saf halleriyle aktarma yolunu seçerek, makaleler yazdı, konuşmalar yaptı ve röportajlar verdi.

Le Guin’in zengin sanat hayatında, gurur duymasına rağmen popülerlik yakalayamamış işleri de var. Bunlardan ilk akla geleni James Joyce’un Dublinliler’indeki gibi kısa öykülerin bir araya gelmesiyle oluşan romanı Searoad: Chronicles of Klatsand. Usta kalemin radyo tiyatrosundan esinlenerek tasarladığı ve “kulaklara özel opera” olarak tanımladığı uzay-operası Rigel 9, yayınlandığı mecrada bile muadiline kolay kolay rastlanamayacak bir çalışma. Le Guin’in ilk önce libretto [1] biçiminde kaleme aldığı hikâye, avangart [2] müzisyen David Bedford’un tüm hünerini kullanarak eşine az rastlanır bir uzay-operasına dönüşmüş.

Gelin yazıyı okurken bu harika albümü de bir yandan dinleyelim:

Kayıttan ilk defa haberi olanlarımız veya onu sadece popüler işleri ya da eleştirisel kimliğiyle tanıyanlar için “Le Guin” ve “opera” kolay kolay yan yana getirilemeyebilir. Edebiyat hayatına şiirle başlayan yazarın, 2002 tarihinde Hélèn Escudié’ye vermiş olduğu röportajı ise bunun kendi bakış açısından gayet mümkün olduğunun altını çiziyor:

“… müzik evrensel bir metafordur. Bir resimde müzikten konuşabiliriz, şiirin müziğinden konuşabiliriz, en merkezi sanat olarak müziği kullanabiliriz, bazen sanatın temel niteliği olarak müziğe başvurabiliriz. Ayrıca yazmayı kesinlikle duyduğum için, dilin müziğini de duyuyorum. Düz yazının veya şiirin müziği benim için çok önemlidir ve kendi müziğine sahip olmalıdır. Her zaman akıcı, tatlı ve seçkin olması gerekmez, ama kendine has müzikal niteliği olmalı ve her zaman bir müzik parçasının ahengine sahip olmalıdır.”

(Kaynak: Ursula K. Le Guin’le Konuşmalar, 2016, Agora Kitaplığı)

Kayıtları 1985’te yayınlanan dört perdelik (toplam süresi 50 dakikaya yakın) opera, olay örgüsü bakımından oldukça klasik: Dünyalı üç astronot Anders, Kapper ve Lee, çift güneşe sahip yıldız sisteminde yer alan yabancı gezegeni keşfetmeye gönderilir. Gezegene varır varmaz araştırmaya koyulan ekibin gezegenin yerel halkıyla ilk teması oldukça tatsızdır. Bitki örtüsünü araştırmak için ekipten ayrılan Anders, uzaylılar tarafından kaçırılıp alıkonulur. Ekibin geri kalan üyeleri Kapper ve Lee, Anders’ı kurtarmak ile kendi hayatlarını kurtarmanın hesabını yapmaya başlarlar. Hikâyenin sonundaysa Anders’ı zor bir tercih beklemektedir.

Bu basit olay örgüsüne sahip libretto, yabancı gezegenin tasvirleri ve satır aralarında bahsi geçen Dünya’nın durumuna dair ipuçlarıyla Le Guin’e has zenginleştirmelere sahip. İnsan yüzleri ve sesleriyle dolup taşan Dünya’ya kıyas, Rigal 9’ın sessiz ve sakin doğasının astronot Anders’ı şaşkına çevirmesi, librettonun Le Guinvari yönlerinden sadece birisi. Yabancı gezegendeki yabanıllığın vermiş olduğu huzur ile üstün teknolojili Dünya’daki insanların huzursuzluğu, Le Guin’in Hainli Döngüsü’nde de değindiği, “İlkel olan nedir?” ve, “Neyi gelişmiş olarak tanımlarız?” sorularıyla yakından ilişkili.

Bedford ve Le Guin ikilisinin Starburst dergisinin Ağustos 1985 sayısına verdikleri röportajdan anlaşılacağı üzere çaba, sanatsal özveri ve talihin kavuşmasıyla ortaya çıkardıkları uzay-operasının sonucu kadar üretimi de kendileri için fevkalade olumlu geçmiş. Gelin bu önemli röportaja bakalım.

Starbust Dergisi Le Guin’e Soruyor

Rigel 9’ın üretim sürecinde David Bedford ile yaptığınız işbirliğinden bahseder misiniz?

Librettoyu yazmaya birkaç yıl önce başlamıştım. David’le de kısa öykülerime dayanarak besteler yapma girişiminden tanışıyorduk. Librettonun içeriğinde şarkı sözü gibi herhangi bir özel performans gerektirecek kısım yoktu. Sadece fikri aldı ve kısa öyküyle uyuşacak müziği besteledi. Ben de ortaya çıkan sonuçtan memnun kaldım. Elimde, müzikalleştirmeye uygun kısacık bir uzay-operam olunca; ben de öykünün bir kısmı kaydedilir ya da radyoda yayınlanır düşüncesiyle librettonun küçük bir parçasını tek perdelik operaya dönüştürmesi için ona gönderdim. Çalışmamı beğendi ve müzikleri besteleyebilmek için birkaç yıl boyunca zaman ve kaynak ayırmakla uğraştı.

Şimdiye kadar hep kitap yazdınız. Neden format değişikliğine gidip müziğe yöneldiniz?

Zaten şiir yazıyordum. Hatta hikâyelerimden çok önce şiirlerim yayınlanmıştı. Şiir, şarkı sözü ve librettoların her biri bir diğerine kolayca dönüştürülebiliyordu. Hem ayrıca radyoyu da seviyorum, diğer medya araçlarını da. Son zamanlarda senaryo yazımına başladım. Başkalarının arka bahçesinde gezintiye çıkmak oldukça eğlenceliydi ve –özellikle benimki gibi kurmacalara sahipseniz– bu vesileyle birden fazla arka bahçeye kısa ziyaretlerim oldu. Normalde her alandan yazar, buna kurmaca yazarları da dâhil, kolay kolay işbirliğine girmez, yalnız çalışmayı yeğlerler. Bu proje bana, David ve diğerleri gibi başka sanatçılarla çalışabilme fırsatı verdi.

Yeni bir takipçi kitlesiyle karşılaşacak olmak size ne ifade ediyor? Yani, albümü satın alıp dinleyen, ama kitaplarınızı hiç okumamış insanları kastediyorum.

Öyle oldu sanırım. Şimdiye kadar bunu hiç düşünmemiştim, ama böyle olacağı su götürmez bir gerçek. Kitap okumak yerine, radyo veya albüm türevi kayıtlar dinlemeyi seven pek çok insan var.

1984 yılından.

Rigel 9’ı dinlerken, pek çok farklı katmana sahip bir çalışma olduğu izlenimi edindim. Fiziksel olarak araştırılmakta olan bir gezegen var. Ama aynı zamanda, fazlasıyla spiritüel gelen bir araştırmanın da izleri var gibi. Bu yoruma katılır mıydınız?

Evet, bunu David’in müziğine ve elbette onu daha katmanlılaştıran diğer özelliklere bağlıyorum. Yazarken tam olarak ne üstüne yazdığım hakkında emin olamıyorum. Ama kesinlikle “yalnızlık” konusu temalardan birisi, herhangi birinin diğer insanlarla iletişim kurmaya çalışırken çektiği zorluk. Sanırım hikâyede ele alınan konulardan birisi de bu.

Rigel 9’ın hikâyesinde karşılaştığım başka bir şeyse, medeniyetimizin fazlasıyla gürültülü, başkalarını dinlemeyi önemsemeyen ve hemen hemen hepimizin böyle olduğu imasıydı.

Muazzam ölçüde teknolojik efor sarf ederek bu noktaya ulaşmış insanlığa has bir durumun neticesi olduğu kanaatindeyim ve belli ki ilgili türden teknolojilerin bizi getirdiği nokta bu. Çünkü o teknolojiyle çevrelenmiş şehirlerde yaşıyoruz. Ama çoğu kişi bunun farkına varamıyor. Harfi harfine bu durum onlar için “görünmez”. Sadece bağrından koptuğu medeniyetin dışına çıkıp onu gözlemleme fırsatına erişebilen birisi, ortadaki bariz gerçekleri ve mutsuzluğu fark edebilir.

Aslına bakarsanız, uzaylı kültürün gerçek olup olmadığı ya da her şeyin, sadece Anders’in saklı arzularının bir yansıması olup olmadığı konusunda bir türlü emin olamadım.

Bu tür muğlaklıkların oluşmasını pek önemsemiyorum… Elbette hikâye içerisinde belli bir miktar şüphe ve gizem mevcut. Karşılaştığı şeyleri gerçekten gördü mü, yoksa hayalinde mi canlandırdı? Mistiklik, doğası gereği hep şüphe barındırdığından bu tür belirsizlikler oluşur.

Anders neden uzaylılarla iletişim kuramıyor? Kibri yüzünden onların kendi uyguladığı yöntemlerle mi kendisiyle iletişime geçilmesini bekliyor? Yoksa kendisine anlatılanı yeterince dinleyemediği için mi iletişim kuramıyor?

Bilemiyorum. Çok yerinde bir soru. Bu tür şeyler, yazarın kendisi tarafınca da bilinmezliğini koruyabilen ayrıntılar kategorisine giriyor. Demin, “Yeterince dinlemediği için,” demiştiniz… O da belli başlı arzu, ihtiyaç ve beklentiler içerisinde oraya gelmiş. Kendisini içtenlikle ortaya koymaya, bekleyip dinlemeye yanaşmıyor, o yüzden duyabildiği tek şey yankı. Daha fazla zaman ve olanağı olsaydı onları anlayabilir miydi bilemiyorum.

Demek çıkartılabilecek cevaplar olduğunu hissediyorsunuz. Peki, karanlıkla konuşup sadece kendi yankısını işiten biri için bu sorun teşkil etmez mi?

Bunu yapıyor, çünkü ait olduğu toplum tarafından beklenen bu. Özellikle de insan olarak yapması uygun görülen bir davranış. İletişim için konuşması öğretilmiş ve öğretileni uyguladıkça elde edebildiği sadece daha fazla yankı. Uzaylılar iletişim kurarlarken belli şarkı sözlerine başvuruyorlar. Ancak bu iletişim kalıpları o kadar net değil. Ortada kasıtlı bir belirsizlik var, çünkü Anders bizim bakış açımıza sahip. O yüzden süreç bir yerde tıkanıyor.

Pek çok çalışmanızda olduğu üzere, burada da sıkça kullandığınız tema güçlü biçimde karşımıza çıkıyor; yabancı kültürlere karşı takındığımız tavır ve onları anlamaktaki yetersizliğimizden ötürü, bize sunabilecekleri hiçbir şey olmadığını varsaymamız.

Yazmaya başladığımdan beridir üzerine yazıp çizdiğim konulardan biri olduğundan bunun hemen göze çarpması çok olağan. Sonuçta bilimkurgu, verimlilik ve kullanışlılık namına ucu bucağı olmayan bir alan. O tema da bilimkurgunun edebiyata kazandırdığı önemli bilimkurgusal temalardan biri ve ben de buna istinaden, uzayı keşfetmeyi ya da dünya dışı medeniyetlerle iletişim kurmanın yollarını düşünüyorum. Bu düşünceler, yabancılaşmaya neyin sebep olduğu ve kimin kime yabancı geldiği gibi konular üstüne oluyor. Dünyayı zihnimde evirip çevirip didikleyebilmenin oldukça güzel bir yolu bu. Tam da antropologların yaptığı gibi.

Çalışmalarınızın çoğunda diğer kültürlere duyulan içten saygının yanı sıra ötekinin değerlerine ve varoluş yollarına yönelik bir özlem de mevcut.

Doğru. Son derece başarılı ve son derece dominant bir kültür içerisinde yaşadığımızı hissediyorum. Yeryüzünün tamamına yayılarak onu hâkimiyeti altına almış bir kültür bu. Karşılaştığımız diğer topluluklar ve yaşam biçimlerinin üstünü, tabiri caizse çiğneyip geçiyoruz. Bu başka medeniyetlerle de sınırlı değil, hayvan ve bitki gibi başka varlıklar da bu gruba dâhil. Açıkçası bu durumdan rahatsızım. Oldukça kötü bir gidişat içerisindeyiz, kanaatim bu yönde. Ve ayrıca, dünya üzerindeki diğer varoluşlara, neredeyse yuva hasreti çeker gibi bir ilgi duymaktayım. Pek çok insanın da benimle benzer şeyler hissettiğini düşünüyorum. Bilimkurgunun çekici yönlerinden biri de bu; onu asla gerçeklerden kaçış aracı olarak algılamadım. O türden algılar, sadece onun değerini düşürür. Bilimkurgu, alternatif varoluş biçimlerini aramamıza olanak tanıyor.

Dünyanın en zengin ve egemen ülkelerinden birinin ferdi olarak gerçekten böyle mi hissediyorsunuz?

Evet, elbette. Şu sıralar Amerikalı olmak hiç kolay değil. Yapmak istediğiniz her neyse, Pentagon’daki başkanımızın buyruklarına ters düşmemesi gerekiyor. Bu ülkede vicdan sızısının, suçluluğun ve korkunun yoğunluğu önemli derecede yüksek. Bu ayrıca umut verici. Yaptıklarımızın sonuçlarından korkuya kapılmamız ve bundan dolayı suçluluk hissedilmesi, bence bizim için hâlâ umut olduğuna işaret.

Çalışmalarınızın büyük bölümü, tıpkı bu işinizdeki gibi kalıplaşmaya yüz tutmuş varsayımlarımızı sorgulamakta. Fark edilmesi dikkat gerektiren noktalara parmak basıyorsunuz.

Bilimkurgunun ya da spekülatif kurgunun güzelliği de burada işte. Zihninizin derinliklerinde ne olup bittiğini size gösterebilmek adına, derine gömülmüş hemen hemen her şeyi gün yüzüne çıkartabilme kapasitesine sahip. Özellikle de benim gibi kültürel kalıpları ve ön yargıları yerinden sarsmak isteyen bir feminist için harikulade. Alternatif önerilerde bulunarak, başkalarınca savunulan kalıplaşmış fikirleri yerlerinden sarsabilirsiniz.

Son olarak, daha önceden duyurduğunuz üzere, illüstrasyonlar ve müzikle desteklenmiş son kitabınız eylül ayında çıkacak. Bu çalışmanız da bilimkurgu mu?

Ne olduğunu cidden ben de kestiremiyorum. Yayıncılarım onu “event” (hadise, olay, durum, olgu, vaka,.. vb. anlamlara gelmekte) olarak tanımlıyor. Bir kitabın bu türden bir kategoride değerlendirilebileceğini bilmiyordum. Halk uydurdum, ama herhangi bir yerleşim/yer uydurmadım. Hikâye, Kuzey California’da bir yerde geçiyor. Orası kendi memleketim. Kitabın adı, “Always Coming Home” (Hep Yuvaya Dönmek, Ayrıntı Yayınları). Eseri anlatması oldukça güç. Daha önce onun tarzında bir örneğin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Bu da üzerine konuşulmasını zorlaştırıyor. | Sitemizdeki konuyla ilgili dosyaya buradan ulaşabilirsiniz.

Starbust Dergisi David Bedford’a Soruyor

David Bedford’un açıkladığına göre her şey Le Guin’in Hugo ödüllü kısa öyküsü “Ormelas’ı Terk Edenler”in Bedfor’un ilgisini çekmesiyle başladı. Hikâyenin isim haklarını alabilmek için ABD’li yayıncılardan izin almaya çalışan Bedford, Le Guin ile İngiltere’de yaptığı görüşmeden sonra Rigel 9 adlı yayınlanmamış libretto üzerinde çalışmaya başladı. 1976’dan beri plak şirketlerinin ilgisini çekmeye çalışmış Bedford’un Charisma Records’la yaptığı anlaşmayla hayata geçirilmiş proje, Le Guin’ce “kulaklara hitap eden opera” olarak tanımlanıyor.

Le Guin tarafınca tasarlanan çalışmanın hikâye ve karakterizasyon yönü sağlam kurulmuş, ancak Bedford’a göre, librettoyu operaya aktarması biraz sorun yaratmış:

“Le Guin’e göre herkesin her an şarkı söylemesi gerekiyordu, ama bu fikri operaya dönüştürürken oldukça tuhaflaşan bölümler ortaya çıktı. Bu yüzden, librettonun içerisinden şiirselliğe daha yakın bölümleri kullanmayı uygun gördüm ve onların şarkıya dönüştürülüp dönüştürülemeyecekleri hususunda ona danıştım. Böylece hikâyenin daha yavan sayılabilecek sohbet kısımları, yerlerini diyaloğumsu şarkılara bıraktı.

“Le Guin’in hazırladığı rehber oldukça ayrıntılıydı. Ortada, müziğinin içerisinde ne gibi unsurlar barındırması gerektiği belirtilmiş bir opera vardı. Fakat bazı şeylerin değiştirilmesi gerekiyordu. Örneğin 60’lı yıllara özgü argo ifadeler kullanmıştı, onları kullanmak günümüz için artık uygun düşmeyecekti. Bu yüzden bazısı ya çıkartıldı ya da değiştirildi.”

Bedford’un çalışmaya yaklaşımı, Le Guin’ce tasvir edilmiş iki farklı kültürü başarılı biçimde yansıtıyor; insanlar, sadece konuşmalarıyla değil, sert ses tonlarıyla da kendini belli ediyorken, karşılaştıkları gizemli uzaylılarsa kulağa fazlasıyla tasavvufi gelen koro eşliğinde şarkılar söylüyor. Diyaloglar bir Star Trek bölümünün radyo versiyonunu anımsatıyor. Hikâyenin belkemiği bilimkurgunun popüler temalarından “ilk temas” üzerine olsa da, Le Guin’in derin insancıl kaygılar taşıyan metni, Bedford’un nüfuz eden melodileriyle buluşunca ortaya oldukça lirik bir eser çıkıyor.

“Yapmaya çalıştığım şey beni oldukça uğraştırdı,” diyor Bedford ve şöyle devam ediyor:

“Müzik arka planı tamamen kaplamıştı, insanlar konuştuğunda da müzik var, bir şey olmadan önce de, kapanışta ya da bir şeyi tekrarlarken de. Hollywood tarzı müzikallerde böyle değildir, çünkü müzikte süreklilik yoktur ve diyaloglar filmin önemli kısmını oluşturur. Rigel 9’daki müzikse, yabancı bir gezegende olunduğunu pekiştirmek ve mevcut durum ve karakterleri tanıtma isteğim doğrultusunda, hikâyenin başından itibaren her şeyi boylu boyunca açıklamayı kolaylaştıracak biçimde işlendi.

“Uzaylı yabancıların koroyla temsilinde geçmiş işlerimden edindiğim tecrübelerden yararlandım. Ursula, uzaylı yabancıların seslerinin cinsiyetsiz, operasal performans sergileniyormuş gibi hissettirmeyen, vibratosuz [3] ve daha kadınsı bir ses tonuna sahip olması gerektiğini belirtmişti. Opera sanatçılarının, mesleklerinin getirdiği alışkanlıklar neticesinde bu şartları karşılamaları güç olacağından, eğitilmemiş seslere sahip daha genç sanatçılara yönelmek tek çıkar yoldu. Biz de, yerel okullardan seçilmiş kızlardan bir koro oluşturduk.”

Topladığı tüm malzemeyle stüdyoya kapanan Bedford, Jeff Young’la birlikte, müzik stilinin komplike biçimde melezlenmesinde mühendislik becerilerini de kullanarak gerçekten eşine az rastlanır bir sonuca ulaştı.

Bedford’un parçalar arasında favorisi olmamasına rağmen, cenaze bölümünün ortaya çıkış sürecinde yaşananlardan oldukça memnun. Bunu şöyle açıklıyor

“Cenaze bölümü, korodaki solistlere şarkı söyleterek açılıyordu ve ben de, sonucu değerlendirmesi için kaydı Charisma Records’tan Tony Stratton Smith’e gönderdim. Cenaze bölümündeki şarkıların daha kuvvetli seslere ihtiyaç duyduğunu hissetmiş. O sıralarda ben de, iki kadın solistten oluşan Strawberry Switchblade [4] grubunun aranjmanını tamamlamakla uğraşıyordum ve seslerinin ne kadar eşsiz olduğunu düşünüyordum. Bu, tam da kayıtlarını yayınlatmadan önce yaşanmıştı. Ve ben de cenaze bölümündeki şarkıyı onlara söylettirdim. [5]

Jill Bryson ve Rose McDowall.

Strawberry Switchblade’in, Ursula K. Le Guin’in özenli ayrıntılarla dolu rehberliğine başvurularak oluşturulan koroya katılması gibi, diğer şarkıcıların ve aktörlerin projeye dahil olmasında da talih gülen yüzünü göstermiş. “Biraz aceleyle kararlaştırılmıştı,” diye itiraf ediyor Bedford.

“Müziği bestelerken ana rolleri kimin ve nasıl seslendirmesi gerektiğini ayarlamadığımı fark ettim. Jeff Young müzisyen Gerard Kenny’le bizzat tanışıyordu ve onu projeye dahil olmaya ikna etti. Charisma Records’ün aktör Enn Reitel’le bağlantısı, benim de, aktör olan Lorin Stewart’la tanışıklığım vardı. Böyle böyle aktör eksiği son dakikada halloldu. Teoride aktör seçecekseniz, yüzlerce isim arasından aradığınız niteliklere sahip kişileri özenle seçmeniz gerekir. Ve bu ince eleyip sık dokumaya rağmen, çoğu zaman, kazara iyi sonuçlar elde edersiniz.”

[1] Opera, operet, oratoryo, bale, müzikal, mask gibi müzikal metinlerin genel adı.

[2] Avant-garde, Fransızca kökenli bir askeri terimlerden gelen sözcüktür. Sanat, kültür, politika ve sosyal hayatta kabul gören normları hedef alarak sınırlarını zorlamayı ve değiştirmeyi hedefleyen, “yenilikçilik” veya “deneysellik” girişimi anlamına gelir.

[3] Seste kontrollü titremeler oluşturarak müzikte perdeleme efekti yaratma.

[4] Strawberry Switchblade, 1981 yılında kurulmuş ve 1986 yılına kadar devem etmiş, Jill Bryson ve Rose McDowall adlı iki solistten oluşan, pop rock, new wave, bubblegum pop tarzında eserler vermiş bir müzik grubu.

[5] Bahsi geçen kısmı bu adresten dinleyebilirsiniz.

Kaynak

  • 62
    Shares




1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Ursula K. Le Guin’in Az Bilinen Uzay Operası: “Rigel 9” için 2 yorum

  1. İlham verici gerçekten, elinize sağlık :pray:


  2. Kendi alanlarında daha iyisini arayan iki isim yan yana gelir de, işleri gibi demeçleri de ilham verici olmaz mı; olur elbette :relaxed:


Ursula K. Le Guin’in Az Bilinen Uzay Operası: “Rigel 9”

Ursula K. Le Guin’in pek bilinmeyen 5 bölümlük uzay operası “Rigel 9″ı dinlemeye ne dersiniz? Ayrıca eserin bestecisi ve yazarla dopdolu bir söyleşi de sizleri bekliyor! Varoluş, ötekini anlama, uzak ve sessiz galaksiler gibi başlıklarla dolu bu keyifli sohbetin kıyısına ilişmeye hazır olun.

  • 62
    Shares

 

 

Başa dönün