Metro: Kıyamet Sonrası Ayakta Kalan Son Kaleye Hoş Geldiniz

Metro 2033'le başlayan dünyaca ünlü post-apokaliptik serinin tüm kitaplarını ve oyunlarını tek bir özel dosyada topladık. Gaz maskenizin filtrelerini ve tüfeğinizin mühimmatını kontrol edin, metroda uzun bir yolculuğa çıkıyoruz!

Metro 2034: Dört Yıllık Bekleyişin Ardından Gelen Hayâl Kırıklığı

Metro 2033’ten tamı tamına dört yıl sonra basıldı Metro 2034 Rusya’da, çevirilerse tahmin edeceğiniz üzere birkaç yıl sonra geldi. Bir hâyli beklenen devam kitabı için beklentiler yüksekti, çünkü hiçbir şey bitmemiş, tam aksine her şey yeni başlamıştı Metro 2033’ün sonunda. Oluşturulan evren, devletler, ticarî ilişkiler, savaşlar, bütün bunları ilk kitapta öğrendik ve Metro sevdalıları olarak devam kitabı özelliği taşıyan bu kitabın biraz daha farklı olmasını istedik. Ne oldu peki? Eh, pek bir şey olmadı.

Metro 2034 genel itibariyle son derece zayıf bir kitap. Ve ne yazık ki kendisiyle ilgili gerçekten ilgi çekici veya iyi diyebileceğim pek bir şey yok. Büyük bir hevesle okumaya başlanıp, diğer kitaba geçmenin hatırına bitirilen bir kitap.

Metronun güney ucundaki Sevastopolskaya İstasyonu, elektrik hârici pek bir şey üretmeyen ve hayatta kalması için metronun merkezindeki istasyonlardan gelen gıda ve cephane ikmâline ihtiyaç duyuyor. Ve bir gün iletişim kesiliyor, istasyondan ayrılan kervanlardan haber alınamıyor, olayı araştırmak için görevlendirilen keşif grupları istasyonu terk ediyor fakat kimse geri dönmüyor. Gizemli ve heyecan verici, değil mi? Ben de aynı şekilde düşünmüştüm. Hatta ilk kitapta Artyom’la konuştuktan sonra kelimenin tam anlamıyla ortalıktan kaybolan, metronun ve yüzeyin en tecrübeli stalker’ı olan Hunter‘ı görünce sahip olduğum heyecan daha da arttı. Üstüne bir de Homer‘le tanıştım ki adından da anlayabileceğiniz üzere kendisi bir tarihçi ve yazacağı kitap için ilham arayışı içinde. Metro 2033’teki karakterlere kıyasla ziyadesiyle derin ve ilginç bir karakter. Ama beklentilerimin hiçbiri gerçekleşmedi.

Yeni Bir Tehlike: Salgın Hastalık

Kitap lâfı fazla dolandırmıyor, zira dolandırabileceği bir şey yok. Az önce belirttiğim üzere hikâyenin geçtiği dünya Metro 2033’te zaten kurulmuştu, son derece detaylı bir şekilde hem de. Bu yüzden okuyucuya mevcut sorun veriliyor; kervanlar gelmiyor, orada neler oluyor? Kısa bir süre içerisinde Hunter yanına Homer ile genç Ahmet‘i de alarak keşfe çıkıyor. Sevastopolskaya ve varılacak nokta olan Tulskaya İstasyonu arasında üç istasyon mevcut; Naçimocski Prospekt, Nagornaya ve Nagatinskaya. Bu üç istasyonun ortak noktası terk edilmiş olmaları. Yani haydutlardan mutantlara, yüksek radyasyondan hastalıklara kadar birçok bilinmeyen var bu istasyonlarda. Ve liderliğini Hunter’ın yaptığı bir ekibin buralarda yaşayacağı maceralar doğal olarak beni heyecanlandırdı. Lâkin önceden de belirttiğim üzere pek bir şey yaşanmadı, kitabın da en büyük sorunu bu zaten. Bir şeyler olacakmış gibi olup olmuyor.

Hunter’ın liderliğini yaptığı ekip kısa bir sürede Tulskaya’ya varıyor, sınır nöbetçileri ile kısa süreli bir tartışma yaşanıyor ve kapılar kapanıyor. Bu noktada yazar bizlere bir çatışma sunmaya çalışıyor fakat sebebini okurlar olarak pek anlayamıyoruz. Hunter, Homer’e istasyonun haydutlar tarafından ele geçirildiğini ve bu sebepten ötürü yok edilmesi gerektiğini söylüyor fakat çok geçmeden Homer önceki keşif birliğinden bir askerin günlüğüne, bu günlük sayesinde de gerçeğe ulaşıyor. İstasyon, ölümcül bir salgın hastalığın etkisi altındadır.

Bu noktaya kadar hikâye güzel ilerliyor, yani beklediğimiz kıvamda. Hareket var, çatışma var, tüfek namlularının ucundan duman tütüyor, ortalıkta barut ve kan kokusu mevcut, Homer düşündükleriyle kitaba derinlik katıyor, Hunter karşısına çıkan her unsuru yok ediyor. Ama bu noktadan sonra kitap tarifi zor bir tekrara düşüyor, Hunter ve Homer ikilisi sürekli bir yerlere yolculuk ediyor ve aralarında pek diyalog geçmediği için, durgun bir atmosferde, yazar karakterler hakkında sözde felsefi ve psikolojik çıkarımlar yapıyor. İlk kitaptaki ahlâkî ikilemler burada gösteriş olarak sunuluyor ve hepsi son derece basit. Karakterler son derece düşük bir sıklıkta diyalog kuruyorlar birbirleriyle, fakat içerikler o kadar boğucu ve yavan ki hâlihazırda yavaş ve sıkıcı ilerleyen hikâye iyice katlanılmaz hâle geliyor.

Eşzamanlı ilerleyen iki hikâye

Nedendir bilinmez, Dmitry Glukhovsky bu romanında çok farklı şeyler denemiş. Takdir edeceğiniz üzere bir şeyin “farklı” olması onu direkt olarak başarılı yapmıyor. Metro 2034‘ün anlatımı da bunun somut bir örneği.

Hunter ve Homer o istasyondan bu istasyona gezerken, biz de diğer yandan Avtosavodskaya İstasyonu’nun sürgündeki eski şefi ve kızı Saşa‘nın hikâyesini okuyoruz. Bir bölüm Hunter ve Homer, bir bölüm Saşa ve babası olarak değil ama. Bunu özellikle belirtiyorum zira bir noktadan sonra olaylar öyle kafa karıştırıcı bir hâl alıyor ki zaten çok sıkıcı olan romanda iyice bunalıyorsunuz. İki hikâye bir noktada birleşiyor, yani Hunter ve Homer, Saşa ile karşılaşıyorlar ve bu noktada derin bir oh çekiyoruz, diyoruz ki çile bitecek. Yoo dostum yoo, her şey daha yeni başlıyor. Zira Paveletskaya’da yaşanan bir mutant saldırısı esnasında bir arada olan üçlü, saldırı sonrasında tekrardan dağılıyor ve yine karman çorman bir anlatımla karşı karşıya kalıyoruz. Bir aradayken birbirleriyle iletişim kurmaktan imtina eden karakterler yalnız başlarına kalınca sayfalar boyunca düşünüyorlar. İçerik açısından doyurucu olsa ve miktarı pek fazla olmasa güzel olabilir, fakat bir noktada okuyucu aynı şeyleri farklı sözcüklerle okumaktan bunalabiliyor. Kendini tekrar eden tek şey kitabın akışı değil, karakterlerin davranış ve düşüncüleri de sürekli bir döngü içerisinde. Gerek birlikte, gerek yalnızken envai çeşit olayla karşılaşan karakterler hep aynı soruları kafalarında dolandırıp duruyorlar.

Kitabın geneline hâkim bir dağınıklık söz konusu olmasa görmezden gelinebilir, fakat şu hâliyle gerçekten okuyucunun dikkatini dağıtan bir olay bu. Öyle ki metronun onda birinde geçen ve vadettiğine kıyasla çok sıkıcı ilerleyen bir hikâyede bu iyiden iyiye katlanılmaz bir hâl alıyor.

Karakter Sorunu

Toplamda beş karakter sayabiliriz Metro 2034 için: Homer, Hunter, Saşa, Leonid ve Melnik, ki sonuncusunu Metro 2033’ten hatırlıyoruz. Gelin şöyle kısaca bir göz atalım hepsine.

Homer: Kitap dahilinde en iyi işlenen karakter. Metro Üçlemesi dahilindeki en yaşlı karakter olması da mümkün kendisinin, bu sebepten ötürü yüzeydeki dünyayı hatırlamayan gençlere kıyasla zihinsel bağlamda daha derin. Sadece “hayatta kalmak” değil, ölümsüz olmak istiyor, bunu da yazacağı tarih kitabıyla sağlayacak. Yazarın kitaba kattığı varoluş mücadelesinin güzel bir örneği Homer; okurun gözüne sokulmayan bir bilgeliğe sahip, aynı zamanda gerçekçi temeller üzerine kurulmuş rasyonel bir bakış açısı var olaylara.

Hunter: Metro 2033’te her şeyi başlatan karakter Hunter’dı. Artyom’a Polis’e gitme görevini verdi, yüzeye çıktı ve bir daha kendisinden haber alamadık, ta ki Metro 2034’e kadar. Hunter öncekine kıyasla çok değişik, yine profesyonel bir stalker, iyi bir asker, güçlü bir karakter, amma ve lâkin iki kitap arasında geçen bir yıl yazar tarafından bize açıklanmadığı için kafalarda soru işaretleri oluşuyor. Ne gibi mi? Şöyle:

– Teşkilât’ın (The Order) en seçkin stalker’ı desek yalan olmaz Hunter için, işinin ehli bir görev adamı. Fakat Metro 2034’teki davranışlarına, hâl ve hareketlerine baktığımızda gördüğümüz şey, orta yaş krizine girmiş, şiddet manyağı, aklî olarak iyiden iyiye dengesizleşen bir manyak. Yaptığım şey yazara kendi oluşturduğu karakteri nasıl kullanması gerektiğini söylemek değil, ama Hunter neden ve nasıl bu hâle geldi? Evet, Karaderililer ve yüzeyde yaşadıklarıyla ilgisi var bütün bunların, fakat bu değinilmeye değer bir konu değil mi?

– Hunter ve Saşa arasındaki aşk hikâyesi neden bu kitapta var? Anladığım kadarıyla yazar, şiddet delisi Hunter’a düalist bir ruhsal yapı kazandırmak istemiş. Karakteri zenginleştirmek açısından son derece mantıklı fakat işleniş için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Zira hikâyede ilerlerken olaylar yeterince alâkasız değilmiş gibi bir de karşımıza Hunter ve Saşa arasında bir aşk hikâyesi çıkıyor. Saşa, Hunter’da kimsenin göremediği bir yanı görüyor ve onu kurtarmaya çalışıyor. Bir önceki maddeye atıfta bulunarak soruyorum, Hunter’ın düalist yapısı tesadüfen karşılaştığı ve kurtardığı Saşa yerine vahşice yok ettikleri Karaderililer üzerinden işlenemez miydi? Belirtmekte fayda var, büyüteci biraz geriye çekip işin içine Leonid ve Homer’i de sokunca olaylar daha da anlamsız, hatta komik bir hâl alıyor.

Saşa: Liderliğini yaptığı istasyonda çıkan ayaklanmayı şiddetle bastırmayı reddeden eski bir istasyon şefinin kızı Saşa. Babasıyla birlikte sürgüne gönderiliyor ve son derece zor şartlarda yaşıyor. İnanılmaz bir güzelliğe sahip (en azından söylenen o), ama bakımsız ve hareketleri bir oğlan çocuğu gibi. Saşa, önemli bir karakter, yani öyle olması gerekiyor hikâye gereğince ama olamıyor.

Hunter ve Homer’in yolculuk ettiği Kahovskaya Hattı’nda karşılaşıyoruz Saşa ile. Öncesinde de hikâyesini okuyoruz son derece dağınık bir şekilde. İdamından saniyeler önce kurtarılıyor Hunter tarafından ve ikilinin yanında kelimenin tam anlamıyla “kuyruk” oluyor, bu rolü kitabın geri kalanındaki hareketlerini de tanımlamakta ki bu hususa tekrar değineceğim.

Hunter ile bir yakınlaşma yaşıyor Saşa, büyüsel bir şekilde ondaki “insanî” yanı görüyor. Çok değil, birkaç bölüm sonra Saşa’nın aptal âşık gömleğini üzerine giydiğini görüyoruz. Cümleleri genel olarak “Onun bana ihtiyacı var,” “Onu bu şekilde bırakamam,” “Hunter’ı kurtarmalıyım,” gibi temelsiz, boş, günlük hayatta da duyduğumuz şeyler. Burada bahsedilen isim Hunter, yani açık ara metronun en ehil stalker’ı. Ve Hunter ile Saşa arasındaki bu ilişki takribi altı saatte gelişiyor. Nasıl yani?

Saşa’nın Hunter’a karşı geliştirdiği aşkla yoğrulmuş anaç ve korumacı duygular bir yana, Leonid ile olan ilişkileri de bütünüyle komik. Fakat kasvetli ve gerici olması gereken bir kitapta bu tarz şeylerle karşılaşmak okuyucu için belirli bir noktadan sonra sinir bozucu oluyor. Metronun zorlu şartlarını bilen ve kimseye güvenmeyen bir kız olan Saşa nasıl oluyor da Leonid gibi bir fırıldağın peşinde istasyon istasyon dolaşıyor? Olay sadece yol katetmek de değil, geçiş noktalarında tutuklanıyorlar, üzerlerine ateş açılıyor ve bunlar gibi onlarca delik var hem Saşa’da hem de Saşa’nın bulunduğu bölümlerde.

Bütün olarak ele alındığında son derece havada kalan bir karakter Saşa. Görünen o ki yazar tarafından hikâyede elzem yapılmaya çalışılmış fakat gerekli altyapı olmadığı için bu pek başarılı olmamış. Öyle ki Saşa kitap boyunca sürekli birilerinin peşinde kuyruk gibi dolanıyor ve olay örgüsünde hiçbir etkiye sahip olamıyor. Sürekli kandırılması da bir noktadan sonra sinir bozucu bir hâl alıyor.

Leonid: Dobrininskaya İstasyonu’nda karşımıza çıkan Leonid epey ilginç bir karakter. Metroda dolaşarak müzisyenlik yapıyor, buna ek olarak metrodaki gergin havanın aksine son derece rahat davranışlara sahip. Yalnız pekâlâ Saşa gibi alâkasız bir karakter. Öyle ki Metro 2033’teki mistik ögeler ve şehir efsaneleri bu kitapta Leonid üzerinden işleniyor, fakat çok başarısız bir şekilde. Zümrüt Şehir‘den kovulduğunu iddia ediyor Leonid. Zümrüt Şehir ise medeniyetin hâlâ devam ettiği, bilinen metroya kapalı bir şehir.

Homer ve Saşa ile tanıştıktan kısa bir süre sonra Leonid’in Saşa’ya olan ilgisini görebiliyoruz. Burada garip bir durum yok. Fakat Saşa’yı anlatırken değinmediğim şeylere şimdi değineyim; Leonid bütünüyle yalancı bir karakter, bütün bunları da Saşa’nın ilgisine mazhar olma amacıyla yapıyor. Zümrüt Şehir, salgının tedavisinin radyasyon olduğu iddiası gibi sayısız yalan söylüyor. Ve Saşa hepsine inanıp onun peşinden gidiyor, kendisini kurtaran ve korumak isteyen Homer’iyse bir başına bırakıyor.

Başlarda şımarık bir çocuk olarak okura sunulan Leonid, hikâye sona yaklaştıkça bir Arthur Schopenhauer oluyor. Öyle ki hayatın özü ve estetiğe yönelik son derece “bilgece” sözler sarf ediyor. Bu arada belirtmekte fayda var; Leonid, Kızıl Hat’ın lideri Moskvin’in istemediği oğlu, bu yüzden diplomatik pasaporta sahip ve metro dahilinde bu pasaportun yardımıyla rahatça gezebiliyor. Fakat hayatı boyunca gösteremediği cesareti nasıl oluyor da bir anda gösterebiliyor, onu buna iten ne, bütün bunlar yine yazar tarafından cevapsız bırakılıyor.

Melnik: Melnik… kendisi hakkında söylenecek pek fazla bir şey yok, zira üç kitapta da aynı olan bir karakter. Bir kolu ve bacağı kopmuş, hâlâ Teşkilât’ın başında, hâlâ çok şüpheci ve olaylara düz bakıyor. Öyle ki en yakın arkadaşlarından biri olan Hunter’a bile bakışında şüphe var. Ama yine de ona yardım etmek için bir ekip tesis ediyor.

Artılar ve Eksiler

Metro 2034‘ün övebileceğim pek bir tarafı yok açık konuşmak gerekirse. Dediğim gibi, heyecanla beklenen bir devam kitabıydı, ama kitabın devam kitabı olmadığını ve bağımsız bir konuya sahip olduğunu gördük. Evet, illâ ilk kitapla ilgili olmak zorunda değil, fakat bağımsız olarak da başarısız bir eser.

Metro 2034’ün ana kolonunu oluşturan felsefî/psikolojik yön çok zayıf. Karakterler sürekli bir şeyleri sorguluyor, kıyas yapıyor, yaşadıkları zor durumlar ve girdikleri çıkmazlar konusunda türlü arayışlara giriyorlar. Sözde entelektüel ama aslen sığ ötesi tartışmalar okuyucuyu boğduğu gibi kısa sürede de sıkıyor. Homer bir istisna, fakat Leonid’in Saşa’ya argo tabirle yürümesi, Saşa’nın Hunter’a olan aşkı ve Hunter’ın başına buyruk davranması arasında kendisine de pek vakit kalmıyor ne yazık ki.

Her ne kadar değinmiş olsam da karakterler çok zayıf. Kitaptaki temel sorun okuyucunun tıpkı Artyom ile yaptığı gibi kendini bir karakterin yerine koyamaması değil, karakterlerin içinin boş olması. Sıcak çatışmaların veya mutantlarla çarpışmaların sıkça yaşandığı bir kitap olsa, belki bir ihtimâl görmezden gelinebilir bu yaşananlar fakat bu hâliyle mümkün değil. Çünkü üst paragrafta belirttiğim üzere kitap ne yazık ki böyle bir yol seçmiş, ama bunda da pek başarılı olamamış.

Metro 2033’teki doğallık ve üzerimize kara bulut gibi çöken atmosfer bu kitapta yok. Keşfettiğimiz bir şey yok, yıllardır metroda olmasına rağmen en ufak şeye doğallıktan uzak bir şekilde şaşıran ve bunlar karşısında dehşete düşen karakterler var.

Kurgu, karakter, diyaloglar, mekânlar, her açıdan çok ama çok zayıf bir kitap Metro 2034. Ve hayır, Metro 2033 standardı çok yüksekten başlattığı için değil bu, yazar görünen o ki (hadsizlik ediyorsam affola) pek de sıkı kavrayamadığı bir alanı romanın merkezine koymuş, bu sebepten ötürü kitaptaki konu dahil her şey eğreti durmuş. Sanki zorla yapıyorlar bir şeyleri, sanki zorla yazılmış kitap, sanki birkaç nokta hâricinde olmasa da olurmuş gibi.

Belirtmeden geçemeyeceğim, Artyom Popov isimli bir karakter (Metro 2033’teki Artyom değil) mevcut kitapta. Yazarın neden böyle ucuz bir numarayı yaptığı merak konusu açıkçası.

Uzun lâfın kısası, dört yıllık bir hayâl kırıklığından başka hiçbir şey değil Metro 2034. Fakat durun, Dmitry Glukhovsky henüz son sözünü söylemedi.

Sayfalar: 1 2 3 4
1991 yılında geldiğim bu dünyanın mevcut gerçekliğinden hiçbir zaman memnun olmamam hasebiyle oyunların ve kitapların sonsuz dünyasında yaşarken, her şeyi istediğim şekilde bükebildiğim öyküler yazıyorum. Tarih ve felsefenin yanı sıra insanlığın nükleer savaşlar, durdurulamayan virüsler veya kontrolden çıkan yapay zeka ile intihar ettiği veya karanlığa gömüldüğü eserlere de ilgim ve takdirim sonsuz. Son olarak, George Romero ile başlayan zombi sevdam katlanarak devam etmekte.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Metro: Kıyamet Sonrası Ayakta Kalan Son Kaleye Hoş Geldiniz

Metro 2033’le başlayan dünyaca ünlü post-apokaliptik serinin tüm kitaplarını ve oyunlarını tek bir özel dosyada topladık. Gaz maskenizin filtrelerini ve tüfeğinizin mühimmatını kontrol edin, metroda uzun bir yolculuğa çıkıyoruz!

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün